Endülüs Bilim - Teknik ve Ticaret Tarihi (özet)

Lütfi Şeyban

İlk kitabımızdan (Reconquista / Endülüs'te Müslüman - Hıristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2003) alıntıdır.

A.    Müslümanlar İLE Hıristiyanlar Arasında EKONOMİK VE TİCARİ İlİşkİler

 1.     Tarım Alanındaki İlişkiler

Medeniyetin her alanındaki gelişmelerde olduğu gibi, Endülüs tarımındaki ilerlemelerin başlaması da Endülüs Emevileri dönemine tekâbül eder. Özellikle, III.Abdurrahman zamanından itibaren Endülüs’ün Avrupa’da en kalabalık ve en müreffeh ülke durumuna yükseldiği gerçeği, pekçok modern araştırmacı tarafından ortaya konmuş bir gerçektir. Tabiat ve iklim şartlarının çeşitliliğiyle Endülüs Yarımadası, zirâî ürünler bakımından kendine yetecek üretimi gerçekleştirme imkanlarına sâhipti. Bu sebeple, tarım ürünlerinin muhtelif olması, geliştirilen tekniklerle yıl boyunca sebze ve meyve üretiminin artırılması çalışmaları, ülkede kendine yeterli bir tarım ekonomisini doğurmuş, hatta üretim fazlası mahsûlât Hıristiyan İspanya devletlerine ihraç edilmiştir.[1]

Endülüs devletinin, tarım ürünleri bakımından kendine yeterli olması,[2] bir başka açıdan bakıldığında İberya gibi stratejik bir konumda, bağımsız ve güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesinin de bir gereği sayılmalıdır. Çünkü, içte ve dışta devleti ciddi şekilde etkileyen düşman unsurlar mevcuttu. İçerde Müvelled isyanları, dışta İspanyol-Portekiz Reconquista savaşları, Reconquista’ya sürekli fiilî ve moral destek sağlamakta olan Fransızlar ve Avrupalılar; doğuda Abbâsîler ve özellikle Afrika’da Fâtımîler, Endülüs devletini çepeçevre saran belli başlı büyük tehdit kaynaklarıydı. Böylesi bir konumda ve Ortaçağ uluslar arası siyâset anlayışı içinde, vatandaşlarını yeterli gıda kaynaklarına sâhip kılma başarısı Endülüs’e has üstünlüklerden birisi olarak değerlendirilmelidir.

Devletin gelirini artırmak ve halkın refahını temîn etmek maksadıyla ülkenin potansiyel zenginlik kaynaklarının değerlendirilmesi, Endülüs’te zorunlu bir devlet politikasıydı. Bu sebeple, Endülüslü yöneticiler toprakları ıslâh ettiler, ülke endüstrisini oluşturacak iş ve zanâat alanları oluşturdular. Yurtiçi ve yurtdışı ticareti geliştirmenin alt yapısını hazırladılar. Endülüs’te zirâî faaliyet ve kullanılan yöntemler, çağın diğer ülkelerinde olmadığı şekilde gelişmiş durumdaydı. Bu hususta bazı araştırmacılar şu tespiti yapmışlardır: “Ziraat şartları, iklim, toprak, bitkilerin ve hayvanların yetişme şartları titizlikle incelendiğinde görülecektir ki, Asya’nın, Avrupa’nın, Afrika’nın antik veya medenî milletlerinden hiçbiri Endülüslüler kadar mükemmel, doğru ve bütün ihtiyaçları karşılayan bir köy kanunları mecmuasına sahip olmamıştır. Dünyanın başka hiçbir devleti, ustaca hazırlanmış olan kanunlarıyla ahalisinin zekâsını, faaliyetini memleketinde sanayiin ve tarımın gelişmesini Endülüs kadar temin edebilmiş değildir”.[3]

Endülüslüler en güzel atlara, koyunlara ve en güzel sebze-meyve bahçelerine sâhiptiler. Haşerelerle mücâdeleyi, gübrelerin nasıl kullanılacağını bilirlerdi. Ağaçları aşılamada ve yeni türler çıkarmak için bitkileri karıştırmada uzmandılar. Bu bilgileri ve çalışmaları sayesinde, kendi zamanlarına dek düşük tarımsal ürün toprakları olmuş alanlar çok büyük nüfusları besleyebilir hale dönüşmüştü.[4] Bu sebeple, tarım ve sulama teknikleri konusunda da Endülüslülerden İspanyalılara pek çok bilgi naklinin gerçekleştiği tespit edilmiştir. Meselâ, sulama teknik terimlerinden İspanyolca “noria” Arapça “nâûre”den (ﺓﺭﻮﻋﺂﻧ), “acequia” “sâkıye”den (ﺔﻴﻗ ﺂﺴﻟﺍ) ve “accadus” “kâdûs”tan (ﺲﻭﺩﺂﻘﻟﺍ) gelmektedir.[5]

Müslümanlar pirinç, pamuk, şeker kamışı, dut, hurma, gül, şeftali, kayısı, portakal gibi meyve çeşitleri yanında, zirâî çiçekler ve sebze çeşitlerini Doğu’dan Endülüs’e getirmiş ve orada bu mahsûllerin üretimini yaygınlaştırmışlardır. Daha sonra bu ürünler Müslümanlardan İspanyalılara, onlardan da Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bu ürünlerin İspanyolca’daki isimleri de bu gerçeği kanıtlar niteliktedir. Meselâ, “albaricoque” “berkûk”tan (ﻕﻮﻗﺮﺒﻟﺍ) ve “limon” “Leymûn”dan (ﻥﻮﻤﻴﻠﻟﺍ) gelen isimlerdir. Aynı şekilde, meselâ zeytin: Arapça aslı zeytûn (ﺯﻴﺗﻮن), İspanyolca şekli aceituna’dır. Portakal: Arapça aslı nârenc (ﻨﺎﺮﻨﺞ), İspanyolca şekli naranja’dır. Şeker: Arapça aslı sükker (ﺴﻜﺮ), İspanyolca şekli azucar’dır.[6]

Endülüs’te durum böyleyken, merkezî İspanya’da temel gelir kaynağı ise hayvancılıktı. Hıristiyan şehirlerinde, yarım düzine çoban tarafından koca bir şehir halkının hayvanları bakılabiliyor, çobanlar bu işe bakarken Hıristiyan askerler Endülüs’ü tahrip ve işgal etme imkanı buluyorlardı. Bir Müslüman saldırısı ânında hayvanlar koruma altına alınabiliyor, ancak kale dışındaki arazîde kalan mahsûlün korunması mümkün olmuyordu. Bu sebeple, özellikle koyunculuk temel geçim kaynağını teşkîl ediyordu. VII./XIII. yüzyılın sonlarına kadar, sığır ve koyun sürüleri yılda iki kez Duvîru vâdîsinde yazlık meralarda gezdiriliyordu. Bölgenin kışlık meraları ise, Vâdîâne nehrine kadar olan yerlerdi.

 

2.     Zenâat ya da Endüstri Alanındaki İlişkiler

Endüstriyel alanda, zamanın diğer devletlerine oranla Endülüslülerin daha ileri bir düzeyde bulundukları tespiti yaygın olarak bilinmektedir.[7] Doğu İslam dünyasının bu konudaki birikimlerini de kendilerine katmışlardır.[8] Meselâ, suyun düşüşünden güç elde edimini Endülüslüler biliyorlardı. Modern dünyada elektrik üreten tribünlerde kullanılan bu teknikten, o zaman değirmen gibi yerlerde yararlanılmaktaydı.

Kuyulardan su çıkarmada da özel bir teknik geliştirmiş olan Endülüslüler, ekili alanlara su nakli için düzenli su kanalları ve dağlardan şehirlere su indirmek için de kurşundan borular döşeyerek bu işleri sistemli hale getirmişlerdi.[9] Yer altı kaynak ve madenleri bakımından, Endülüs’ün bütün şehirleri farklı birer çeşit sunmaktaydı.[10] Buna bağlı olarak, hammadde sorunu bulunmayan imalât atölyeleri Endülüs dışındaki rakiplerinden çok ileri seviyede üretim gerçekleştirebiliyorlardı.[11] Demircilik ve harp silahları imalâtı bakımından Kurtuba, Tuleytula ve Mecrît önde gelen merkezlerdi. Ticaret ve savaş gemileri el-Meriye, Lakant ve Tarrakûne ile Yâbise adasında imal ediliyordu.[12]

Donanma için gemiler, Dâniye ve Turtûşe gibi önemli liman kentlerinde inşâ ediliyordu. Dokumacılıkta ise, yine el-Meriye şehri önde geliyordu. Burada elbiselik kumaşlar ile halı ve kilim dokuma tezgâhlarının sayıları yüzleri buluyordu. el-Meriye’den sonra Kurtuba, Gırnata, Besta ve Maleka dokuma hususunda önde gelen merkezlerdi.[13] Kâğıt üretimine gelince, bu konuda Şâtıbe ve Belensiye isim yapmıştı.[14] Endülüs’ün endüstrideki parlak seviyesi, Muvahhidler’in sonlarına doğru Kurtuba, İşbiliye, Mâride ve el-Meriye gibi merkezlerin İspanyol işgaline uğramasıyla, Gırnata gibi dar alanda da olsa kendini göstermeye devam etmiştir.[15]

Endülüs’te durum böyleyken, Hıristiyan İspanya devletlerinde de demir ve altın gibi kıymetli madenler bulunuyordu. Özellikle, Kastilya başkenti Burgos silah imalâtında önde geliyordu. Dokuma tezgâhları da mevcuttu. Ancak, endüstri kolları ile zenâatkâr bakımından çok fakir ve az gelişmiş bir durumdaydılar. Endülüs’ün ileri seviyesi, her açıdan İspanyalıları cezbetmekteydi. Meselâ, İspanyol aristokrat sınıfı mensubu kadınlar, Endülüs’ten sipariş ettikleri ipek ve kıymetli kumaşları getirecek Yahudi tüccarlar ile Hıristiyan diplomatik elçilerin dönmelerini sabırsızlıkla bekliyorlardı.[16]

Endülüs’ün Tuleytula şehri, endüstrinin her dalında olduğu gibi, özellikle dokumacılıkta ileri bir merkez idi ve İspanyalıların eline geçtikten sonrada durumunu muhâfaza etmişti. Çünkü, sayıları yaklaşık on bin olduğu rivâyet edilen dokuma usta ve işçileri yerlerinden ayrılmamışlardı. Tuleytula’nın dokumacılıktaki üstünlüğünün kaynağı ise, yakınındaki Pirene dağlarında bulunan kilometrelerce otlak ve yaylalarda yapılan küçük baş hayvancılıktı. Yani, hammadde buradan temîn ediliyordu. Dericiler, dokumacılar, boyacılar, attârlar, tatlıcılar, vb. sokak isimleri, Tuleytula’nın endüstrideki öncü konumunu simgeleyen taraflarından birisiydi. Gelişkin hâliyle İspanyalıların eline geçen şehir, Endülüs-İslam endüstriyel birikiminin Hıristiyanlara intikâlinde aracılık etmiştir.[17]

İspanya’da Hıristiyan seçkinlerin giyecekleri, kadınların takıları, papazların süslemeli elbiseleri, kralların giysi ve dekorasyon malzemeleri ve çocukların oyuncakları gibi eşyalar, ya Endülüs’ten ithal ya da Müslümanları taklit ederek imal ediliyordu.[18] İspanyalılar arasında endüstri ve ticaretin geri kalış nedeni olarak, halkı toplumsal ve ekonomik sefâlete mahkum eden feodalite gösterilmektedir. Bu düzende krallar, din adamları ve şövalyeler, toprağın sâhipleri olarak Müslümanlar ile yapılan savaşlar için para bulmak maksadıyla halkın ürününe ağır vergiler koyuyorlardı. Ayrıca içki, kumaş, balık ve kereste gibi kıymetli ticarî metâın ticareti de din adamlarının tekelindeydi. Başkalarının bu alanda ticaret yapması yasaktı. İşte bu tür etkenlerin İspanya’da endüstri ve ticaretin geri kalmasına yol açtığı belirtilmektedir.[19]

 

3.            Ticaret Alanındaki İlişkiler, Ticaret Merkezleri ve Ticaret Yolları

Tarım ve endüstride Endülüs’e oranla geri kalmış bulunan Hıristiyan İspanya devletleri, özellikle barış zamanlarında Endülüslüler ile büyük ölçekli ticarî faaliyet içine giriyorlardı.[20] Gariptir ki, her savaşı büyük bir ticarî hareket takip ediyordu. Hatta bu ticaret, daha savaş meydanlarında başlıyordu. Şöyle ki, özellikle Yahudi tüccarlar savaşa giden orduların peşine takılır, savaş biter bitmez askerlerin ele geçirdikleri her türlü mal ve köleleri ucuza kapatırlardı. Bu tür ticaret, Endülüs ve İspanya ordularının tâciz, akın ve kuşatma gibi talan veya ganîmet kazanımıyla sonuçlanma ihtimali yüksek olan her türlü harekâtları için geçerliydi. Çünkü, savaşa katılan her askerin hangi dinden olursa olsun, amacının en azından bir bölümünü ganîmet elde etme fikrinin işgal etmesi doğal sayılmalıdır. Elde ettiği ganîmet eşyası veya köleleri ise, sefer sırasında taşıma ve muhâfaza etmenin güçlüğü dikkate alındığında, bu alanda gerçekleşen ticaretin önemi daha kolay anlaşılabilir.[21]

Endülüs ve İspanya güçlerinin, zaman içinde birbirlerinden cizye ve haraç aldıkları da vâkîdir. İster cizye ve haraç vergilerini almak, isterse barış görüşmeleri yapmak amacıyla olsun, karşılıklı gidip gelen elçiler, İspanyol zenginlerinin ısmarladığı eşyaları da satın alarak geriye dönerlerdi.[22] Endülüs’ün endüstriyel alandaki üstünlüğü, bütün İspanyalılar ve hatta Avrupalılar tarafından teslim edilen bir gerçekti. Çünkü, Hıristiyan dünyasında aranan ve tercih edilen, Endülüs’te üretilen mallardı.[23]

İberya Yarımadası’nda taraflar arasındaki ticaret, özellikle Endülüs sınır ve sâhil bölgelerindeki el-Meriye, Dâniye, Turtûşe ve Tarrakûne, İspanyalıların ise Berşelûne, Üşbûne ve Şente Yâkub gibi önde gelen şehirlerinde canlı durumdaydı. Meselâ, Berşelûne Endülüs ile İspanya devletleri arasındaki coğrafî konumu itibarıyla iki tarafın malları için doğal ve büyük bir pazar durumundaydı. Endülüs’ten ipek, yün kumaşlar ve deriler oraya gelir, buradan da İspanya ve diğer Akdeniz ülkelerine ihraç edilirdi.[24] Hıristiyan İspanya devletleri, Avrupa ve diğer Akdeniz ülkeleriyle yapılan ticaretin Endülüs’ün ülke zenginliğine büyük katkılar sağladığı gerçeğini kaynaklardaki kayıtlardan anlamaktayız.[25]

Berşelûne’den sonra önemli bir ticaret merkezi de, Hıristiyan ve Müslümanların sâhillerine yakın konumda bulunan Meyûrka adasıydı. Burası da taraflar arasındaki ticaretin canlı olduğu bir yerdi. Endülüs’ün üçüncü ticaret merkezi ise, Sarakusta idi. Bir sınır eyâleti olan şehir, Hıristiyan İspanya devletlerine komşu olması, içinden geçen İbru nehrinin krallık şehirleriyle bağlantıyı kolaylaştırması, ayrıca doğudan gelen ticarî malları karşılayıp Kastilya, Aragon ve Navar bölgelerine ihraç ederek büyük gelir elde eden Tarrakûne ve Turtûşe gibi iki önemli liman bölgesine sâhip olmasıyla, bu alanda ayrıcalıklı bir konuma sâhip olmuştu. Sarakusta şehri, bu özelliğinden dolayı Hıristiyan Mürtezika askerlerini kendine cezbeden bir refah yurdu durumundaydı.[26] Özellikle, Muvahhidler zamanında Gırnata, Mürsiye ve Ceyyân şehirleri pazarları ya da ticaret fuarlarıyla meşhurdu.[27]

Endülüs ile İspanya arasında gerçekleşen ticaretin konusunu büyük oranda köleler teşkîl ediyordu. Köle tüccarı olarak ün yapan Yahudiler, Pireneler bölgesi Fransızlar’ından, Slav asıllılardan, Galicialı ve İspanyalılardan elde ettikleri sayısız köle ve câriyeyi Endülüs’ün Kurtuba ve İşbiliye gibi müşterisi bol pazarlarına getirirler, bunları halîfe, emîr ve zengin eşrâf takımına büyük paralar karşılığı satarlardı. Getirdikleri mallara doyum olduğu zamanlarda ise, Endülüs’ten doğu şehirlerine yönelirler ve mallarını oralarda satarlardı.[28]

Söz konusu bölgelerden Yahudi tüccarların getirdiği câriye ve kölelerden büyük bir kısmı da, Endülüs’ün yüksek bürokrat ve zenginlerince, kendilerine yaranmak maksadıyla halîfe ve emîrlere hediye edilirdi.[29] Taraflar arasında köle, kumaş ve halı gibi mallardan başka saray, konak, mescit, medrese ve hamam gibi yapıların inşâsında kullanılmak üzere taş, mermer ve kereste gibi yapı malzemeleri de ticarete konu olmaktaydı.[30]

VI./XII. ve VII./XIII. yüzyıllarda artan ihtiyaçları kendinden karşılayamaz duruma gelen Afrika ile Avrupa arasında ticârî ilişkiler artmış ve yeni imkanlar ortaya çıkmıştı. Bu sebeple, bu dönemler Avrupa’da yeni bir ticârî hayatın başlangıcını teşkîl etmektedir. Kıtalar arası ticarette geçiş yolu ise, Endülüs ile İspanya idi. Yani, Endülüslüler ile İspanyalılar bu aradaki ticârî hareketin tam ortasında yer almışlar ve etkili role sâhip olmuşlardı. Avrupa ile ticaret, özellikle Pisalı, Cenovalı, Marsilyalı, Katalonyalı ve Venedikli tüccarlar vâsıtasıyla gerçekleşiyordu.[31]

Endülüs ile İspanya tarafları arasında cereyân eden ticaretin takip ettiği yollar çok sayıda ve çeşitliydi. Öncelikle, İberya Yarımadası’nı baştan başa saran nehirler, Endülüs’ün doğusunu batısına, batısını da İspanya’ya bağlayan önemli ticaret yollarıydı. Tâcu nehri, Şukar nehrinin kolları ve Mürsiye vâdisi, çeşitli kollarla Vâdî’l-Kebîr ve Vâdî Âne nehirlerine bitişir. Bütün bu nehirlerden bazıları Akdeniz’e, diğer bazıları da Atlas Okyanusu’na dökülür. Ancak, hepsinin kaynağı birdir ve bu kaynak, Endülüs’ün ortasında yer alan Şârât dağlarıdır. Kaynağından dallanan nehirler, daha ilerde karşılaşarak yeniden birleşirler ve böylece doğal ulaşım yolları oluşurdu.[32] Med-cezir olayının da yardımıyla bu nehirlerde yüzen ticarî tekneler, taraflar arsında değişime konu olan malları taşırlardı.[33]

Nehir yolları ağına ilâveten, İberya Yarımadası’nda ticaret için karayolları da vardı. Aslında İberya Yarımadası’ndaki yollar, Roma döneminde mevcut olanlardı. Bunların en büyük ve önemli olanı, Kurtuba’nın kuzey  krallıklarla bağlantısını sağlayanıydı. Kurtuba’dan başlayan yol Tuleytula’ya, oradan İbru nehri havzasındaki Vâdî’l-Hicâre’ye, burada ikiye ayrılarak birisi Kalahürre ve Nahre istikâmetinden Navar’ın başkenti Benbelûne’ye, oradan da Kastilya’nın Elbe ve’l-Kıl⒠bölgesine ve buradan Asturias’a; diğer kol ise, güney yönünde ilerleyerek Berşelûne bölgesiyle ticaretin yoğun olduğu Sarakusta ile Lâride’ye çıkar.[34]

Kurtuba’dan başlayan ikinci önemli yol Ma’den, Kûriye, Şelemenka, Semmûre ve Cıllîkıye içlerine, buradan bir kol Kûriye’den doğu yönüne ayrılarak Talebîre üzerinden Tuleytula’ya, buradan da Şelemenka yönüne gider ve tekrar ana yol ile birleşir. Kurtuba’dan çıkan üçüncü yol ise, güney yönüne inerek Gırnata’ya uğrar, sonra kuzey  doğuya tırmanarak Mürsiye, Belensiye, Turtûşe ve Sarakusta’nın en kuzeyinde yer alan Lâride’ye varır.[35]

Ticaret için kara ve nehirden başka, deniz yolu da kullanılıyordu. Deniz yolları, Endülüs’ün sınır bölgeleri ve sâhil şehirlerini doğuda Berşelûne, batıda Cıllîkıye ile birleştirirdi. el-Meriye, Kartâcene, Lakant ve Dâniye limanları Berşelûne bölgesine; İşbiliye, Leble ve Şenterîn sınır bölgeleri de Cıllîkıye bölgesine deniz yoluyla bağlantı kurma imkanı sunuyordu. Bütün bu nehir, kara ve deniz yollarında savaş vakti savaş, sulh zamanı da ticaret vâsıtaları seyrederdi.[36]

Ticaret merkezleri ve ticaret yollarına konu olan ticaret mallarına gelince, artışı Muvahhidler dönemine denk gelen Avrupa-Afrika ticarette Afrika’dan alınan mallar, başta bakır olmak üzere maden, yün, şap, yağ, deri, balmumu ve kurutulmuş meyveydi. Tahılları, pamuğu ve silahları da meşhurdu. Fas ve Kurtuba derileri, VI./XII. yüzyıldan itibaren Normandiya ve İngiltere’de büyük rağbet görmekteydi. Denizlerde görülen korsanlıklara karşı, taraflar arasında çeşitli zamanlarda anlaşmalar yapılmış ve böylece ticaret yollarının güvenliği temîn edilmişti. Sonuçta, Murâbıtlar ve özellikle Muvahhidler dönemlerinde Afrika-Endülüs-Avrupa arasında cereyân eden ticârî münâsebetler artmış ve düzenli bir şekle bürünmüştü. Muvahhidler’in uzak ülkelerle olan ticaretinde ise, İtalyanlar aracılık ediyorlardı. Muvahhidler’in Anadolu ile de bazı ticârî ilişkileri olduğu düşünülebilir. Bunun delili, 1275 tarihinde Konya’da bulunan Mağribîler Câmii’dir.[37]

 

4.     Sikkeler

Endülüs ile İspanya devletleri ve diğer Hıristiyan devletler arasında gerçekleşen ticaret hareketinde, mal değişimine esas teşkîl edecek bir paraya ihtiyaç vardı. İlk dönemlerde Endülüs sikkeleri, mahallî sikkelerden şekil ve nakış bakımından etkilenmişlerdi. Ancak, bağımsız bir devlette olması gerektiği gibi zamanla orijinal şekline kavuştu. Dinar ve dirhem çeşitleriyle İberya Yarımadası’nın her bölgesindeki iktisadî muâmelelerde asıl ve değerli para olarak asırlarca kullanıldı.[38]

Endülüs’ün vâliler döneminde kullanılan sikkeler üzerinde İslamî içerikli Lâtince cümleler yer alırken, 716 yılından sonra Lâtince ile birlikte Arapça, 720 yılından itibaren ise, sikkeler üzerinde sadece Arapça kullanılır oldu.[39] Son zamanlarda, Navar’ın Estella mıntıkasında Endülüs Emevi Emîrleri döneminde Kurtuba darphanesinde basılmış ve Dımaşk Emevileri’nin sikkesine çok benzer tarzda Endülüs sikkeleri bulunmuştur. Bu, aynı zamanda o bölgelerde ticaret yapıldığına, alış verişte Endülüs parasının kullanıldığına da kanıt olmaktadır.[40]

Doğu İslam dünyasından siyasî ve dinî anlamda Endülüs’ün tam bağımsız hale geldiği Endülüs Emevileri'nin Hilâfet döneminde, III.Abdurrahman tarafından altın para bastırıldı ve bu Endülüs parası İberya Yarımadası’nın en kıymetli parası hâline geldi.[41] Mülûkü’t-Tavâif dönemindeki sikkeler, daha çok hilâfet döneminin devamı niteliğinde olmuş, Hişâm el-Müeyyed parası olarak bilinen Emevî parasına bazı emîrler kendi adlarını da ilâve etmişlerdi. Hıristiyanlar ile ilişki ve ticarette, yine Endülüs parası bu dönemde de esas mübadele unsuru olmuştu. Daha sonra Murâbıtlar’ın gelişiyle birlikte 486 (1093) tarihinden itibaren Murâbıt sikkeleri Endülüs’e hâkim olmaya başladı. “Maravedi” adıyla da anılan ve aslı dinar olan bu madenî paranın bir yüzünde kendi hükümdarlarının isimleri “Emîru’l-Müslimîn” unvanıyla, diğer yüzünde ise Abbâsî halifesinin ismi “İmam” unvanıyla yer alırdı. Murâbıtlar’ın Kuzey Afrika’da yeni altın madenlerine sahip olmalarıyla birlikte, sikkelerinin değeri de arttı ve ülke dışında da kullanılır hale geldi. Hatta Kostantiniye’ye bile ulaştığı rivayet edilir.[42] VII.Alfonso’nun bu sikkenin Tuleytula darphanesinde bir taklidini bastırması, mezkûr paranın bütün İspanya topraklarında, özellikle de Kastilya’da kullanıldığına işaret sayılabilir. Ayrıca, VII.Alfonso’dan önce VI.Alfonso ve daha sonra gelen VIII.Alfonso gibi bazı İspanyol kralları da üzerinde Arapça yazılarla kendi adlarına sikke bastırmışlardı. Kastilya-Leon kralı VIII.Alfonso (1158-1214), Murâbıt sikkelerini kendi ülkesinde kullanmış ve üzerine Hıristiyanlıkla ilgili bazı kelimeler yazdırmakla birlikte, Arap harfleriyle yazılı bazı cümleleri olduğu gibi yerinde bırakmıştı. Bu sikkelerin daha sonra Aragon kralı III.Alfonso (1285-1291) tarafından benimsenen şeklinin bir yüzünde kral için “Emîru’l-Katûlikîn” (Katoliklerin kralı), diğer yüzünde Papa için “İmâmü’l-Bîeti’l-Mesîhiyye” unvanları yer alıyordu.[43] Muvahhidler’in Endülüs’e hâkim olmalarıyla birlikte kullanılan sikke türlerinde, Endülüs’te pek fazla değişiklik olmadığı sanılmaktadır. Ancak, Muvahhidler’in merkez topraklarında kullanılan sikkeler değişmişti. Dört köşeli şekilde darp edilen Muvahhid sikkelerinin ağırlık ve değer bakımından Murâbıtlar’ınkine nisbetle daha düşük olduğu bilinmektedir. Hıristiyanlar Muvahhid dinarını kullanırlar ve onu Dobla diye adlandırırlardı. [44]

 

B.         Müslümanlar İLE Hıristiyanlar Arasında KÜLTÜREL İlİşkİler

Endülüs Müslümanlarının İberya Yarımadası’nda bırakmış olduğu en önemli eserin kültürel miras olduğu, genellikle kabul edilen bir husustur. Endülüs kültür hayatının gelişmesine etki eden kendine has unsurlar vardır. İlk olarak, İspanya’nın fethi ve orada bir İslam toplumunun teşekkülü hâdisesinin, Doğu İslam dünyasının iç ve dış dinamikleriyle gerçekleştirdiği hızlı ve çok boyutlu bir kültürel gelişim sürecinin yükselen evresine denk gelmesi; özellikle Endülüs Emevileri zamanında Doğu İslam dünyası ile Endülüs arasında yoğun bir şekilde karşılıklı toplumsal ve kültürel ilişkilerin cereyân etmesi; son olarak, İberya Yarımadası’nda üç büyük semâvî din mensuplarının farklı ırkî unsurlarla bir arada yaşamalarından kaynaklanan karma bir kültürün ortaya çıkması, Endülüs’te özgün ve yüksek bir medeniyetin doğmasını sağlayan etkenlerden ilk akla gelenlerdir.[45] İslam’ın fikir, bilim, sanat ve maneviyat yönünden yükselip parlayıp yükselmesinin iki temel sebebi vardır: Birincisi, Müslümanlar fethettikleri yerlerde buldukları medeniyetlerde en iyi olan şeyleri alıp özümsemesini bilmişlerdir. Sasaniler’in Pers kültürü, Bizans’ın Grek kültürü, Hindu bilimi gibi. O yüzden, İslam bu medeniyetlerin bir dirilişine ve yeniden çiçeklenişine bir imkan sağlamıştır. İkincisi, İslam’ın getirdiği iman, maneviyat ve bunlardan doğan sanat eserlerinin özel şekilleri, Allah’ın o kesin birliği ve aşkınlığının geliştirdiği tasavvuf, İslam kültür ve medeniyetini özellikle VIII.-XIV. yüzyıllarda düşüncenin doruklarına taşımışlardır.[46]

Doğu İslam dünyası ile İberya Yarımadası yerel kültürlerinin de katkılarıyla Endülüs kültürü ve medeniyeti, kendine özgü ve orijinal şekline kavuştu. Endülüs araştırmacılarından bazıları bunu orijinal Arap-İspanyol medeniyeti şeklinde adlandırmaktadırlar.[47]

Endülüs Emevileri döneminde gerçekleşen kültürel gelişme daha çok devletin merkezinde olurken, bu yönetimin sona ermesi ve Mülûkü’t-Tavâif’in ortaya çıkmasıyla yani, siyasî parçalanmayla birlikte kültürel gelişmenin alanı merkezden Endülüs sathına doğru yayılma imkanı buldu. Şöyle ki, Kurtuba sarayları kütüphanelerindeki kitaplar ile buralarda yaşamakta olan bilginler hemen her bölge ve şehirde bulunan emîrlik köşklerine dağıldılar.[48] Böylece, Endülüs’ün her bölgesi kültür-sanat faaliyetlerinin icrâ edildiği mekânlar hâline geldi. Bilimsel eserlerden istifâde edebilenlerin sayısı arttı. Bu dönüşümde, merkezî otoritenin çözülmesiyle hür düşüncenin üzerinden siyasî baskının kalkması olgusunun da etkisi olsa gerektir. Dolayısıyla, 55 yıl süren Mülûkü’t-Tavâif döneminin, Endülüs kültür-sanat faaliyetlerinin merkezden satha yayılma evresine tekâbül ettiğini söylemek mümkündür.

Mülûkü’t-Tavâif’in elinden Endülüs idâresini alan Murâbıtlar ile Muvahhidler dönemleri (1090-1238) ise, siyasî parçalanmanın büyük oranda sona erdiği ve aynı zamanda kültür-sanat faaliyetlerinin aksamadan devam ettiği verimli bir dönem oldu denebilir. Çağın büyük filozofu İbn Rüşd’ün bu asırda yetişmiş olması, bu fikrin delillerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Ancak, Endülüs’te İslam hâkimiyetinin bu dönem sonrasında büyük oranda sona erdiği, bilginlerin de Doğu İslam ülkelerine göç ettikleri göz önüne alındığında, belki de şartlar müsâit olsaydı gelişimini daha da ileri seviyelere götürebilecek durumda olan Endülüs kültür hayatı, bu dönem ile birlikte gelişme çizgisinin de sonuna ermiş oldu. Yani, pek çok araştırmacıya göre, 148 yıllık Mağribli hâkimiyeti dönemi, siyasî bakımdan Hıristiyan Reconquista’sının en önemli “hızlanma” evresine denk geldiği gibi, Endülüs kültür-medeniyeti bakımından da en yüksek noktayı temsil etmektedir.[49]

Endülüs Emevileri zamanında gelişen kültür-medeniyet unsurları, Hıristiyan İspanya devletlerine ve oradan da Avrupa milletlerine yayılmıştır. Özellikle, 1085 tarihinde Tuleytula’nın ve 1118 tarihinde de Sarakusta’nın düşüşüyle birlikte, Endülüs İslam etkileri Hıristiyan hayatının her alanında kendini daha bâriz bir şekilde göstermeye başlamıştı.[50] Her çeşit kültürel ve insanî değerlerden yoksun bir halde sefâlet ve kargaşayı yaşamakta olan Avrupa halklarına İslam kültürünün tıp, kimya, matematik, hendese ve ahlâkî prensipler gibi hayâtî unsurları Endülüs kültür merkezi aracılığıyla ulaşmıştı. Bu gerçek, ana hatları ve ayrıntılarıyla hemen bütün modern tarihçiler tarafından itiraf edilmekte ve çeşitli platformlarda işlenmektedir. Endülüslü bilgin, filozof ve sanatkârlar kaynaklarda oldukça hacimli yer kaplamaktadır. Ünlü âlim, filozof ve hukukçu İbn Rüşd;[51] ünlü mutasavvıf ve mütefekkir Muhyiddin İbnü'l-Arabî; ünlü hukukçu ve tarihçi İbn Hazm; biyografi ve toplumsal hayat üzerine eser veren İbn Cülcül, İbn Ebû Usaybia, İbn Abdirabbih; yine ünlü filozof ve tabiplerden İbn Tufeyl, İbn Bâce; ünlü tarihçilerden İbnü'l-Hatîb, İbn Haldûn ve İbn İzârî gibileri başta gelen örneklerdir. Ortaçağın diğer İslam ülkelerine oranla, Endülüs'ün kültür hayatında öne çıkan bir diğer husus da kültürlü kadınların çok olmasıdır.[52]

Endülüs İslam kültürünün Endülüslü Hıristiyanlar üzerinde etkili olmaya başlamasından sonra Kurtuba veya Hıristiyan devletlerindeki Hıristiyan din adamları duruma tepki göstermişlerdir. Meselâ, Râhip Alvaro, İberya Yarımadası Hıristiyanlarının dil, edebiyat ve kültür alanında kendi değerlerini bırakarak Müslümanlarınkini benimsemelerinden yakınıyordu.[53]

Hıristiyanlarda olduğu gibi, aynı durum İberya Yahudileri için de söz konusuydu. Onların bilgin ve önderleri de, Yahudilerin kendi dil ve kültürlerinden uzaklaşmalarından şikayetçi olmaktaydılar. İbn Gabirol (411-462/1021-10709) bunlardan birisidir. O, Sarakustalı Yahudilerin kendi kutsal lisânları olan İbranice’yi bırakarak “Edom” dili dediği Endülüs halk dili Acemiyye’yi ve bazılarının da “Kedâr” dili diye isimlendirdiği Arapça’yı kullanır olduklarını ifade etmektedir. Ancak, kendisi de Arap dili ve edebiyatını çok iyi bilenlerdendi. Çünkü, el-Harîrî’nin Makâmât’ını İbranice’ye tercüme etmişti.[54] Bu tür kimseler, tepkilerini bu seviyede bırakmadılar.

Gayri Müslimlerden bazıları, İslam’ı tahkir amaçlı bilimsel faaliyet içerisine de girdiler. Bunlara karşı Müslüman düşünür ve âlimler de reddiyeler yazdılar. Meselâ, Endülüslü İbn Hazm Gayri Müslimlerin bu tür gayretlerini boşa çıkarmak amacıyla er-Reddü alâ İbni’n-Nagrâle el-Yahudî adlı reddiye yazmış ancak, bundan önce dinler ve mezhepler tarihi üzerinde araştırmalar yaparak el-Fasl fî’l-milel ve’l-ehv⒠ve’n-nihal adlı eserini kaleme almış, böylece onlarla münâzara edecek seviyeye gelmişti. Bundan sonra Endülüs’teki Hıristiyan ve Yahudiler ile sürekli bir fikrî tartışmanın içinde olmuştu. Bu arada, her ne kadar dar görüşlü bazı Müslüman âlimlerce eleştiriye mâruz kalsa da, yapmış olduğu ilmî ve fikrî çalışmasının gereği olarak ileri derecede Lâtince öğrenmiş ve İncil ile Tevrat’ı orijinal dilinden okuyarak incelemişti.[55]

Endülüs’teki gelişmeler bu minvâldeyken, Hıristiyan İspanya’daki kültürel durum Endülüs’tekinin tersi bir görünümdeydi. Ancak, Müslümanlar ile ve Endülüs medeniyetinden büyük ölçüde yararlanan Yahudiler ile içiçe yaşıyor olmaları, onlar için bu alanda büyük bir avantaj teşkîl ediyordu. İspanyalılar, bu sayede Endülüslülerden ve Yahudilerden çok şey öğreniyorlardı. Öğrendikleri içerisinde kendilerinin insanî ve medenî gelişmelerine yarayacak unsurlardan başkası da yoktu. Ancak, hal böyleyken tarihî olaylara olumsuz duygu ve önyargılarla bakan bazı Hıristiyan araştırmacılar, İspanyalıların Müslüman ve Yahudilerden dini milliyetçilikle birleştiren bir çeşit dinî fanatizm öğrendiklerini iddia etmektedirler. Onlara göre, Endülüs’ten evvel İspanyalılarda din ile milliyetçilik arasında bir bağ mevcut değilken, Endülüslüler ile karşılıklı ilişkiler sonucu bu bağ kuruldu ve Hıristiyan İspanya devletlerinin savaş alâmeti haç oldu. Ardından da, Endülüs Müslümanlarına karşı yoğun bir haçlı savaşı başladı.[56]

Gerçekte Hıristiyan İspanya devletlerine dinî fanatizm ve radikalizmi aşılayanlar, onları hoşgörülü Endülüs Müslümanlarına karşı amansız bir haçlı savaşı içine sokan, bu yüzden Orta Doğu’ya yapılan haçlı seferlerine katılımlarını yasaklayarak asıl işlerinin Endülüs’ten Müslümanları atmak olduğunu ısrarla ve her fırsatta ifade edenler, Papalık ve Hıristiyan din adamlarıydı. Endülüs ve Avrupa’da cereyân eden tarihî olaylara bakıldığında, bu realitenin farkına varmak kolay olacaktır. Hıristiyanların, İslam medeniyeti temsilcisi olan Endülüslüler ile sıkı temaslarından kazandıkları kültürel değerlerden bazıları aşağıda verilecektir. Bunların içinde onları kültürel dejenerasyona uğratacak herhangi bir malzeme bulmak mümkün görünmemektedir.

Murâbıt ve Muvahhid devirleri, Endülüslü sanatkârlara büyük eserler verebilecekleri bir ortam hazırlamıştı. Hükümdarlar, ilim ve sanatın hâmîliğini üstlenmişlerdi. Endülüs’ün Mağrib’e oranla çok gelişmiş bir medenî seviyeye sâhip olması, onların Endülüs kültürüne olan ilgilerini artırıcı temel bir etken olmuştu. Mağribliler’in yakın ilgi ve destekleriyle Endülüs bilim ve sanat hayatı canlılığını muhâfaza ederek daha da gelişmişti.[57] Kadınlarının bile yüksek bir kültürel düzeye sâhip bulunduğu Endülüs halkından ve özellikle Müsta'ribler'den, iki toplum arasında mevcut olan etkileşim kanalları vâsıtasıyla Hıristiyan İspanya devletlerine, onlardan da Avrupa’ya yayılan bir bilimsel birikim söz konusudur.[58]

 

1.     Dinî Etkileşim

Bir arada ortaklaşa hayat süren farklı toplulukların, inançları arasında da etkileşim olması doğal bir olgudur. Müslümanların inancı, İslam’ın esâsını teşkîl eden tevhit fikrinin tesiriyle Hıristiyan İspanya devletleri içerisinde dinî tevhit düşüncesine yönelen bir hareket ortaya çıkarmıştır. Zamanın papazlarınca “ilhâdiye” yani, dinsizlik hareketi olarak adlandırılan bu düşünce mensupları, kuzey  bölgesinde Sebtimâniye’de ortaya çıkmışlar, günah çıkarmayı reddetmişler ve günahları papazların değil ancak tek olan Allah’ın affedebileceğini savunmuşlardır.[59]

Hıristiyan din adamlarının halk üzerindeki baskı ve etkinliğini kırma amacına hizmet eden yukarıdaki düşüncenin yanında, İslamî inançların etkisiyle ondan daha önemli bir dinî hareket daha ortaya çıkmıştır. O da, Migetus adında birisi tarafından çıkarılan ve Hıristiyanlığın teslis akîdesini inkâr eden görüştür. Bundan daha da dikkat çekici olanı ise, İsa’yı Tanrı’nın oğlu olarak gösteren “tebennî” hareketidir. Bunun amacı, İsa’nın değerini düşürmek suretiyle Hıristiyanlık ile Müslümanlığın arasını birleştirmenin yolunu hazırlamaktı. Bu düşüncenin öncülerinden en önemlisi, Tuleytula Piskoposu Elipandus’tu. Elipandus, 780 tarihinde ortaya çıkarak Mesîh’in mukaddes bir ruh ile dolu olduğu ve Tanrının onu kendisine oğul seçtiği fikrini yaymaya başladı. Sonuçta, mukaddes teslis inancı gereği Mesîh’in bir ilâh olduğuna inanan Katolik Kilisesi bu düşüncenin yayılarak etkili olmasıyla ikiye bölünmüştü.[60] Savundukları fikirler ve bununla hedefledikleri değişimlere bakıldığında, bu düşünce hareketlerinin Yeniçağ’da gerçekleşen Reform hareketinin öncüleri olduğu sonucu çıkartılabilir.

Dinî konularda etkilenen taraf, sadece Hıristiyanlar olmamıştı. Az da olsa bazı Müslümanların Hıristiyan inanışlarından etkilendikleri görülmüştü. Meselâ, bir Hıristiyan düşüncesi olan “halâs” yani, kurtuluş düşüncesinin etkisiyle Müslüman müelliflerden birisinin benimsemiş olduğu fikir şöyle ifade ediliyordu: “Dinî hayatın bozulduğu zamanlarda, insanların durumunu ancak bir nebî ıslâh edebilir, zamanın nebîsi yoksa bu ıslâh işiyle tamamen kadı sorumludur. Kadı hak ile insanları aydınlatır, sulha, adâlete ve tahallusa/kurtuluşa yönlendirir. Daha sonra kendisine baktığında görevini yapmış olarak umulur ki tahallus eder”.[61]

Hıristiyanlar üzerinde derin tesirler meydana getiren ve Endülüs ile İslam dünyasında Tasavvuf konusunda önde gelen isimlerden birisi olan Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, başta Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Füsûsü’l-Hikem olmak üzere çok sayıda eser telif etmiş ve eserlerinde savunduğu “vahdet-i vücûd” dinî-felsefî içerikli nazariyesi asırlarca hem doğulu hem de batılı bilginleri meşgul etmiştir.[62]

 

2.     Endülüs’e Gelen İspanyol ve Avrupalı Öğrenciler Vasıtasıyla Gerçekleşen Etkileşim

Endülüs medeniyetinin Avrupa ile ilişkileri konusunda ilk akla gelen husus, genellikle öğrenciler meselesi olmaktadır. Endülüs, İspanya ve Avrupa milletlerinin ihtiyacı olduğu bir zamanda bir bilim, kültür ve eğitim ülkesi olarak hizmet vermişti. Bu olgu, Endülüs Emevileri dönemi başlarından itibaren yavaş yavaş, özellikle 1085 tarihinde Leon-Kastilya kralı VI.Alfonso’nun Tuleytula’yı almasından sonra gözle görülür şekilde bir ivme kazanmıştı. 711 yılından 1085 yılına kadar 374 sene İslam hâkimiyetinde kalmış olan kadîm Vizigot başkenti Tuleytula, Endülüs İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden birisiydi ve Hıristiyanların eline geçerek VI.Alfonso’nun yeni başşehri olduktan sonra, bu medenî birikimi sayesinde zamanla İspanya devletleri ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen öğrencilere hizmet veren bir bilim merkezi hâline gelmişti. VI.Alfonso, Endülüs medeniyetinin etkisinde kalarak sarayının her yanını İslam kültürünün alâmetleriyle bezemiş ve kendisini de “iki milletin İmparatoru” ilân etmişti.[63]

Kuşaklar arasında toplumsal iletişimin ve eğitimin papazların tekelinde olduğu Ortaçağ Avrupa Hıristiyan dünyasında, sadece Latince olarak okuma yazma öğretmekle sınırlı, dinî hayata yönelik ve erkek çocukların katılabildiği bir okul eğitimi söz konusuydu. Yeni bir bilgi üretilmesi söz konusu değildi. Bütün çaba, özü koruma ve aktarmaydı. Dış etkilere karşı savunma durumunda özü korumak tasasına bağlı olarak ortaya çıkan bu katılık, Engizisyon mahkemelerine kadar uzanan bir boyuta sahip olacaktır. Fakat, surların ve şatoların dışına taşıp yeni sömürgecilik ilişkilerinin başlamasıyla, çok geniş bir alana yayılan Hıristiyan toplum biriminde ideolojik birliği, tek bir toplum benliğini elde edebilmek için yeni bir araca gerek duyuldu. Belli bir görüş ve düşüncenin geniş bir alana ve geniş topluluklara bozulmadan standart biçimde yayılabilmesi ancak matbaa ile sağlanabilecekti.[64]

Endülüs devletinin başşehri ve kültür merkezi olan Kurtuba’ya, Tuleytula’dan evvel Hıristiyan öğrenciler gelmeye başlamışlardı. Kastilyalı, Leonlu, Aragonlu ve Navarlı zeki gençler Endülüs’e gelerek Arapça öğreniyor, muhtelif alanlarda uzman âlimlerden dersler alıyor, bu arada Endülüs eşrâfına karışarak Müslümanların âdetlerini benimsiyor ve birer Müsta’rib hâline gelerek âdetâ Endülüslüleşiyorlardı. Yani, Müslümanların yaşantısına ayak uyduruyorlar, onlar gibi giyiniyor, yiyip içiyor, gezip eğleniyor ve hayat tarzı ve âdâbı muâşeret kurallarını benimsiyorlardı. Onların bu durumunu, barbarlıktan medeniyete geçiş olarak  değerlendirmek mümkündür. Bu öğrenciler içinden, kendini yetiştirerek vezirlik makamına kadar yükselenler bile oluyordu.[65]

Endülüs’te eğitim ve iş imkanları bol olduğu için Hıristiyan ülkelerden Endülüs’e gelen insanlar, hem eğitim alıyorlar ve hem de çalışacak bir iş bulabiliyorlar, böylece hayatlarını Müslümanlar gibi müreffeh şekilde yaşama fırsatını yakalayabiliyorlardı. Bu konuda onlara karşı herhangi bir kısıtlama veya ambargo koyulmuyordu. Bunun ilk örneklerinden birisi, 967-970 yılları arasında Kurtuba’da eğitim alarak Avrupa’ya dönen ve daha sonra II.Silvester (999-1003)[66] adıyla Papa seçilen Gerbert’tir. Gerbert memleketine döndüğünde, öğrenmiş olduğu astronomi, matematik ve cebir bilgilerini duyan Hıristiyanlar çok şaşırmışlar ve bu bilimleri sihir saymışlardır.[67]

Endülüs’ün Belensiye şehrini 1094 tarihinde işgal ederek bir süre elinde tutan ve maddî çıkar karşılığında herkes için savaşabilen Sid ile, 1104 tarihinde ölen Aragon kralı I.Pedro da Arapça’yı çok iyi konuşan ve Endülüs’te tahsil gören önemli kişilerdendi.[68]

 

3.     Tercüme Hareketiyle Gerçekleşen İlişkiler ve Etkileşim

İslam medeniyeti tarihinde tercüme hareketi denince, akla Abbâsîler’in Bağdat’ı ile Endülüs gelmektedir. Bağdat’ta başlayan bilim ve felsefe alanlarındaki tercüme faaliyeti, Endülüs’te daha da yoğun şekilde sürdürülmüştü. Buna karşın, Avrupalı Hıristiyanlar dine aykırı kabul edildiği için bilim ve düşünce faaliyetlerini yasaklamışlardı. Bu sebeple, batı dünyası  “karanlık çağ” denilen bir dönemi yaşamaktaydı ve genel olarak Müslümanların, özelde ise, kendi içlerindeki Endülüs-İslam medeniyetinin pek fazla farkında değillerdi. Ancak, V./XI. yüzyıl sonlarında Fransızlar ve Papalığın etki ve destekleriyle Haçlı fikrinin doğuşu, peşinden Reconquista hareketinin hızlanmasıyla, önce İspanyalılar ve sonra da Avrupalılar Endülüs’e, daha sonra doğu Türk ve İslam dünyasına Haçlı seferleri tertip ettiler.[69]

İster Endülüs’e ve isterse Orta Doğu’ya karşı olsun, Haçlı Seferleri vesilesiyle Hıristiyanlar İslam medeniyetini yakından tanıma fırsatı buldular. Burada, Endülüs açısından sadece bir askeri ilişki tarzı olan Haçlı Seferleri ya da karşılıklı savaşlar dışında, Müslüman Endülüs ile Hıristiyan İspanya arasındaki medenî iletişim ve etkileşim kanallarını da hatırlamalıyız. Aslında, savaş bu kanallardan sadece biridir. Her durumda mümkün olan bütün yollarla taraflar arası ilişkiler gerçekleşmekteydi ve Avrupalıların  İslam ülkelerini görmeleri önünde bir engel bulunmamaktaydı. Dolayısıyla, müreffeh-huzurlu hayatlarını görerek hayran kaldıkları Müslümanlar gibi yaşamak arzusuyla, bilim ve felsefe alanlarında onların eserlerini inceleyerek benimsemeye, bu çerçevede Arapça yazılmış eserleri Lâtince’ye tercüme etmeye başladılar. Tercüme faaliyetinin Bağdat’tan sonra iki önemli merkezinden biri Sicilya,[70] en önemlisi de Endülüs idi.[71]

Endülüs’te tercüme faaliyetleri IV./X. yüzyılda başlamış olmasına rağmen, daha sistemli ve yoğun bir şekle bürünmesi, VI./XII. yüzyıl başlarına tekâbül eder. Kurtuba ile Tuleytula, mütercim ve müelliflerin çalıştığı merkezler oldu. Endülüs Emevileri halifelerinin, özellikle Hakem el-Müstansır’ın başşehir Kurtuba’da, Doğu-İslam bilim merkezleri olan Bağdat, Şam, Kahire, İskenderiye ve Konstantiniye’den topladıkları kitaplarla çok zengin bir saray kütüphanesi kurduğu bilinmektedir. Bundan başka, Kurtuba’da özel kitaplıklar da mevcuttu. İster Müslüman, ister Yahudi veya isterse Hıristiyan olsun her isteyen kişi kütüphanelerden yararlanabiliyordu. Bu sayede yüksek bilimsel düzeylere erişen Endülüslü bilginlerden bazıları şunlardır: Matematik, tabiat ve astronomi bilgini Mesleme b. Ahmed el-Mecrîtî (338-398/950-1007), saray tabibi Hasday b. Şeprut, astrolog İbn Vâfid, astronom İbn Hamîs. Kurtuba’nın bilimsel gelişme havasını bozan, X. yüzyıl sonunda başlayarak XI. Yüzyılın başında gittikçe vahim bir hal alan siyasi iç kargaşalar (el-fitnetü’l-kübrâ, el-fiten) oldu. Bu karışıklıklar sebebiyle, pekçok bilgin Kurtuba’yı terk ettiler ve daha elverişli ortama sahip diğer vilayetlere, bu arada daha çok eski Vizigot başkenti Tuleytula’ya göç ettiler. Bu ortamda yağmaya maruz kalan Kurtuba kütüphanelerinin kitapları diğer vilayetlere dağıldı.[72] Tuleytula’da Müslümanların kurduğu kütüphaneler şehrin kaybından sonra da Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan bilginlerin uğrak mekânları olmaya devam etti.[73]

Şehrin Başpiskoposu Raimundus, Bağdat’taki Beytü’l-Hikme’ye benzer bir müesseseyi Tuleytula’da kurdu. Arap dili ve edebiyatının da öğretildiği bu kurumda çalışan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi mütercimler felsefe, astronomi, matematik, tıp, kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat gibi bilim dallarıyla ilgili çok sayıda Arapça eseri Lâtince’ye çevirdiler. Bu tercüme çalışmaları esnasında Tuleytula farklı din ve milletlerden bilginlerin kaynaştığı bir medeniyet merkezine dönüşmüştü.[74] Tuleytula’dakinin benzeri tercüme okulları, VII./XIII. yüzyılda İşbiliye ve Mürsiye’de de açıldı.[75]

Esas olarak Yahudiler, ticarî hayatta olduğu gibi bilimsel faaliyet alanında da Hıristiyanlar ile Müslümanların aracılığını yapan kesimdi. Grekçe ve Lâtince’den Arapça’ya aktarılan felsefî ve bilimsel eserler, V./XI. yüzyılın sonlarından itibaren Müslüman bilginlerin elinde olgunlaşmış[76] ve yenilenmiş halleriyle Arapça’dan Lâtince ve İspanyolca gibi diğer dillere çevrilmeye başlandı.[77] Böylece, İslam medeniyetinin bilim ve felsefe alanlarındaki birikimleri batılılara aktarılmış oluyordu. Ortaçağ Avrupası, bu tercüme hareketi sayesinde eski Yunan felsefesini, özellikle Aristo’yu öğrenme imkanı buldu. Din ile aklı uzlaştırmaya dönük Müslüman filozofların fikirleri onların zihniyetlerinde inkılap meydana getirdi.[78]

İbn Rüşd, Musâ b. Meymûn,[79] İbn Bâce ve İbnü’l-Arabî gibi İslam filozoflarının, eserleri ve fikirleriyle Hıristiyanların fikir ve bilim hayatlarına asırlarca şekil verdiği bilinen bir husustur. Albert Magnus, Duns Scottus, Spinoza, Immanual Kant, Leon-Kastilya kralı X.Alfonso el Sabio,[80] Dante ve Bacon gibileri, Endülüs-İslam filozoflarından etkilenerek eser veren Avrupalı bilginlerden sadece bir kısmını teşkîl etmektedirler.[81]

 

4.     Dil-Edebiyat, Bilim ve Sanat Alanında Gerçekleşen Etkileşim

Endülüs, toprakları üzerinde çok farklı unsurların barındığı ve müşterek kültürün hâkim olduğu toplumsal bir ortamdı. Bir arada yaşayan üç büyük din mensubu toplulukların konuştukları Arapça, Berberîce, İspanyolca, Portekizce, Lâtince, Fransızca, Katalanca gibi yedi lisânın karışmasından ortaya çıkan “Endülüs Acemiyyesi” (el-Lâtiniyye) adında yeni bir halk dilinin sâhibi olmuş bir ülkeydi. Bu nedenle, oradaki edebiyatçı ve âlimlerin, bütün lisânları kolayca öğrenme imkanları vardı.[82] Birarada yaşama kültürünün (convivencia) doğal bir sonucu olarak Arapça’nın ve bazı Müslüman geleneklerinin yerli halk arasında yayılmış olması kadar, yerli halkın dili olan Lâtince’nin ya da bu dilin İspanya ağzı olan Romance’nin konuşma dili olarak Müslüman halk arasında yayılmış olması da bir gerçekti.[83] Dolayısıyla, Endülüs halkının kültür seviyesi de zamanın diğer devletlerine oranla oldukça yüksekti.

Bu gerçeği, Endülüs devletinin eğitim, kültür ve sanat alanlarındaki seviyesini yansıtan tarihî kayıtlardan anlamak mümkündür. Konuya ışık tutan kayıtlarla dolu toplumsal, bilimsel ve kültürel hayata dâir pek çok eser mevcuttur. Sâid el-Endelüsî, İbnü’l-Faradî, Humeydî, İbn Bessâm, İbn Beşküvâl, İbnü'l-Ebbâr, İbn Abdülmelik, İbnü'l-Hatîb, İbn Hallikân, İbn Ebû Usaybia, İbnü'l-Esîr, İbn Dahiyye İbnü'z-Zübeyr, İbn Cübeyr ve Makkarî gibi müelliflerin Endülüs tarihi ile ilgili olan eserleri veya eserlerindeki ilgili bölümler bu konuda ilk anda sayılabilecek olanlardır.[84]

Ulaşılan yüksek eğitim seviyesi sayesinde, Endülüs’te dinî ilimler yanında müsbet ilimlerde de pek çok bilgin yetişmişti. Devirlere göre bazı farklılıklar göstermiş olmakla birlikte genel olarak Endülüs’te de geçerli olan eğitim sisteminin temelini oluşturan unsurları amaçlarıyla birlikte şöyle saymak mümkündür. Okuma yazma ve dilbilgisi, öncelikli olarak kutsal metinlerin incelenmesi için; Aritmetik, mirasın Kur’an’a göre paylaşılmasını sağlamak için; Gökbilim, câmilerin Mekke’ye doğru yönlendirilmesi ve takvimi düzenlemek için; tıp, hastalıkları tedavi etmek için öğrenilir ve öğretilirdi. Hiç şüphesiz, bu tahsilin başka alanlarda da yararlı olacağı kabul edilirdi.[85] Murâbıtlar döneminde özellikle edebiyatın nesir alanında çok ileri seviyede örnekler ortaya çıktı.[86] Ayrıca, bu bilginler Doğu İslam dünyasına da çeşitli amaçlarla sıkça seyâhatler yapmışlar, böylelikle kendi kültürel birikimleriyle doğuluların birikimlerini mukayese etme imkanı da bulmuşlardı. Bu tespiti, İslam âlimlerinin hayatlarını anlatan kaynaklarda bulmaktayız.[87] Böylelikle, Doğu İslam dünyası ile Endülüs arasında sürekli işleyen bir kültür köprüsü kurulmuş oluyordu.[88]

 

Endülüs halkının bir nevi ortak lisânı olan Acemiyye, zamanla sokaklardaki her dinden ve her kesimden insan, hatta saray seçkinleri tarafından bile kullanılır oldu. Sonradan siyasî ve iktisadî hayatta da kullanıldı.[89] Bazı saray çevrelerinde Galicia lehçesi gibi farklı tarzları da konuşulurdu.[90] Ancak, bu durum beraberinde her milletin kendi dilini unutma tehlikesini de getirmişti. Bu sebeple, özellikle Hıristiyan kesimde bazı yakınmalar dile getirilmişti.[91] Diğer lisânlar yanında, Acemiyye yüzünden Arapça da halkın ihmaline uğramış, resmî dâire ve eğitim yerleri dışında pek kullanılmaz hale gelmişti. Arapça’nın Nahiv ilmi denen gramerini öğrenerek tedâvülde kalmasını sağlayan ise, ancak devlet adamları ve bilginler olmuştu.[92] O zamanlar Endülüs’te olduğu gibi, bugün de ülkemizde kendi dilimizi ve onun taşıdığı millî kültürümüzü, üzerimize çöken Batı kültürünün etkisiyle kaybetme noktasına yaklaşmaktayız. Yani, şu anda yaşanan kültür = kimlik dönüşümü ya da kaybıdır. Bunun sonunda veya sonrasında daha tehlikeli durumlarla karşılaşmayı beklememiz gerekmektedir.

Son zamanlarda konuya hassasiyetle dikkatleri çeken Sayın Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu, bir aydın bilim adamı olarak milletimize büyük bir hizmet ifa etmektedir. Sinanoğlu’nun piyasadaki iki kitabı (Bir New York Rüyası “Bye Bye” Türkçe ve Hedef Türkiye) dikkatle okunmaya ve ders çıkarılmaya değerdir. Ancak, Endülüs ile bugünkü durum arasında temelde çok önemli bir fark vardır. O da şudur: Endülüs kültürü bir toplumsal kaynaşma sonucu toprakları üzerinde barış ve huzuru doğurmuşken, buna karşın bugün ülkemizi ve bütün dünyayı saran Batı kültürü kendi dışındaki dünyada toplum ve devlet çatışmalarına zemin hazırladığı için genellikle savaşa ve huzursuzluklara neden olmaktadır.

Endülüslüler, Endülüs Acemiyyesi’nin etkisiyle iki büyük orijinal edebî ürüne sâhip olmuşlardı.[93] Bunlardan birincisi “müveşşah” ve ikincisi “zecel”di. Müveşşah’ı ilk kullanan edebiyatçı Makdem b. Muâfir Kaberî Darîr (812-840), zecel’i ise İbn Abdirabbih (ö.356/967), Ramâdî (ö.412/1021) ve İbn Kuzmân (555/1160-564/1068) oldu.[94] Müveşşah tarzında fasih Arapça kullanılır. Ancak, kasîde gibi tekli kâfiyeden yoksundur ve mûcidi olan Kaberî, Acemiyye’den kelime alır, onu “merkez” diye isimlendirir, sonra da üzerine müveşşah’ı koyar ve böylece sanatını icrâ ederdi.[95] Müveşşah’ı yaparken Acemiyye’den alınan merkez kelime ya da cümle, “harce” veya “kufl” diye isimlendirilir ve bu harceler Endülüs halk şarkılarından alınmaydı.[96] Bu edebî dalda daha başka bilginler de yetişmişti.[97]

Zecel’e gelince, zecel Acemiyye’nin daha çok İspanyolca’ya yakın şeklinden meydana gelen ve Endülüs’te kullanımı yaygınlaşan müveşşahların geliştirilmesiyle ortaya çıkmış olan edebî bir şiir biçimidir. Kendi dili içinde basit kâfiyelerle yapılan beyitlerden oluşur.[98] Gerçekte zecel, ancak Latin takviminde bulunan bayramlar ve mevsimlerden bahsetmesi; avâm Arapça’sıyla karışık Acemiyye’den kelime ve cümleler kullanması; Arap edebiyatının ıssız diyarlarda yapılan yolculuklar, çöl ve bedevî hayatı, göç etme, ölüm ve ayrılık gibi geleneksel konularından uzak oluşu; buna karşın, daha çok Müsta’riblerin yaşayış ve âdetleriyle Endülüslü Müslümanların günlük yaşantılarını ihtiva etmesi sebebiyle Endülüs'e mahsus bir edebî tarzdır.[99] Burada, Endülüs şiirinin bir parçası olarak, Sefarad Yahudileri adıyla da anılan Endülüs Yahudilerine has ve bugün Batı’da Hebrew Poetry şeklinde ifade edilen bir türe de değinmeliyiz.[100]

Endülüs dili ve edebiyatı, nasıl Hıristiyanların dil ve edebiyatlarından etkilenerek Acemiyye, Müveşşah ve zecel gibi ürünler verdiyse, İspanyalıların ve güney Frankların edebiyatı da Endülüs’ünkinden etkilenerek yeni ürünler vermişti. Bunun örneği, Pireneler bölgesinde doğan ve Terubador veya Teruver adı verilen şiir tarzıdır. Endülüs’ün müveşşah ve zeceline çok benzeyen bu şiir, zecel gibi duygusal içerikli ve enstrümanla söylenebilir özelliğe sâhipti. İcra yeri ise, kral ve aristokratların saray ve mâlikâneleriydi.[101] Bu şiir tarzının Müslümanlardan mı alınma, yoksa doğal gelişimle mi ortaya çıkma olduğu konusundaki batılı araştırmacıların tartışmalarında, bu şiirin Endülüs kültürünün etkisiyle ortaya çıkmış olduğu kanısı yaygın olarak işlenmiştir. Gerçekte konuları, beyitlerin dizin örneği ve kâfiyelerin birbirini takip etmesi gibi özellikleriyle bu şiir tarzı, müveşşah ve zecellerin hemen aynısıdır.[102]

 

Endülüs’ün sınır eyâleti Sarakusta, Endülüs dili ve edebiyatı mahsûllerinin Hıristiyanlara tesiri ve naklinde önemli bir role sâhip olmuştu. Çünkü, Hûdîler’in elindeki şehir, her ırktan Hıristiyan süvârilerin uğrak yeriydi. Oradan aynı anda Katalûnye, Aragon ve Navarın her bölgesine yayılan kahramanlık şiirleri ile besteler, Sarakusta sarayı ve konaklarında Endülüslülerce inşâd ediliyordu. Böylelikle, Endülüslülerin şiir ve şarkıları komşu Hıristiyan beldelere yayılıyor, millî şarkı nağmeleriyle marşları zamanla Pireneler bölgesine, oradan da diğer Avrupa toplumlarına yayılıyordu.[103]

İspanyol edebiyatında pişmanlık bildiren aşk şiir tarzı ile tarihî olayların anlatıldığı şiirler, tamamen Endülüs şiirinin etkisinde oluşum ve gelişim göstermişlerdir.[104] Sadece şiir ile değil, kelime haznesi bakımından da Arapça’nın İspanyolca’ya etki ve katkısı büyük olmuştur. Arapça’dan İspanyolca’ya geçen kelimeler, bazı modern araştırmacılara göre İspanyolca sözlüğünün dörtte birini teşkîl etmektedir. Ayrıca, Portekizce’ye geçen[105] otuz bin ve Katalanca’ya geçen sayısız kelime de hesaba katılmalıdır. Arapça kelimelerin söz konusu dillere geçişi, daha çok Müslümanların kendileri için edindikleri ve kendi dilleriyle isimlendirdikleri medeniyet ürünü maddî unsurların, adları değişmeden kuzeyli Hıristiyan devletlere intikâl etmesi ve oralarda yayılması şeklinde olmuştur.[106]

Bu türden kelimelerden sadece konuyu örnekleme amacıyla verilebilecek olan bazıları şunlardır: “Fünduk” (ﻕﺪﻨﻓ) kelimesi “fonda”, “tâhûne” (ﺔﻧﻮﺣﺂﻁ) “tahona”, “ta’rîf” (ﻒﻳﺮﻌﺗ) “tarifa”, “ürz” (ﺯﺭﻷﺍ) “erros”, “sükker” (ﺮﻜﺴﻟﺍ) “azucar”, “sâkıye” (ﺔﻴﻗﺂﺴﻟﺍ) “acequia”, “hizâne” (ﺔﻧﺍﺰﺨﻟﺍ) “alacena”, “mühadde” (ﺓﺪﺨﻤﻟﺍ) “almohada”, “dükkân” (ﻥﺂﻜﺪﻟﺍ) “adoqurin”, “kirâ (ﻯﺮﻜﻟﺍ) “alquiler”, “kâdî” (ﻲﺿﺂﻘﻟﺍ) “alcalde”, “kubbe” (ﺔﺒﻘﻟﺍ) “alcoba”, “bin┠(ﺀﺂﻨﺒﻟﺍ) “albanil”, “fülân” (ﻥﻼﻓ) “fulano”. Bugünkü İspanyolca’da kullanılmayıp Portekizce’ye girmiş olan kelimelerden bazıları da şunlardır: “Katîfe” (ﺔﻔﻴﻄﻘﻟﺍ) “alcatifa”, “fünduk” (ﻕﺪﻨﻔﻟﺍ) “alfandaga”, “hayyât” (ﻁﺂﻴﺨﻟﺍ, terzi) “alfajate”, “sahr┠(ﺀﺁﺮﺤﺻ) “safara” ve “rıtıl” (ﻞﻃﺮﻟﺍ) “arretel”.[107]

Konunun dağlar, tepeler, adalar, sâhiller, nehirler, denizler, mağaralar, bahçeler, ağaç ve çiçekler, renkler ve yıldızlar, ovalar ve vâdiler gibi tabiat mekânları; otlaklar, ekim alanları, köyler, şehirler, yapılar, sokaklar, yollar, köprüler, kaleler, değirmenler ve kuleler gibi insan ürünü eserler yönünden de örnekleri sayısız miktarlardadır. Meselâ, dağ anlamındaki “cebel” (ﻞﺒﺟ) kelimesi “jabalcon”, “gibralbin” ve “gibralfaro” şeklinde İspanyolca’ya geçmiştir. “Müdevver” (ﺭﻭﺪﻤﻟﺍ) kelimesi “Almodâvâr del Rio” şehrine isim olmuş, “vâdî” (ﻱﺩﺁﻭ) kelimesiyle başlayan “el-Vâdî’l-Kebîr” (ﺮﻴﺒﻜﻟﺍﻯﺩﻮﻟﺍ) “Guadalquivir”, “Vâdî’l-Hicâre” (ﻩﺭ ﺎﺠﺣﻟﺍﻯﺩﺁﻮ) “Guadalajara”, “Vâdî’l-Kanâl” (ﻝﺂﻨﻘﻟﺍﻯﺩﺁﻮ) “Guadalcanal”, “Vâdî’l-Kasr” (ﺮﺼﻘﻟﺍﻯﺩﺁﻮ) “Guadalcazar”, “Vâdî’l-Kutn” (ﻦﻄﻘﻟﺍﻯﺩﺁﻮ) “Guadalcoton” pek çok coğrafî isim; ayrıca kılık kıyâfet, hendese, mimârî, süsleme gibi hayatın pekçok alanındaki eşya isim ve kavramları İspanyolca’ya Arapça’dan geçmiştir.[108]

Avrupa’da Romen rakamlarının yerini alan bugünkü Hint menşeli Arap rakamları, halen kullanılan “algebra” (cebr/ﺮﺒﺠﻟﺍ), “betelgeuse” (beytü’l-cevze/ﺓﺯﻮﺠﻟﺍﺖﻴﺑ) ve “cenit” (semt/ﺖﻤﺴﻟﺍ) gibi terimler, sıfırın kullanılması gibi matematik ve astronomi sahasındaki Endülüs-İslam tesirleri hakkında fikir vermektedir. Astronomi sahasında Arapça’dan Lâtince’ye pek çok kitap tercüme edilmiş ve bu eserlerdeki terimler Arapça şekliyle muhâfaza edilmiştir. Bu alanda büyük çalışmalar yapmış bilginler içinde meşhur olanları, Mesleme el-Mecrîtî ile ez-Zerkâlî ve et-Tuleytulî’dir. V./XI. yüzyılda Tuleytula’da kurulan Zerkâlî’nin rasathânesi, Hıristiyanlar üzerinde etkili olmuştu. Konunun önemli yazmalarını bularak inceleyen araştırmacı Jose Milas Villicrosa, bulduğu sonuçları El quebacer astronomico de la Espana Arabe adını verdiği kitabında toplamıştır.[109]

Astronomiyle birlikte, tıp alanında da Endülüs Müslümanlarının İspanyol ve Avrupalılar’a intikâl eden mirasları azımsanamayacak kadar çok olmuştu. Endülüslü Hıristiyan ve Yahudiler, daha evvel Hipokrat ve Calinus’un eserlerinden yararlanırken, Müslümanlar ile İberya’ya gelen tıbbî birikimi benimsemişler ve Müslümanlar ile birlikte buna büyük katkıda bulunmuşlardı. Tıp alanında yapılan tercümeler sayesinde, Avrupalılar’ın hastalık ve sebepleri hakkındaki gelenekleri zamanla değişmiş ve yerini modern anlamda İslam tıbbına bırakmıştı. Endülüs’te tıbbın gelişimi konusu, buraya sığmayacak kadar geniştir. Burada vurgulanması gereken, bu alanda Batı dünyasına geçen Endülüs tesirlerinin büyük olduğu gerçeğidir.[110]

Endülüs’te toplumsal bilimlerin dil, edebiyat dışında tarih, coğrafya, biyografi, felsefe ve dinî ilimler gibi alanlarında da büyük bilginler yetişmiş ve değerli eserler vücuda getirmiştir.[111] Murâbıtlar’ın Endülüs’e hâkim oldukları ilk zamanlarda yaşamış olan bilginlerden Ebû Cafer Yusuf b. Hasdây,[112] Ebû’s-Silt, İbn Bâce, Ebû Mervan İbn Zühr, Ebû’l-Ulâ İbn Zühr, Ebû Mervan b. Ebû’l-Ul⒠İbn Zühr ve botanik bilgini İşbiliye’li İbnü’l-Avvâm’dır.[113] Muvahhidler zamanında yaşamış olanlar ise şunlardır: Hafîd Ebû Bekr İbn Zühr, Ebû Muhammed İbnü’l-Hafîd İbn Zühr, büyük bilgin ve filozof Ebû’l-Velîd İbn Rüşd, Ebû Bekr Ebû’l-Hasen Zührî ve Mâleka’lı botanikçi İbnü’l-Baytar.[114] Bu bilginler, kendi zamanlarının en değerli şahsîyetleri olarak Endülüs kültürü ve medeniyetinin gelişimine büyük katkılar yapmışlardır.[115]

İslam dünyasının Batı’ya tesirleri kendisini en fazla felsefe alanında göstermiştir. Doğu-İslam dünyasında Fârâbî (ö. 850), Kindî (ö. 873) ve İbn Sinâ (ö. 1037) gibi büyük filozoflar yetişmiştir.[116] Ancak, İslam felsefesinin Batı düşüncesini etkilediği merkez Endülüs’tür. Çünkü, Avrupalılar Doğu felsefelerini ancak Endülüs kanalıyla öğrenme imkanı bulmuşlardır. İslam dünyasındaki dil, din ve kültür birliği fikir alışverişini, bilginlerin ve kitapların doğudan batıya intikâlini kolaylaştıran bir unsurdu. İslam felsefesi alanında Endülüs’ün yetiştirdiği üç büyük filozof vardır. Bunlar İbn Bâce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’tür. Bunların Batı felsefe tarihindeki tesirleri çok büyüktür. Özellikle İbn Rüşd, kendisine yöneltilen eleştiri, töhmet ve zındıklık (dinsizlik, dinden çıkma) suçlamalarına rağmen fikirlerini özgür iradesine dayanarak geliştirdiği için, fikir hürriyetinin de öncüsü sayılmaktadır. Filozofların filozofu Aristo’yu İslam dünyası ve daha sonra da Batı’ya fikirlerini geliştirerek aktaran İbn Rüşd olmuştur. Onun kanalıyla Avrupa’ya geçen felsefî düşünceler, kilise tarafından sakıncalı görülerek yasaklanmasına rağmen yayılma fırsatı bulmuştur. Bu olgu, Avrupa’da kiliseye karşı başlatılan düşünce özgürlüğü mücadelesinin tetikleyicisi olmuştur.[117]

Sanat alanında Endülüs’ün eriştiği noktanın, o zamanın dünyasına göre ne derece ileri bir seviyede olduğu gerçeğini, hemen bütün modern yazarların eserlerinde görmemiz mümkündür. Endülüs-İslam süsleme sanatının ağaç, mermer ve maden üzerine oymacılıkta olgunlaşan ürünleri İspanyalılara da geçmiştir. Burada, İslam geleneği Hıristiyan kültürüyle etkileşim ortamına girmiş ve Endülüs süsleme sanatı özgün şekliyle ortaya çıkmıştır. VI./XII. yüzyıldan itibaren bazı İspanyol ve Portekiz krallarının yaptırdıkları saraylar, Kurtuba saraylarının âdeta birer kopyası mâhiyetindeydi. Kûfî hatlı frizlerle tezyin edilmiş ve hatta kitâbeleri dahi Arapça yazılmış olan bu saraylara en güzel örnek, Sevilla Alcazar’ıdır. Endülüslüler Vizigot, Fransız, Bizans ve Venedik süsleme tarzlarını da görmüşler ve onlardan bazı iktibaslar yapmışlardır. Ancak, zamanla geliştirdikleri kendilerine has tarzlarıyla İspanyol ve Avrupalılar’ı etkilemişlerdir. Endülüs mimârîsinin tesirleri, İberya Yarımadası ile sınırlı kalmayıp kuzey  Afrika’ya, Doğu İslam dünyasına ve hatta Amerika kıtasına ulaşmıştır.[118]

Endülüs, bütün İslam dünyasıyla paylaştığı ortak sanat değerleri dışında kendine has bir zevkin sâhibi de olmuştur. İslam dünyasının en uzak yerinde ve Avrupa Hıristiyan âlemiyle sürekli temas hâlinde olmasının verdiği bir hoşgörü psikolojisi içerisinde bulunması, bu özgünlüğünün şekillenmesinde etkili olmuştur.[119] Endülüs sanatına Murâbıt ve Muvahhidler’in katkıları, sanat tarihi içinde “Endülüs’te Mağribî Sanatı Dönemi (1090-1229)” adıyla da anılacak kadar belirgin olmuştur. Mağrib’teki imparatorluk merkezine bağlı bir eyâlet şeklinde yönetilen Endülüs, her alanda olduğu gibi sanatta da Mağribî renge boyanmıştır.[120]

Bu iki devrin sanatı, Hıristiyanlar ile sıkça yapılan çatışmaların tehdidi altında askerî amaçların öncelik taşımasına rağmen, sivil alanda da önemli eserler vermiştir. Daha çok tezyînâtta kendini belli eden farklı üslup, geniş çaplı imar faaliyetlerine sahne olan özellikle Muvahhidler döneminin karakteristiğini şekillendirmiştir.[121]