|
Avrupa’da, Rönesans’tan
dört asır evvel, Endülüs Emevileri döneminde Endülüs Devleti büyük bir
bilimsel-kültürel diriliş yaşamıştır. Felsefe ve bilimsel çalışmada,
dünyanın en eski milletlerinden ikisi olan Yahudiler ve Araplar geniş
bir işbirliğine girmişler, bu sayede Arapların bilimsel eserleri birkaç
dile hakim Yahudiler tarafından Avrupa dillerine aktarılmış va Batılılar
bu eserleri kendi uygarlığını oluşturmada kullanmışlardır. Ancak,
Müslümanların kuzeyden güneye inmekte olan Hıristiyan Reconquistasının
etkisiyle İspanya’dan çekilmesinden sonra, Yahudiler yeniden Hıristiyan
kralların eline düşmüşler ve yeniden karanlığa gömülmüşlerdir.
Medeniyet,
biriken ve miras bırakılan irfandır.
Hem sürekli hem değişmekte olanı bünyesinde barındırır. Kültürel malları
hem ithal eder hem ihraç eder.
İster doğu ve isterse batı medeniyetlerinde olsun, bu prensibin
işleyişine şahit olmaktayız.
Endülüs, Müslüman ve
Gayrimüslim vatandaşlarının “Convivencia = sosyo-kültürel uzlaşma”ları
ve ortak çalışmaları sayesinde büyük bir medeniyetin gelişimine beşiklik
etmiştir. İslam’ın ilk yüzyılı fetih ve egemenlik, ikinci yüzyılı ise
yaşanılan reel dinsel durumu hükmü altında bıraktığı insanların
özlemlerine olduğu kadar, ideolojik-dinsel gerçeklere uyarlama
yüzyılıydı.
Bu ilk iki yüzyıl boyunca Doğu İslam dünyasında doğup yükselen İslam
medeniyetinin, özgün bir toplumsal ortamda son ve en büyük hamlesini
gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Hz. Muhammed’in vefâtını izleyen iki
yüzyıl boyunca Müslümanlar, Batı’da Pireneler’den Doğu’da Filipinler’e
dek yayılan yeni ve özgün bir kültürel alan üretmişlerdir. Genel olarak
İslam’ın altın çağı şeklinde adlandırılan VIII-X. yüzyıllarda medenî
dünyanın çoğu bölgelerinde bir pax-islamica (dünya islam barışı)
kurulmuştur. Bilimsel, felsefî, edebî ve sanatla ilgili çalışmalar
insanlık tarihinde benzeri pek az görülebilen doruklara yükselmiştir.
IV./X.
Asırdan sonra gelen duraklama çağlarının ardından ise, bu sefer
İslâmiyet mirasını bütün insanî sorumluluklarıyla birlikte yüklenen
Türkler olmuştur. Murâbıtlar’ın Endülüs’ü Hıristiyanlara karşı korumak
için gittikleri yıllarda Türkler de Anadolu’yu fethetmişler ve
üzerlerine gelen aynı Hıristiyan Haçlı tehlikesini bertaraf etmekle
meşgul olmuşlardır. Batıda Endülüs’ün Müslüman-Hıristiyan ilişkileri
açısından yaşadığı durumun biraz benzerini doğuda Türkler de yaşıyordu.
Dolayısıyla, Endülüs ile aynı çağlarda Avrupalılar ile ilişkiler
vasıtasıyla Müslüman-Türk bilim-kültürünün Batı’ya etki ve katkıları söz
konusudur.
İslam medeniyeti
unsurlarından bazılarının Avrupa’ya aktarıldığını tespit ederken, bu
medeniyetin asıl kaynağı olan Doğu-İslam dünyasının (el-Meşrık), kendi
Batı’sı yani Kuzey Afrika ve Endülüs (el-Mağrib ve’l-Endelüs) ile
sürekli doğrudan ilişki içerisinde olduğu gerçeğini hiçbir zaman
unutamayız. Asr-ı Saadet’ten beri kazanılagelen toplumsal ve kültürel
birikim, daha çok talebe ve âlim kişilerin Doğu’dan Endülüs’e gelerek
yerleşmeleri veya seyahatleri yoluyla Batı’ya taşınmıştır.
Özellikle ilk dönemlerde Endülüslülerin kendi medeniyetlerinin kaynağı
olan Doğu’ya ilim tahsili ve seyahat maksadıyla yoğun şekilde gidip
gelmeleri, Doğu-İslam kültürü birikiminin Endülüs’e taşınmasında en
önemli kanallardan birisi olmuştur. Ayrıca, karşılıklı siyasi-askeri
ilişkilerin yoğunluğunu da göz önüne almalıyız.
Endülüs ve Doğu-İslam
medeniyetinin gelişmişliğine karşın, aynı çağlarda Avrupa dünyası dine
aykırı kabul edildiği için bilim ve sanat faaliyetlerinin yasaklandığı
karanlık çağını yaşamaktaydı.
Burada “Hıristiyan dünyası” demek yerine sadece “Avrupa dünyası”
dememizin nedeni ise, o çağlarda Doğu Hıristiyanlığının Batı’ya nispetle
daha farklı bir medenî düzeye sahip olmasıdır.
“Hıristiyan Doğu, Batı’dan
çok daha gelişmiş bulunmakla beraber, kendisine karşı belirgin bir
şekilde hoşgörülü, ama kayıtsız da olmayan bir devletin parçası olarak
yaşıyordu.”
V./XI.
yüzyılda Endülüs’e ve Doğu İslam dünyasına karşı Hıristiyanların
yaptıkları haçlı seferleri, kendilerinin İslam medeniyetini tanımalarına
fırsat vermiştir. Bundan sonradır ki, Batılılar İslam medeniyetini
anlama çalışmalarına başlamışlardır. Bu meyânda Arapça yazılmış
bilimsel-felsefî eserlerin Latince’ye tercümesi başlamış ve bu
faaliyetin merkezleri Sicilya ve daha çok Endülüs olmuştur.
“Batı
Dünyasında düşünce hareketinin doğup gelişmesinde, gerek Latin
Ortaçağının uyanışında, gerek Batı'nın yeniden doğuşunda (Renaissance)
ve gerekse Hıristiyanlığın yeniden biçim kazanışında (Reforme) en önemli
faktör, -uzun süre göz ardı edilmesine karşılık - İslam Düşüncesinin,
kültür ve medeniyetinin Latin mütercimler kanalıyla Batıya aktarılması
olmuştur.”
“Batı kapitalizminde ithal
kökenli ne varsa, mahreci Müslümanlardır: Kambiyo senedi (süftece),
commenda adıyla bilinen sermaye ortaklığı (mudârebe), önden satış
(muhatre), pirinç, ipek, şeker kamışı, kâğıt, pamuk, Arap rakamları,
abaküs, Müslümanlar vasıtasıyla keşfedilen Yunan bilimi, barut, pusula..
Bu ödünçlerin varlığını kabul etmek Batı tarihinin, Batı’nın
rasyonaliteye doğru giden yolda tek başına öncü dâhî ve hocasız mûcit
olduğu tarzındaki geleneksel izahlarına sırtımızı çevirmek demektir.
İtalyan şehir devletlerinin modern ticaret hayatının araçlarını icat
etmiş oldukları iddiasını reddetmek demektir. Ve bu, mantıken Roma
İmparatorluğunun ilerlemenin beşiği olma rolünü reddetme noktasına kadar
gider. İslam bir ticaret medeniyetiydi. Ama İslam da tıpkı
Hıristiyanlık gibi ribâ duvarına çarpıyordu: Madenî paranın dolanımıyla
bulaşan ve her tarafa yayılan bir hastalık olan ribâ. İslam dünyası
dinar (altın para) ve dirhemleriyle (gümüş para) üstün bir iktisadi
konumdaydı ve adeta sonraki asırların Avrupa ekonomisini haber
veriyordu. Erken dönem Avrupa kapitalizminin uzun mesafeli ticareti
Roma’nın mirası değildi. Onbir ve onikinci yüzyıllardaki büyük İslam
çağından devralındı. İktisat alanında Avrupa, 1252 yılında altın
parayı yeniden basmaya başlamasıyla çıraklıktan kurtulmuştur”.
“Avrasya’da merkezî bir
konumda bulunan İslam âlemine Ortaçağ’da Çin’den ve Hindistan’dan da
icatlar ulaşıyordu ve Eski Yunan bilgileri onlara miras kalmıştı. Bu
nedenle Müslümanlar, teknoloji bakımından Avrupa’dan çok ileriydiler,
yeniliklere açıktılar. Çağdaş Avrupa’dakinden daha yüksek okuryazarlık
oranına ulaşmışlardı. Eski Yunan uygarlığının mirasını öylesine
özümsemişlerdi ki, bugün biz Eski Yunan’a ait kitapların çoğunu Arapça
kopyaları aracılığıyla tanıyoruz. Yel değirmenlerini, trigonometriyi, üç
köşeli yelkenleri icat ettiler ya da geliştirdiler. Metal sanayinde,
mekanik mühendislikte, kimya mühendisliğinde, sulama yöntemlerinde
önemli adımların atılmasına öncülük ettiler: Çin’den barutu ve kağıdı
alıp Avrupa’ya da geçmesini sağladılar. Yani, Ortaçağ’da teknoloji
akışının yönü, bugünkü gibi Avrupa’dan İslam âlemine doğru değil, büyk
oranda İslam âleminden Avrupa’ya doğruydu. Ancak, MS aşağı yukarı 1500
yılından başlayarak bu akışın yönü 180 derece değişti”.
V./XI. yüzyıldan itibaren
Endülüs’ü ele geçirmeye başlayan İspanyollar, Endülüs medeniyetine
hayranlıkları sebebiyle Arapça öğrenimini ve Arapça eserlerin Latince’ye
tercümesini teşvik etmeye başlamışlardı. Nitekim, Müslümanların
elindeyken olduğu gibi işgalden sonra da Endülüs’ün özellikle Kurtuba,
İşbiliye ve Sarakusta gibi şehirleri Avrupalı öğrenciler için bir câzibe
merkezleri olmaya devam etmişti. İslam medeniyeti birikimlerinin batıya
aktarılması yönünde yapılan faaliyetlerden birisi, Tuleytula
Başpiskoposu Raimund’un şehirde kurduğu akademiydi. Bağdad’taki
Beytülhikme benzeri olan bu müessesede Arap dili ve edebiyatını öğrenen
Müslüman ve Hıristiyan uzmanlar tarafından felsefe, astronomi,
matematik, tıp, kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat gibi dallardaki çok
sayıda Arapça eser Latince’ye çevrilmişti. Bundan başka, VII./XIII.
yüzyılda İşbiliyye ve Mürsiye’de de tercüme akademileri açılmıştı.
Müslüman
İspanya’nın sahip olduğu entelektüel gelişmişlik düzeyinin etkisi, bütün
Endülüslüler fakat özellikle Müslümanlar üzerinde rahatlıkla
gözlemlenebilir nitelikteydi. Nitekim, Cervantes gibi bazı Hıristiyan
İspanyollar bu gerçeği itiraf etmişlerdir. Cervantes, meşhur eseri
Don Kişot’tun muhtelif yerlerinde Mağriplilerin yani Endülüs
Müslümanlarının bilgi ve kültür seviyelerinin üstünlüğüne vurgu
yapmaktadır. İşte Cervantes’ten çarpıcı ifadeler..
“Mağriplilerden çok dostum oldu. Bence İspanya’ya doğru düşünmeyi
öğretenler onlardır!”
“İspanyollar, burada (İspanya’da) büyük bir medeniyet kurmuş Endülüs
Müslümanlarını bu isimle çağırıyorlardı: Mağripliler…”
“Beni
şaşırtıyorsun Sanço! Sanki karşımda bir zamanların keçi çobanıdeğil de
bilge bir filozof veya Mağripli bir imam var…”
Devlet yöneticilerine
nasihatleri içeren bir İslam edebiyatı türü olan Ahkâmü’s-Sultâniyye
tarzı eserlerden etkilenerek, valilik yapacak olan Sanço’ya söylediği şu
sözler: “Oğlum Sanço, bilmiş ol ki, faziletlerin başı Allah korkusudur..
Gece-gündüz sık sık halkın içine karış..”
“Bu kitabın (Don
Kişot’un) hazırlanmasında, el yazması notlarından istifade ettiğimiz
Seyit Hâmit bin Engelî..”
Ayrıca,
Cervantes’te vahdet inancına da rastlamak mümkündür ki, bu tamamen ya
Endülüs Müslüman kültürünün etkisidir veya kendisi esir olarak Cezayir
Müslümanları arasında 5-6 yıl kaldığı için Mağrip etkisidir diyoruz.
Cervantes’in tevhid konusundaki ifadesi şöyledir:
“Hakimiyet ancak tek
elden mükemmel yürür. Allah tek olduğu için kâinatın nizamı mükemmel
yürüyor. Eğer bazı Hıristiyan babalarının iddia ettiği gibi kâinatın
idaresine üç ayır kuvvet karışmış olsa, sen seyreyle gümbürtüyü…
Mağribîler bu sırrı iyi anlamışar. Allah’ın tek olduğuna inanmayanı iman
etmiş saymıyorlar.”
Müslüman filozofların din
ile aklı uzlaştırma yönündeki fikirleri, Ortaçağ Avrupa’sında büyük
yankı uyandırmış ve bir düşünce inkılabına neden olmuştu. Bu meyânda İbn
Rüşd, Aristo üzerine yazdığı şerhleri ve Tehâfüt adlı eseriyle Avrupa’da
kendisine en çok itibar edilen filozof hâline gelmiş, eserleri Paris ve
diğer akademilerde XVI. yüzyıl sonuna kadar temel kitap olarak
okutulmuştu. Adını İbn Rüşd’ten alan Averroism, hâkim bir düşünce ekolü
hâline gelmişti. İbn Rüşd’ü takip eden Endülüslü filozof Yahudi Musâ b.
Meymun, Yahudi ve Hıristiyan teoloji çevrelerine tesir etmişti. İbn
Meymun ve İbn Bâce’den etkilenenler arasında Albert Magnus, Duns
Scottus, Spinoza ve Immanual Kant, Kastilya-Leon Kralı X.Alfonso (el
Sabio, 1252-1284), Dante ve Bacon gibi düşünürler vardır.
Tıp sahasında
yapılan tercümeler sayesinde VI./XII. yüzyıla kadar Avrupa’ya hâkim olan
‘hastalıkların insanın içine giren Şeytan’dan kaynaklandığı, bundan
kurtulmak için de bir rahibin duâ ederek onu kovması gerektiği’
şeklindeki anlayış, yerini modern temelli tedâvi usullerine bırakmıştı.
Bugün Avrupa’da kullanılan Arap rakamları, Romen rakamlarının yerini
almış, matematik ve astronomi alanındaki ‘algebra’ (el-cebr),
‘betelgeuse’ (beytü’l-cevze) ve ‘cenit’ (es-semt) terimleri,
Müslümanlardan alınmıştı. XI. yüzyılda Zerkâlî’nin Tuleytula’da kurmuş
olduğu rasathânenin çalışmaları da Avrupa’ya tesir etmiştir. Avrupa’da
halkın doğu dünyası hakkındaki bilgilerinin kaynağı ise, Müslüman
coğrafyacı ve seyyâhların eserlerine dayanmaktadır. Edebiyat alanında
Avrupa’da ‘fabl’ türünün ortaya çıkışı, Endülüs’e has ‘zecel’ ve
‘müveşşah’ türündeki şiirlerin etkisiyle Kastilya halk şiirinde yılbaşı
ilâhîlerinde kullanılan ‘villancico’ türünün doğması ve VI./XII. yüzyıl
Fransa halk şâirlerinin ‘troubadour baladları’nda zecel türünü örnek
almaları gibi misaller Müslümanların etkilerini ispatlar niteliktedir.
Ortaçağlarda Aragon ve Kastilya saraylarında Müslüman müzisyenler
tarafından icrâ edilen musikinin etkilerini, bugünkü İspanyol müziğinde
de bulmak mümkündür. Ayrıca, müzikte nota usulü kullanımının
Endülüslü müzisyenlerin V./XI. yüzyıldan öncelerine dayanan bir
buluşları olduğu ve batıya onlardan aktarıldığı da bilinmektedir.
Avrupa’ya
tarım ve mimârî alanlarındaki Endülüs etkilerine gelince, pirinç, şeker
kamışı ve pamuğu Avrupa’ya sokanlar; suyun buharlaşarak azalmasını
önlemek için yer altından kanallarla naklini gerçekleştirenler; kâğıdın
Avrupa’ya intikalini sağlayanlar; palamut ve hurma ağaçlarından katran
elde etmeyi öğretenler ve mimârîde VI./XII. yüzyıldan itibaren İspanya
ve Portekiz saray yapımına, hatta Kuzey Afrika, doğu ve Amerika kıtası
mimârîsine tesir edenler Endülüslü Müslümanlardır. Bu konuda sayısız
araştırma yapılmıştır.
Endülüs toplumunun en
bâriz vasıflarından birisi, şüphesiz Araplar, Berberîler, Mevâlî,
Müvelledler, Mozaraplar (Hıristiyan ve Yahudiler) gibi çok farklı
toplumsal ve dinî unsurları bünyesinde barındırıyor olmasıydı.
Yani, “İspanya ve Portekiz’de birlikte yaşama yüzyıllar boyunca kural
olmuştur”.
Bu convivencia özelliği sebebiyle, toplumda ilk dönemlerde toplumsal ve
siyasî karışıklıklar meydana gelmişse de, onuncu yüzyıl ile birlikte
sağlanan uzun süreli siyasî istikrar, ekonomik gelişme ve hepsinden
önemlisi iç kargaşanın asıl müsebbibi sayılan asabiye yani, bir nevi
ırkçılık ile yapılan başarılı mücâdele sayesinde, bir Endülüslülük ruhu
ve Endülüslüler toplumu bilinci teşekkül etmeye başlamıştır. Özellikle
Murâbıtlar ve Muvahhidler dönemlerinde bu bilinç daha da pekişmiştir.
Bunun nedeni, kendileri gibi Müslüman da olsa, Mağribliler’in yabancı ve
biraz da medenî ortam görmemiş idareciler olarak görülmeleriydi.
Ancak, her şeye rağmen olayın müsbet yanı daha dikkate şâyândır.
Dışarıdan gelen yeni
âdetler, mevcutlarıyla kaynaşarak Endülüs toplumunu Doğu İslam
toplumlarından farklı kılan “Endülüs hayat kültürü/tarzı”nı meydana
getirmiştir. Yani, Endülüs’ü Doğu’dan ayıran kültür farkının kaynağı,
çok kültürlü ortamda ortaklaşa hayat düzenine sahip olmuş olmasıdır.
Doğu İslam kültürünü İberya Yarımadası’na taşıyan Müslümanlar ile orada
mevcut Hıristiyanların evlilik ve savaş gibi ana etkenlere bağlı
yukarıda açıklanan kanallarla ilişki kurup kaynaşmaları sonucu, Endülüs
toplumunun toplumsal karakteristikleri oluşmuştur. Genel itibarıyla
Endülüs Devleti yöneticilerinin, idare ettikleri halka karşı din ayrımı
gözetmeksizin adaletle muamele etmeleri, devletin sahip olduğu
zenginlikleri halkın yararına kullanmaları gibi etkenler, sosyo-kültürel
gelişmenin temel dinamiğini oluşturmuştur.
Hakimiyet yıllarında
oluşan ve Endülüs sokak dili olarak bilinen Arapça ağırlıklı Endülüs
Acemiyesi, Endülüs kültürüne en güzel örnek olsa gerektir. Bu Acemiyye,
hakimiyetin kaybından sonra Arapça konuşmanın yasaklanmasıyla birlikte
Aljamiado Literatürü adıyla anılır olmuştur ve artık Arap harfleriyle
yazılan İspanyolca vasıtasıyla nesilden nesile aktarılan dinî bilgileri
kapsayan bir yazım şekli halini almıştır.
Endülüs kültürü, Avrupa
coğrafyası üzerinde bir Müslüman kimliğiyle, buraya kadar sayılan
etkileşim vâsıtalarıyla başta Hıristiyan kültürü olmak üzere çok çeşitli
milletlerin kültürleriyle karşılaşmış, kaynaşmış ve sonuçları itibarıyla
kendine özgü tarzını oluşturmuştu. Sade ve sert bir karaktere sâhip
Mağrib kültürüyle Endülüs’e çıkan Murâbıtlar ile Muvahhidler ise, ilk
zamanlar bu ortama karşı katı bir tavır takındılarsa da, zamanla Endülüs
kültürünü benimsemişlerdi.
Yarımadaya daha fetih
yıllarında gelmiş olan Berberî kültürü, Murâbıtlar ve Muvahhidler
vâsıtasıyla da işlenmiş, böylece kültürel karışım daha da
perçinlenmişti. Dolayısıyla dinî hoşgörü, bilim, kültür ve medeniyet
üzerine kurulmuş sekiz yüzyıllık bir tarih olan Endülüs, kendine has
coğrafî, siyasî, askerî, toplumsal, kültürel ve medenî özellikleriyle,
birbirine karşı saygı ve hoşgörü çerçevesinde birarada yaşama sanatının
en güzel modelini sunmuştur.
Endülüs Devletinin yıkılmasıyla birlikte kaybolan o çağın bu medenî
ihtişamı, o çağlardan sonra İspanya’da bir daha hiç görülmemiştir.
Bu bir iddia değil, modern zamanların Doğulu-Batılı pek çok büyük
tarihçisi tarafından tespit edilmiş bir gerçekliktir.
Moshe Sevilla–Sharon, Türkiye Yahudileri: Tarihsel Bakış,
Jerusalem 1982, s. 14-15; Joseph MacCabe, Medeniyyetü’l-Müslimîn
fî İsbanya, trc. M. Takiyyüddin el-Hilâlî, Rabat 1985, s.
95-101
Fernand Braudel, Medeniyet ve Kapitalizm, çev. Mustafa
Özel, İz, İstanbul 1996, s. 15
İslam medeniyetinin nitelikleri konusunda geniş bilgi için bkz.
Cuayyıt, s. 162 vd.
Bu dönemlerle ilgili bilgi ve değerlendirmeler için bkz. Artz,
s. 126, 146-147; Braudel, Akdeniz, II, 171 vd.; A. Muhtar
el-Abbâdî, “et-Te’sîru’l-mütebâdil fî’r-rivâyeti’t-târîhiyye el-Arabiyye
el-İsbâniyye”, Mecelletü’l-Ma’hedi’l-Mısrî, el-Kısmü’l-Arabî,
XXIV, (Madrid) 1987-90, s. 31; Sachiko Murata-William Chittick,
İslam’ın Vizyonu, çev. Turan Koç, İnsan, İstanbul 2000,
s. 453; en-Nedvî, s. 185-210
Bu konuda geniş bilgi için bkz. Braudel, Akdeniz, II,
171-175; Ali Diyâb, “İntikâlü’l-ulûmi’l-Arabiyye mine’ş-Şark
ile’l-Garb ve te’sîruhâ fî Avrubbâ”, el-Endelüs: Kurûn mine’t-takallübât
ve’l-atâât, Riyad 1996, III, 109 vd.; Cemaleddin, Muhsin,
“el-Alâkâtü’s-sekâfiyye beyne’l-Endelüs ve’l-bilâdi’l-Arabiyye”,
AL-MANAHIL, XXXI (1984), s. 148-188; Osmanlı Öncesinde
Endülüslüler ile Şam arasındaki ilişkiler konusunda bkz. Ali
Ahmed, el-Endelüsiyyûn ve’l-Meğâribe fî bilâdi’ş-Şâm,
Dimeşk 1989
Geniş bilgi için bkz. Bekir Karlığa,
“İslam Düşüncesinin Batı’ya Geçişinde Haçlı Savaşları, Endülüs
ve Sicilya I-II”, Mavera, XI, Ocak 1987, s. 16-22; Şubat
1987, s. 17-28; S. Steven Runciman, “Avrupa Medeniyetinin
Gelişmesi Üzerindeki İslâmî Tesirler”, çev. Nûşîn Asgarî,
Şarkiyat Mecmuası, S. 3, İstanbul (1969), s. 1-12; Hakîmî,
s. 99 vd.
Braudel, Medeniyet ve.., s. 15
İhsanoğlu, Ekmeleddin, “Endülüs Menşe’li Bazı Bilim Adamlarının
Osmanlı Bilimine Katkıları”, Belleten, 58 (1994), s.
565-605
Cervantes de Saavedra, Don Kişot, çev. Ali Çankırılı,
Timaş, İstanbul 2002, s. 155, 163, 191, 192-193
Himyerî, s. 456 vd.; Artz, s. 126 vd.; Richard C. Dales, The
Intellectual Life of Western Europe in the Middle Ages,
Brill, Leiden 1992, s. 235 vd.; Pierre P. Rey, “Al-Andalus:
Scientific Heritage and European Thought”, (Çevrimiçi)
http://www.unesco.org/culture/al-andalus, s. 1-6; MacCabe, s.
81-95
Endülüslülerin sosyal çeşitliliği ve millî vasıfları ile ilgili
geniş bilgi için bkz. İbn Bessâm (ö. 542/1147), ez-Zahîra
fî Mehâsini Ehli'l-Cezîre, thk. S.Mustafa el-Bedrî, Beyrut
1998, I-IV; İbnü'l-Hatîb, Lisânüddin (713-776/1313-1374), el-İhâta fî ahbâri
Gırnâta, thk. M. Abdullah İnân, Dâru’l-Mekşûf, Kâhire 1973,
I, 134 vd.; Muhammed b. Abbûd, Cevânib mine'l-Vâki'l-Endelüsî
fi'l-Karni'l-Hâmisi'l-Hicrî, Titvân 1987, s. 15 vd.;
Eliyahu Ashtor, Jews of Moslem Spain, trn. J.M.Klein,
1993, I, 291 vd.
Braudel, Akdeniz, II, 181
Özdemir, “İbn Rüşd”, s. 13-14
Bkz. MacCabe, s. 43-53; Burns, “Relations”, XI, 375; Kennedy, s.
56-57, 64-65; Chaytor, s. 17; G. Weeler Thatcher, “Iberians”,
EB14,
XII, 30-31; Sir Edmund Gosse, “Andalusia”, EB14,
I, 893-895
Bkz. L.P. Harvey, “Aljamiado Literature”,
Dictionary of the Middle Ages,
New York 1989, I, 176
Krş. J. Brignon, “Murabıtlar”-“Muvahhidler”-“Merînîler”,
Dogustan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Konya 1994, V, 337;
Rebert I. Burns, “Spain: Christian – Muslim Relations”,
Dictionary of the Middle Ages, New York 1989, XI, 374-375
Endülüslüler’in insan ve toplum olarak genel karakteristikleri
ve diğer toplumlar ile karşılaştırması için bkz. Makkarî,
Nefh, IV, 3-61, 84, 142, 160, 231, 338-39
Endülüs-İslam kültür-medeniyeti ve Batı dünyasına tesirleri
konusunda geniş bilgi için bkz.: Sâid el-Endelüsî, Tabakâtü’l-Ümem,
thk. Hayat Bûalvân, Dâru’t-Talîa, Beyrut 1985, s. 50 vd.; İnan,
VI, 434 vd.; Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı
Düşüncesine Etkileri, Litera, İstanbul 2004, eserin tamamı;
Dozy, s. 117 vd.; 475 vd.; Biştâvî, s. 245 vd.; Angel Gonzalez
Palencia, Târîhu’l-fikri’l-Endelüsî, çev. Hüseyin Mûnis,
Mektebetü’n-Nehdati’l-Mısriyye, Kahire 1955, eserin tamamı;
Angel Gonzalez Palencia, “eş-Şi’ru’l-Endelüsî ve te’sîruhû fi’ş-şi’ri’l-Evrubbî”,
Dirâsât Endelüsiyye, Kahire 1987, s. 172-275; Levi-Provençal,
el-Hadâra,
s. 9 vd.; Marguerite Brown, Magnificent Muslims: The Story of
Spain’s Arab Centuries, New World Press, New York 1981; Adam
Metz, el-Hadâratü’l-Arabiyye, çev. M. A. Ebu Reyde,
Kahire 1957; Necîb Zebîb, el-Mevsûatü’l-âmme li târîhi’l-Mağrib
ve’l-Endelüs, Dâru’l-Emîr, Beyrut 1995, II, 361, 385; Dozy,
s. 117 vd.; 387-392; Hitti, III, 883-956, 821-956; Âşûr, s. 259
vd.; Fisher, s. 137 vd.; Mikel de Epalza, “Mozarabs: An
Emblematik Cristian Minority in Islamic al-Andalus”, The
Legacy of Muslim Spain, Leiden 1992, s. 149-170; M. L. Gomez,
“The Mozarabs: Worthy Bearers of Islamic Culture”, The Legacy
of Muslim Spain, Brill, Leiden 1992, s. 171-175; Johnson, s.
168 vd.; Özdemir, "Endülüs", XI, 216-224; Mehmet Özdemir,
Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, TDV, Ankara 1997;
Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi,
TDV, Ankara 1997; Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu,
çev. Nuran Yavuz, YKY, İstanbul 1998; Hamilton A. R. Gibb,
"The Influence of Islamic Culture in Medieval Europe",
Bulletin of the John Rylands Library, XXXVIII/1,
(Manchester) 1955, s. 82-98; G. Fehervari, “Working in
Metal: Mutual Influences Between The Islamic World and The
Medieval West”, JRAS, I, (London) 1977, s. 3-15; Americo
Castro, Hadâratü’l-İslâm fî İsbanya, çev. Süleyman Attâr,
Dâru’s-Sekâfe, Kahire 1983; Menocal, Maria Rosa,
The Ornament of the World: How Muslims, Jews, and Christians
Created a Culture of Tolerance in Medieval Spain,
Back Bay Books, New York 2002; Thomas B., “The End of Islamic
Spain: Dates Names and Places”, Al-Tawhid, 1411 (1991),
VIII, No. 3, pp. 149-167, s. 15 vd.
|
|
AVRUPA MEDENİYETİNİN GELİŞMESİ ÜZERİNDEKİ İSLÂMÎ TESİRLER
Sir Steven Runciman
Tarihte çeşitli insanlar
ve medeniyetleri arasındaki harpler ve anlaşmazlıkları gereğinden çok
duyarız, halbuki bunlar arasındaki işbirliği ve karşılıklı tesirlerden
çok az bahsedilir. Bu anlaşmazlıklara bilhassa, birbirlerine iyi niyet
ve anlayış gösterecekleri yerde, birbirleriyle sık sık çatışma halinde
olan dinler arasında rastlarız. İki büyük din olan Hıristiyanlık ve
Müslümanlık arasındaki münasebetlerin tarihi, düşmanlık ile o kadar
bulandırılmıştır ki, bu dinlerin ortak özelliklerini, geçmişte nasıl
sık-sık birbirleri üzerine faydalı tesirler yaptıklarını unutuveririz.
Hıristiyanlar kendi medeniyetlerini batı Asya'nın dinî gelenekleri (tek
tanrılı Sâmî geleneği) ile birleştirilmiş olan eski Yunan ve Roma
medeniyetine övünerek dayandırırlar. Fakat aynı düşünce, İslam
medeniyeti için de doğrudur. Hatta belki daha doğrudur, çünkü batı
medeniyeti kuzeyli ırkların zevk ve geleneklerine uydurulmaya
çalışılmıştır. Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun en doğudaki
eyaletlerinden birinde, fakat yine de bu imparatorluğun sınırları içinde
ortaya çıktığı doğrudur; işte bu yüzden bu din daha çok batıya doğru
yayılmış ve hiçbir zaman imparatorluğun doğu sınırlarından pek ileriye
gitmemiştir. İslam dini ise, bu sınırların hemen dışında doğmuş, bu
yüzden hem doğuya, hem de batıya yayılabilmiştir. Fakat Hazret-i
Peygamber ve onu ilk takip edenler eski Roma dünyasının kalıntılarıyla
sıkı sıkıya temas halinde idiler ve kısa bir zaman sonra İran tesiri
altına girmelerine rağmen, Müslümanlığı yayanlar, eski hayat tarzını
aslında batıdaki kuzeyli istilacılardan daha az bozmuşlardır.
Eğer Romalı biri orta
çağda yeniden yaşasaydı, batıdaki herhangi bir Hıristiyan şehrinden çok,
İslam şehirlerinden birinde kendi çevresini bulacaktı. Eski Roma
imparatorluğunun hala devam ettiği İstanbul'da -ki biz buna genel olarak
Bizans imparatorluğu adını veririz- kültür, batılı devletlerden çok
İslam halifeliğininkine yakındı. Klasik öğrenim, Bizans'ta olduğu kadar,
İslam dünyasında da hala tutuluyor ve inceleniyordu. Gerçektende orta
çağın başlarında İslam ve Bizans devletleri Yunan-Roma kültürünün ortak
varisleriydiler. Bunlardan Bizans, daha çok kendi içine kapalı kalmış ve
batıdaki Avrupa kültürünün gelişmesinde daha az rol oynamıştır.
Eğer Müslümanlığın batı üzerindeki tesir derecesini hemen görmek
isterseniz, batı Avrupa dillerinde bugün hala kullanılan ve kökü İslamî
(çoğu zaman Arapça) olan sayısız kelimeleri aklınıza getirmeniz kafidir.
İngilizcede bunun pek çok örnekleri vardır. Bunların birçoğu, batılı
tüccarlar tarafından ilk defa doğudan getirilmiş madde ve nesnelerin
isimleridir. Bunlar arasından sugar (şeker), syrup (şurup), orange
(portakal), lemon (limon) gibi yiyecek isimleri; spinach (ıspanak),
arlikhokes (enginar) gibi sebze isimleri; saffron (safran) gibi baharat
ve coffee (kahve) gibi içecek isimleri vardır. Bütün bunlar aslında
Arapça kelimelerdir ve hangi memleketten alınmış olduklarını gösterir.
Bunlara eşya isimlerini de katabiliriz; meselâ mat (hasır), maltress
(şilte, uzun minder), sofa (sedir) ve isminden hemen menşei anlaşılan
ottoman (divan) kelimesi. Cotton (pamuk) kelimesi Arapça bir kelimedir;
bunun yanında isimlerini doğudaki şehirlerden alan birçok maddeler
vardır -muslin (müslin) Musul'dan, damask (Damuscus) Şam'dan gelir.
İngilizcede âdi benekli kedi ve bir çeşit hâreli ipekli için kullanılan
tabby kelimesi Bağdat''n Attabiye mahallesinden gelir. ticaret
nesnelerini gösteren bu gibi kelimeler bir kültür alışverişinden çok,
belki de bir ticaret alışverişini belirtir.
Bizim doğudan aldığımız ticaret tabirleri çok önemlidir. Bunlar batılı
tüccarların ticaret tekniğini doğudan öğrendiklerini gösterir. Bu
terimlerin arasında traffic (trafik), tariff (tarife), cheque (çek),
risk (riziko, tehlike), magazine (dükkan), calibre (çap) gibi çok
kullanılan İngilizce kelimeler vardır. Gemicilikte kullanılan sloop (tek
direkli yelkenli gemi) ve barque (üç direkli yelkenli gemi) kelimeleri
bu iki gemi çeşidini de doğuya bağlar. Cable (kablo) kelimesinin de
kaynağı doğudadır. Admiral (amiral) unvanı bile, ilk şekliyle, denizle
bir ilgisi olmamasına rağmen, doğu menşelidir. Sanat alanında baroque
(barok) kelimesi Arapça'dan gelmedir. Tambourine (tambur) ve guitar
(gitar) gibi musiki aletlerinin isimleri Arapça'ya dayanır. Rönesans
Avrupa'sında çok sevilen lute (lavta, ut) ise, Arapça al-ud dan gelir.
Satrançta Farsça kelimeler kullanırız. Chek-mate kelimesi şahmat tan
(yani şah ölmüştür den ) başka bir şey değildir. Astronomide en parlak
yıldızların üçünün ismi -Aldebaran, Altair ve Belelgouse - Arapça'dır.
Matematikte cypher (sıfır) kelimesi ve cebir ilmi Arapça'ya dayanır.
Fakat bazı kelimelerin yanlış kaynaklara dayandırıldığını da söylemem
gerekir. Alcohol (alkol) kelimesinin kökünü İslam'da bulmak bizi
şaşırtır, çünkü bu din alkol içmeyi yasak etmiştir. Fakat bu dayandırma
Rönesans devrinde yaşamış Paracelsus adında İsviçreli bir kimyacının
yaptığı bir hata yüzündendir. O, içkilerin kohl-collyrium (göz sürmesi)
ile bir ilgisi olduğunu sanıyordu. Bütün bunlar nasıl olageldi? Bu
olayın özetini alchemy (eski kimya ilmi) kelimesinde bulabiliriz. Bu
ilmi, bu gün yarı sihirbazlık gibi görsek de, ortaçağda bu, çok önemli
bir kimya ilmiydi. Bu kelime Arapça al harf-i tarifiyle Yunanca chimia
(kimya)'nın bir birleşimidir. Chimia kelimesi de, Nil nehrinin getirdiği
ve eski Mısırlıların tecrübelerinde kullandıkları siyah bir çamura
verdikleri khem isminden gelmektedir. İşte burada bir sıra olayla karşı
karşıyayız.
Klasik Yunan bilgisi eski doğudan alınmış ve Yunanlılar tarafından belli
bir düzene sokulmuş, ortaçağda müslümanlar tarafından bu bilgi
geliştirilmiş ve batı Avrupa'ya geçirilmiştir. Müslümanlar, tarihlerinin
tâ başından beri Yunan felsefe ve ilminin her bir kolunu incelemenin ne
kadar faydalı olduğunu anlamışlardı. Daha Emevi halifeleri devrinde bile
hükümet işlerine yarayan birkaç Yunanca eser Arapça'ya çevrilmişti.
Fakat büyük tercüme devri Abbasilerle, bilhassa IX. Yüzyılın ikinci
çeyreğinde, el-Me'mun ile başladı. En önemli tercümanlar Nesturi-hıristiyanlardır,
fakat halife onların yaptıklarını kontrol ediyordu. Onlara, kendi
idaresi altındaki yerlerin kütüphanelerinden yazmalar toplattırıyor,
eğer iyi nüshalar bulunmazsa, Bizans imparatorundan yazmalar istiyor
veya Bizanslı alimleri Bağdat'a yerleşmeye iknaa çalışıyordu.
Halifelerin bu himayesi sonucunda, IX. Yüzyılın nihayetinde Yunan ilmi,
matematiği,mantık ve tıbbı üzerine hemen bütün önemli eserlerin
tercümesi yapılmıştı. Bu sıralarda müslüman feylesof el-Kindi,
Aristo'nun felsefî eserlerini tercümeye başladı. Diğer bazı çağdaşları
da neo-platonik feylesofları tercüme ettiler.
Bundan sonraki yüzyılda feylesof el-Farabî Aristo tercümesini tamamladı.
Buna kendi yorumlamalarını da katarak, bu çalışmasıyla Aristo'yu İslam
geleneğinin en önemli feylesofu haline getirdi. İslam dünyasında
kuvvetli bir kültür birliği vardı ve bu birliğin içinde alimler ve
eserleri rahatça dolaşabiliyordu. Böylece bu tercüme ve yorumlamaların
etkisi kısa bir zamanda Hindistan'dan İspanya'ya kadar duyulmuş ve
bunların yanında İslam alimlerinin önemli eserleri de görülmeye
başlamıştı. el-Farabî'nin ölümünden otuz yıl kadar sonra, o zamanlar
İslam devletinin doğu sınırında bulunan Türk topraklarında, Buhara'da,
müslüman feylesofların en önemlisi ve bence en büyüğü olan İbn Sina
doğdu. Ona batıda Avicenna denirdi. İbn Sina'nın felsefe sisteminde,
batı yönlerden tamamen doğru olmamasına rağmen, çok kuvvetli ferdi bir
görüş belirir ve bu, onun dünya tarihindeki en önemli feylesoflar
arasında yer almasını sağlar. Kısa bir zaman içinde eserleri bütün İslam
memleketlerinde, bilhassa İspanya'da okunup inceleniyordu.
Batı Avrupa ancak XI. yüzyılın sonunda İslam kültürüne iyice
yakınlaşabildi. O zamana kadar batılılar İslam'dan korkuyor, onun siyasî
kuvvetinden telaşlanıyor ve medeniyetlerinden şüphe ediyorlardı.
İspanya'daki İslam okullarına girebilen bir iki batılı alim (mesela,
sonradan Sylvester II adıyla papa olan Aurillac'lı Gerbert)
memleketlerine döndüklerinde şüphe ile karşılanıyor ve ruhlarını şeytana
sattıkları sanılıyordu. Fakat zamanla aradaki bağlar kuvvetlendi, aşağı
yukarı dört yüzyıldan beri İslam hakimiyeti altında kalan İspanya'da
birçok yerler, mesela, Toledo gibi İslam öğreniminin merkezi olan
yerler, yeniden hıristiyanların eline geçti. İki buçuk yüzyıldan beri
müslüman olan Sicilya'ya Fransa yoluyla İskandinavya'dan normanlar
geldi. Aynı sıralarda, bilhassa Bizans donanmasının yardımıyla
Akdeniz'deki korsanlığın önüne geçildi.
İtalyalı tacirler İslam limanlarıyla ticarete başladı. Nihayet on
birinci yüzyılın sonunda batılıların Suriye ve Filistin'e akını, Haçlı
seferleri diye tanınan olay görülür. Din düşmanlığına yol açtıkları için
bu seferlerin zararı büyüktür, fakat yine de aradaki temasın artmasını
sağlamışlardır. İşte bu sıralarda eski Yunan bilgisi müslümanların
kattıkları ile o kadar zenginleştirilmişti ki, artık esas Yunan eserini
İslam fikirlerinden ayırmak çoğu zaman güç oluyordu. Ve bu Yunan
eserlerini zenginleştirmeye hâlâ da devam ediliyordu. İspanya'da İslam
felsefesi hıristiyanların gelmesi ile son bulmadı. Burada XII. yüzyılda
İslam geleneğini yaşatan Maimonides (Musa b. Maymûn) gibi Yahudi
feylesofların yanı sıra, çok daha önemli birisi, batının Averrhoes diye
tanıdığı İbn Rüşd de bulunuyordu. Bu alimin kendisi gibi müslüman
olanlardan çok, batı hıristiyan düşüncesine etkisi olmuştur.
Böylece İspanya'yı ele geçiren hıristiyanlar burada en parlak devrini
yaşamış olan canlı bir İslam felsefesi okuluyla karşılaşmışlardı.
1085'te Toledo'yu ele geçiren Kastilyalı Alfons VI yeni müslüman
tebeasına o kadar önem verdi ki, hıristiyan din adamlarının hoşuna
gitmemesine rağmen, kendisini "iki dinin imparatoru" olarak tanıttı.
Avrupa'da ilk doğu bilimleri okulunu yine bir hıristiyan rahip, Toledolu
Raymond, XII. yüzyılın ortasında kurdu. Hıristiyanlara İslam düşüncesini
tanıtmayı o kadar gerekli buluyordu ki, birçok memleketlerden çağırttığı
alimlere Arapça öğrettirdi ve onlara Arapça eserleri tercüme ettirdi.
Bundan sonraki bir buçuk yüzyıl içinde Toledo'da birçok tanınmış
Avrupalı çalışmış, müslüman yazarların eserlerini inceleyip, tercüme
etmişlerdir. En önemli ve verimlileri Cremonalı Gerard idi. Bu İtalyan
alim 1287'de öldüğünde seksen eser tercüme etmişti. İngiltere'den de
buraya alimler geliyordu. Mesela en eskilerinden biri olan Bathlı
Adelard'ın matematik eserleri üzerine ihtisası vardı. Adelard batılı
alimlere kendi okullarını bırakıp, müslümanların yanında çalışmalarını
açıkça tavsiye ediyordu. Bunların arasında Kuran'ı ilk kez tercümeye
teşebbüs eden Robert Anglicus da vardı. Kendisi Kuran'ı dikkatle
Latince'ye tercüme etti. Bunların belki de en önemlileri Michael Scot
adında bir İskoçyalı idi. Felsefe ilmi ve müziğe büyük bir merakı olan
bu alim İbn Rüşd'ün eserlerini daha bu büyük filozof hayattayken tercüme
etti. İspanyollardan keşiş Gundisalvus'un felsefe sistemi İbn
Sina'nınkine açıkça dayanmakta idi.
XIII. yüzyılda iki önemli alim görülür: Kuran ve hadisler üzerindeki
geniş bilgisiyle bu güne kadar kimsenin yarışamamış olduğu Raymond
Martin ve kendisinden önce veya sonra gelen bütün alimlerden daha çok
eser vermiş olan Mayorkalı Raymond Lull. Bu ikinci alim, koyu bir
hıristiyan misyoneri olmasına rağmen, kendi çalışmaları için İslam
kültürünü iyice bilmesi gerektiğini anlamıştı. İspanyol okulunda
bilhassa felsefe ve soyut ilimler ağır basıyordu. Normanların
idaresindeki Sicilya'da ise daha çok tatbikî ilimlere önem veriliyordu.
Kralların müslüman tebeası genişti ve onlara karşı iyi davranıyorlardı.
XII. yüzyılın ortasında Sicilya'yı ziyaret eden seyyah İbn Cubayr,
buradaki müslümanların din bakımından tamamen bağımsız olduklarını ve
hükümet işlerine bile karışabildiklerini memnuniyetle gördü. Norman
sarayında biraz Arapça da konuşuluyor ve Arapça şiirler tutunuyor,
müslüman mimarlar korunuyordu.
Sicilya'daki Norman mimarisi Fransız, Bizans ve İslam üslûplarının
acayip, fakat çok başarılı bir karışımıdır. Bu mimarideki süslemeler,
tamamen İslam geleneğindendir. Tıp daha çok Norman idaresi altındaki
İtalyan topraklarında ilerlemişti. Salerno şehri, Bizans devrinden beri
bir tıp araştırmaları merkezi idi. XI. yüzyılın sonunda Afrikalı
Konstantin diye tanınan Tunus'tan kaçmış birisi Salerno'ya yerleşti ve
taraftarlarının yardımı ile eline geçen bütün Arapça tıp kitaplarını
tercümeye başladı. Konstantin, tercümelerini pek güzel yapmamakla
beraber, batılı tabiplere eski Yunan tabipleri Galen ve Hipokrates'in
eserleriyle birlikte müslüman tabiplerin birçok fikirlerini de tanıttı.
Böylece Salerno'daki tıp üniversitesi, batının en belli başlı tıp okulu
oldu. Mamâfih sonraları bazı alimler, burada kullanılmak üzere çok daha
iyi tercümeler de yaptılar.
XIII. yüzyılda Norman krallığı, veraset yolu ile, batılı imparator
Fredrik II ye,Hohenstaufenli Fredrik'e geçti. Çağdaşları ona "dünyanın
hayran olduğu kimse" unvanını vermişlerdi. Fredrik Arapça öğrendi ve
İslam kültürüne çok merak sardı. Hiç dindar değildi; hatta onun İsa'yı
ve Peygamberi sahtekar saydığını söylerler. Fakat aslında, o,
İslamiyet'i hıristiyanlıktan daha çok beğeniyordu. Muhafız askerleri
müslüman olduğu gibi, birçok müslüman arkadaşları da vardı. Doğuya
yaptığı Haçlı seferinde müslüman elçiler ve alimlerle uzun uzadıya ve
dostça konuşmuş, bu hareketi hıristiyanları çok şaşırtmıştı. Doğancılık
konusunda şimdiye kadar kaleme alınmış en iyi eseri o yazmış ve bunun
için İslam kaynaklarından faydalanmıştı. Ancak Fredrik, alim Michael
Scot'u tercümelerini tamamlaması için, Toledo'dan Napoli'ye getirmişti.
Bu hükümdar, gözleri zayıf olduğu için, ışık ilmine ve göz tedavisine de
merak sarmıştı. O sıralarda Kahire'de yaşayan bir müslüman yazar, bize,
imparatorun Kahire'deki alimlerden şu üç meselenin açıklanmasını
istediğini anlatır: Kürekler suya sokuldukları zaman niçin bükülmüş
görünürler? Yıldızlar ufka yakın oldukları vakit neden daha büyük
gözükürler? Gözlerine perde inmeye başlayanların veya başka bir göz
hastalığına tutulanların önlerinde benekler görmelerinin sebebi nedir?
Fredrik, bu gibi, meselelerin halli için İslam kültür merkezlerine
başvurulması gerektiğini hissediyordu. Fredrik'in hanedanı iktidardan
düştükten sonra da, İtalya'daki devlet adamları, İslam kültürünü, bu
arada bilhassa tıp konusunu tanıtma geleneğini devam ettirdiler. Artık
kuzey İtalya'da da birçok tercüman çalışmaktaydı. İtalya'daki bilginler,
bilgilerinin büyük bir kısmını, İslam limanlarında hasta düşmüş ve
oradaki doktorlar tarafından tedavi edilmiş tüccarlardan ediniyorlardı.
Bu tüccarlar, memleketlerine döndükleri zaman müslümanların tıp
sahasındaki çalışmalarını tanıtmakta büyük rol oynuyorlardı.
Bunun yanında tüccarların
yaptığı en önemli yenilik, batının hayat şartlarını geliştirmeleri idi.
Bunlar, şeker gibi faydalı ve çok kullanılan bazı gıda maddelerini
tanıtmışlar, ev hayatını rahatlaştırmışlardır. Böylece yerde halılar
görülmeye başlamış, sıraların yerini iskemleler almıştır. Bu sayede
giyimde de büyük bir inkılap olmuştur: O zamana kadar batıda sadece
yünlü kumaşlar kullanılıyordu; ancak büyük zenginler Bizans ipeklileri
de alabiliyorlardı. Fakat, artık pazarlarda pamuklu ve ketenler
görüldüğü gibi, çok daha bol miktarda ipekliye de rastlanıyordu. İlim ve
kültüre pek tesiri olmamakla beraber, bu ticarî münasebetlerin batının
maddî yönden ilerlemesinde rolü büyük olmuştur. Bu tüccarlar, Avrupa
edebiyatına bariz bir tesir icra ettiğini gördüğümüz Arap edebiyatı
şekillerini de tanıtmışlardır.
Haçlı seferlerinin batının ilerlemesinde pek önemli bir rolü olmamıştır.
Sadece batılı askerler ve haçlılar, tıpkı tacirler gibi, müslüman
doğunun adetlerini ve hoş taraflarını görmüş, bunları Avrupa'da
tanıtmaya çalışmışlardır. "Sivri kemer" in böyle seyahatler sonucunda
batı mimarisine girmiş olması mümkündür. Nitekim bu tarz kemerin en eski
örnekleri Haçlı seferinden dönmüş birinin, Boulogne Kontunun
topraklarında bulunmaktadır. Ayrıca doğuya yerleşen batılılar, kısa
zamanda onun yaşayış tarzını benimsediler. Fakat haçlılar tarafından
kurulan devletlerde çok az alime rastlanmaktaydı. Bu arada anılabilecek
tek önemli alim, Sur başpiskoposu William idi. Bu zât okumak için
Fransa'ya gitmiş olmakla beraber, Filistin'de doğmuş ve Arapça'yı orada
öğrenmişti. Orta çağın en büyük tarihçilerinden biri idi ve eserleri
arasında Arap kaynaklarına dayanarak yazdığı bir Arap halifeleri tarihi
vardı. Ne yazık ki bu eser kaybolmuştur.
Doğuda doğmuş haçlı lordlarının birçoğu Arapça'yı iyi konuşurlardı.
Mesela İngiltere kralı Aslan yürekli Rişard'ın tercümanı olan, Toronlu
Humphrey ve Salahaddin Eyyubi'ye esir düştüğü zaman geniş Kuran
bilgisiyle müslümanları hayrette bırakan Sidonlu Rainald bunlardandır.
Bu sonuncunun bilgisine, müslümanlar o kadar hayran kaldılar ki, kendi
dinlerine gireceğini düşünerek hayatını bağışladılar. Fakat Haçlı
seferlerinin, genel olarak, faydalarından çok zararları olmuştur.
Bununla beraber bu hareket, askerî yönden başarısızlığa uğradığı ve
batılı devlet adamları tarafından yeniden canlandırılmaya çalışıldığı
zaman, batılılar doğuyu ve fikirlerini daha iyi kavramaları gerektiğini
anlamaya başlamışlardı. Böylece, ortaçağda batılı tacirler ve
zenginlerin İslam medeniyetinin maddi yönünden, batılı alim ve
aydınların ise, bu medeniyetin kültürel yönünden faydalanmak istedikleri
görülür. Bütün bunların Avrupa medeniyetine olan tesiri nedir?
Medeniyeti sert ve sıkı bir ölçüye tabi tutmak mümkün değildir. Maddi
hayat şartlarının bu sayede çok geliştiğini rahatça söyleyebiliriz.
Nitekim Arapça'dan Avrupa dillerine geçen kelimeler bunu gösterir.
Kültür alanındaki yenilikleri kesin olarak belirtmek daha güçtür. Fakat
birkaç örnek bize bunun da ne kadar yaygın olduğunu gösterecektir. O
zaman batının en fazla ilgisini çeken doğu sanatı müzikti. Fakat sonunda
bu müziğin tesiri pek büyük olmamıştır. Müzik teorisi, Arap yazarlarının
çalışmaları ve Yunan teorisi üzerindeki incelemeleriyle
zenginleştirilmiştir. Fakat batı müziği, İspanya ve Sicilya gibi uzun
zaman İslam hakimiyeti altında kalmış yerlerdeki müzik hariç, doğu
müziğinden apayrı bir yönde gelişmiştir. Mimaride ise, tesirler daha
kesin görülür. Söylemiş olduğum gibi, sivri kemer tarzı, batıda,
bambaşka bir şekilde kullanılmakla beraber, doğudan kopya edilmiştir.
Müslümanların Sicilya mimarisine çok şey kattıkları, batıda, bilhassa
İtalya'da biliniyordu.
Ayrıca İspanya'daki İslami yapıların ve İtalyan tacirlerin doğuda
gördükleri yapıların tesiri Gotik ve Rönesans yapılarında görülür.
Mesela Tudor İngiltere'sindeki birçok karışık kemerler, Kahire'de
yapılmış daha eski kemerlere çok benzer. Avrupa'daki bu kemerler, belki
de, Venediklilerin Mısır'dan getirdikleri desenlere dayanır. Bunun gibi
benzerliklere birçok süsleyici motiflerde, mesela süs için yapılmış
mangallarda rastlarız. İtalyan mimarlar, bilhassa XVII. yüzyılda,
İspanya'da gördükleri İslam yapılarının kubbelerini kopya ettiler ki,
bunları da diğer Avrupalı mimarlar taklit etti. İtalya'da geç orta çağ
ve Rönesans'ta yapılan kulelerle Kahire'deki ve daha doğudaki kuleleri
karşılaştırırsak, daha büyük benzerlikler de ortaya çıkar. Bu hususta da
yine İtalyanlar bu örneği Avrupa'nın diğer yerlerine yaymışlardır. XVII.
yüzyılın sonunda, büyük İngiliz mimarı Sir Christopher Wen'in
Londra'daki kiliseleri için yaptığı kulelerin örneğini tâ cami
minarelerinde bulmak mümkündür. Daha muahhar bir devirde, batılılar
tarafından tanındığı zaman, büyük Türk mimarı Sinan'ın da batı üslubu
üzerinde tesiri olmuştur.
Küçük sanatlara gelince, cam işçiliğinin batıda yayılmasına sebep olan
Venedik camcılığı doğrudan doğruya doğu tezgahlarından ilham almıştır.
Maden-kakma işçiliği için kullanılan damascene kelimesinden de
anlaşıldığı gibi, bu işçiliğin birçok çeşitleri Avrupa'ya doğudan
gelmiştir. İran ve Türk çinileri birçok Avrupa çinilerine örnek olmuş,
Avrupa halıcılığı da, ilhamını yine İran ve Türkiye'den almıştır. Pek
ihtimal verilmemesine rağmen, edebiyat alanında da İslam tesiri çok
büyük olmuştur. Geç orta çağda, Avrupa'da görülen romantik edebiyatın
yerli bir verim olduğunu sanırız. Halbuki bu edebiyat incelendikçe, doğu
kaynaklarına inen özellikleri de o nisbette ortaya çıkar. Aşk hikayesi
aslında Avrupalılardan çok doğuluların bir buluşudur.
Kral Arthur'a dair hikayelerden çoğunun doğu kaynaklarına dayandığını
bugün artık gösterebiliyoruz. Bir orta çağ Fransız aşk hikayesi olan
Floire et Blanchefleur bir doğu hikayesidir. En güzel ve tanınmış Avrupa
aşk hikayelerinden birinde, Aucassin el nicolete 'te ise, doğu ile olan
ilgi hemen belirir. Erkek kahramanın adı el-Kasım'dır, kadın kahramanın
ise, Tunuslu bir prenses olduğu söylenir. Orta çağ Avrupa şiirindeki
kafiye kullanış şekli de Arap örneklerine dayandığı gibi, bu şiirlerde
birçok Arap vezinleri de tekrarlanmıştır. Arapça şiirler, muhtemelen
bunlardan yapılmış tercümeler, XIII. ve XIV. yüzyıl İtalya'sında o kadar
tutunmuştu ki, İtalyan şairler bundan şikayet ediyor, kendilerine
haksızlık yapıldığını söylüyorlardı. Bizim Bin bir gece masalları
dediğimiz masallar topluluğu Avrupa'da tanınmazdan çok daha önceleri
İslam aşk hikayeleri ve şiirleri Avrupa edebiyatına tesir yapmaya
başlamıştı.
Dante gibi önemli yazarlar bile İslam tesiri altında kaldılar. Bütün
bunlar müslümanların batı kültürüne, felsefe ve ilmine kattıkları önemli
yeniliklerden ileri geliyordu. Orta çağda yaşamış çok bilgili bir
İngiliz alimi olan Oxford'lu Roger Bacon eserlerinden birinde şöyle der:
"Felsefe Arap yazarlardan öğrenilmelidir ve doğu dillerini öğrenmek
zahmetine katlanmayan bir kimse bu konuyu kavramaya kalkışmamalıdır." Bu
fikirde olan sadece Bacon değildi. Mesela onun çağdaşı ve yurttaşı olan
Salisbury'li John, okuyucularına durmadan İslam filozoflarına olan
şükranını hatırlatır. Bu fikri mübalağa etmemek gerekir. Aristo'nun bazı
eserleri ve Plato'nun hemen bütün eserleri batıya doğrudan doğruya
Bizans'taki Yunanlılar yolu ile gelmişti. Fakat batı düşüncesi üzerinde
en önemli rolü oynayan felsefî eserler Arapça'dan yapılan tercümelerdir.
Bunlar İslam alimlerinin fikirleriyle zenginleştirilmişti. Hatta bu o
derece ileri götürülmüştü ki, birçok batılı alim İbn Sina ve İbn Rüşd'ün
ortaya attığı teorileri Aristo'ya atfediyorlardı.
Ancak daha sonraları, batılılar eski Yunan feylesoflarının eserlerini
yazdıkları dilde okumaya başladıkları zaman, İslam düşüncesinin ne kadar
çok tesiri altında kalmış olduklarını anladılar. Fakat artık, birçok
İslamî düşünceler batı hıristiyan düşüncesine girmiş bulunuyordu. Orta
çağda en büyük hıristiyan feylesofu ve din adamı Thomas Aquinas idi.
Onun eseri hala katolik kilisesi felsefe doktrininin temelidir. Thomas
Aquinas, İslam felsefesini Aristo'nun felsefesinden ayıklamaya çalışmış,
Plato'yu aslından incelemek yolu ile kazandığı bazı unsurları da kendi
sistemine katmıştır. Fakat Thomas Aquinas'ın gerek metodunda, gerekse
teorilerinde hep İslam tesiri görülür. Bilhassa din ve akıl arasındaki
karşılıklı tesir üzerine kurduğu teori İbn Rüşd'ünkinden kopya edilmişe
benzer. Onun İncil'e karşı davranışı İbn Rüşd'ün Kuran'a karşı
davranışının aynıdır. Her ikisi de Allah'ın sözünü en büyük gerçek
olarak görür, fakat bunun Aristo'nun felsefe terimleriyle
açıklanabileceğine ve açıklanması gerektiğine inanırlardı.
Bugün hıristiyan fikir adamlarının çoğu hala İslam filozoflarının ortaya
atmış oldukları din-felsefe bağıntısını kabul etmektedir. Elbette
bugünün felsefesi orta çağda yaşamış bir müslüman veya hıristiyanın
anlayamayacağı bir seviyeye yükselmiştir. Fakat birçok İslam alimi
tarafından ortaya atılmış olan atom teorisinin bugünün ilim felsefesinde
bir rolü olduğu fikri önemle belirtilecek bir noktadır. İlim ve riyaziye
alanlarında müslümanların rolünü inceden inceye belirtmek çok uzun
sürer. Bu alanda müslümanların ileri sürdüğü en önemli ve en esaslı
fikir, ilmin din ile bağlaşabileceği fikridir. Bütün cebir ilmini
müslümanlara borçluyuz. Avrupa matematiğinde çok büyük bir devrime yol
açmış olan sözde Arap sayıları müslümanlardan alınmıştı. Fakat bu
sayılar aslında Araplar tarafından hiç kullanılmamıştı.
Müslümanlar geometri ve trigonometri alanlarında eski Yunan bilgisine
çok şey katmışlardı. Astronomi ilmi orta çağdan bu yana çok ilerlemiş
olmasına rağmen, müslümanlar bu alanda da büyük ve esaslı yenilikler
yapmışlardı. Aynı şeyi coğrafya ve zooloji, botanik, madencilik, kimya
gibi tatbikî ilimler için de söyleyebiliriz. İslam tıp alimleri, eski
Yunan metot ve teorilerini batıya tanıtmışlar, bunun yanı sıra kendi
ilave ve yeniliklerini de göstererek, batının tıp alanında hızla
ilerlemesini sağlamışlardı. Müslümanlar hastalıkların tasnifini ve
teşhis edilmesini öğretmişlerdir. Onların tıbbî teorilerinin çoğunun
şimdi belki modası geçmiştir, fakat zamanında bu teoriler büyük bir
ilerlemenin işareti idi, bunlar tıp çalışmalarının gelişmesinde belli ve
önemli bir yer alırlar. Batılıların aşı yapmasını da İslam topraklarında
Osmanlı'da öğrendiklerini burada belirtmek yerinde olur.
Bu batı Avrupa medeniyetinin müslümanlara olan borcunun çok kısa bir
özetidir. İslam tesirinin ne kadar kuvvetli ve önemli olduğunu
göstermeye çalıştım. Gerçekten de bu tesirin Avrupa'da ilim ve fikir
hayatının gelişmesinde rolü büyük olmuştur. Bütün bunlardan alacağımız
ders şudur: Büyük dinler ve büyük medeniyetler kendi başlarına apayrı
yaşamazlar. Din veya fikir ayrılıklarından doğan harplerle veya
milliyetçiliğin yarattığı engellerle kültür ilerleyemez. Hiçbir dinin
taraftarları, hiçbir memleketin sakinleri dünyadaki diğer insanlara önem
vermeyecek veya onları reddedecek kadar mükemmel değildir. Çeşitli
medeniyetler ancak birbirlerini anlama gayreti ve dostça bağlarla
birbirlerine yardım edebilirler. Orta çağda bu böyle idi, bugün de hâlâ
böyledir.
1958'de İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde verilmiş bir konferanstan Nûşîn
Asgarî tarafından çevrilmiştir. ["Avrupa Medeniyetinin Gelişmesi
Üzerindeki İslami Tesirler", çev. Nûşîn Asgarî, Şarkiyat Mecmuası, C.III,
(İstanbul) 1969, s. 1-12] kaynağından alınmıştır. |
|
ENDÜLÜS-İSLAM
MEDENİYETİNİN TESİRLERİ
İSLAM DÜŞÜNCESİNİN BATI'YA
GEÇİŞİNDE HAÇLI SAVAŞLARI, ENDÜLÜS VE SİCİLYA I-II
Prof.Dr. Bekir Karlığa
Bilindiği gibi, her
medeniyetin biri manevi, diğeri de maddi olmak üzere iki temeli vardır.
Çağdaş Batı medeniyetinin manevi temelleri, Helenistik kültür, Roma
sadizmi ve Hıristiyan ruhbanlığıdır.Birbirine çok zıt olan bu üç
kültürün bir türlü senteze varamayıp sürekli mücadele halinde bulunması,
Batı insanının manevi dünyasındaki açmazları oluşturmaktadır.
Dolayısıyla çağdaş Batı uygarlığının içine düştüğü bunalım ve açmazlar
da bu manevi alandaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. Batı Medeniyetinin
maddi temellerine gelince, Rönesans'tan itibaren hızlı adımlarla
ilerleyip gelişen modern bilim ve bu bilimin pratiğe uygulanmasından
ibaret olan teknolojidir. Bilim ve teknolojinin kurulup gelişmesinde
Batı toplumlarının sahip olduğu millî karakterlerin de önemli rolü
olmuştur. Batı Medeniyetinin manevi temelleri, M.Ö. II. Asır ile M.III.
asır arasında kurulup geliştiği halde, maddi temelleri ancak XVIII.
Asırda gelişmeye başlamıştır. Onbeş asır boyunca aynı faktörler neden
böyle bir bilim ve teknolojinin gelişmesini hazırlayamamıştır?
Rönesans denilen yeniden doğuş hareketi, acaba durup dururken
kendiliğinden oluşmuş bir hareket midir? Ya da çoğu kez batılı
araştırıcıların iddia ettikleri gibi, Türkler'in İstanbul'u fethi ile
birlikte İstanbul'dan kaçan Georgios Gemistos Plethon ve Basilius
Bessarion gibi Bizanslı bilginlerin Florence'ya gelip Platoncu akademiyi
kurmaları ile mi başlamıştır? Ama ünlü Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans)
uzun tarihi boyunca insanlık düşünce dünyasına katkıda bulunmuş olan kaç
bilgin ve düşünür yetiştirmiştir? Bildiğimiz kadarıyla bir filozof
olmaktan çok eski bilgilerin tekrarcısı durumunda olan Photius (öl.
897), Kayseri piskoposu Patras (907), Psellus (öl.1055) gibi birkaç
sıradan isimden başka hiçbir düşünür yetiştirmemiştir. O halde
Renaissance'ın kuruluşunda Bizans düşüncesinin ne denli etkili
olabileceği tartışma götürür.
Batı Dünyasında düşünce hareketinin doğup gelişmesinde, gerek Latin
Ortaçağının uyanışında, gerek Batı'nın yeniden doğuşunda (Renaissance)
gerekse Hıristiyanlığın yeniden biçim kazanışında (Reforme) en önemli
faktör, -uzun süre göz ardı edilmesine karşılık - İslam Düşüncesinin,
kültür ve medeniyetinin Latin mütercimler kanalıyla Batıya aktarılması
olmuştur.
İslam düşüncesinin Batıya geçişi ne zaman, nasıl ve hangi yollarla
olmuştur?
İslam düşüncesinin Batıya geçişinde Endülüs ve Sicilya'da teşekkül eden
bilim çevreleri etkili olmuşsa da bu bilim v e düşünceyi öğrenip
benimsemeye sevk eden asıl faktör, Haçlı savaşlarıdır. Bu vesileyle
İslam memleketlerine gelen, İngiliz, Fransız, Alman ve diğer Avrupa
milletlerinden oluşan batılıların bu ülkelerde parlak bilim ve
medeniyeti görmeleridir. Haçlı savaşlarıyla gözü açılan şövalye ruhlu
kişiler, Doğu'da geziler yaparak, memleketlerine döndüklerinde bu parlak
medeniyeti, binbir gece masallarında okunan efsanevi bir dille anlatıp
tasvir etmeye çalışmışlardır. Bunun sonucunda Batı dünyasında İslam
medeniyetine, İlim ve kültürüne karşı tutku derecesine varan hayranlık
baş göstermiş, Endülüs ve Sicilya gibi Batı İslam memleketlerine gelen
din adamları, İslam ilim ve kültürünü kendi ülkelerine taşımışlardır.
Nitekim, Ortaçağın başında İslam düşüncesinin tercüme edilmeye
başlandığı döneme kadar, Boetius, Cassidore, Isidor de Seville ve Bede
le Venerable, Albuin, Jean Scot Erigene, Gerbert ve St. Anselmus gibi,
içlerinden ancak birkaçının orijinal olduğu düşünürler yetişmiş iken,
İslam düşüncesinin Latince'ye çevrilmesiyle birlikte, Abelardus'tan (öl.
1142) Guillaume d'Occam'a kadar her biri gerçekten orijinal bir dizi
düşünürler yetişmiş ve bunu müteakip de Rönesans hareketi başlamıştır.
Sorbonne ve Oxford Üniversitelerinin İbn Sina'cı (Avicennist) ve İbn
Rüşd'çü (Averroist) akımların merkezlerini teşkil ettiği düşünülecek ve
XV. yüzyılda Polonya'daki en büyük bilim merkezlerinden birisi olan
Cracovie Üniversitesi'nde en etkili akımın Averroiste (İbn Rüşd'çü) akım
olduğu hatırlanacak olursa, bu etkinin büyüklüğü ve yaygınlığı da
kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu yazımızda, Haçlı savaşlarında, Endülüs'te ve Sicilya'da, Hıristiyan
Batı dünyasının İslam dünyası ile nasıl karşılaştığını ve İslam
düşüncesi, İslam kültür ve medeniyeti karşısında nasıl bir tavır
takındığını tarihi seyri içinde sergilemeye çalışacağız. 635 yılında
-Allah'ın Kılıcı- Halid ibn Velid komutasındaki İslam ordularının Şam'ı
fethetmesi, iki yıl sonra da Emir'ül-Müminin Hz. Ömer'in Kudüs'ün
anahtarlarını teslim alması ile birlikte Hıristiyan alemi İslam tehdidi
ile karşı karşıya olduğunu fark etti. Bilahare Kuzey Afrika üzerinden
geçen Müslüman ordularının 711 yılında İberik yarımadasını feth
etmeleriyle birlikte Müslüman- Hıristiyan münasebetleri gelişti, ancak
bu hiçbir zaman toplu düşmanlık haline dönüşmedi. Kısa bir süre sonra
İslam orduları Pyreneleri aştığında da Ortaçağ karanlığına gömülmüş
bulunan Hıristiyan Batı alemi, kendini toparlayıp Müslümanlara karşı
toplu bir harekata baş vuramadı. Fakat kısa bir süre devam eden
atılımdan sonra İslam Dünyası da kendi iç problemleri ile cebelleşmeye
başladığı için hızlı yayılma hareketi durdu ve iki taraf doğuda; Doğu
Anadolu yaylaları, Güneyde Toros dağları ve Batı Avrupa'da da Pyrene
sıra dağları uzun yıllar Hıristiyan-İslam sınır boyunu teşkil ettiler.
Büyük Selçuklu devletinin kuruluşuna kadar bu çizgi az-çok aynı şekilde
sürüp gitti.
Ama Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'in Dandanakan'da kazandığı savaş
ile birlikte (1040) büyük akınlar halinde Müslüman Türk kavimleri Küçük
Asya'ya doğru yürümeye başladılar. Kısa zamanda Bağdat İslam hilafetini
de yanlarına alan Selçuk oğulları 26 Ağustos 1071 Cuma günü kendisinden
kat kat büyük Bizans ordusunu Malazgirt Ovasında mağlup ettiler.
Malazgirt meydan muharebesi ile Küçük Asya'nın kapıları Müslüman
Türklere açıldı ve bir Bizans kroniğine göre, kara ve deniz sanki bütün
dünya kafir barbarlar (Türkler) tarafından işgal edildi ve
ıssızlaştırıldı. Malazgirt zaferinden yaklaşık 5 yıl sonra Türk orduları
Bizans başkentinin varoşlarında görünmeye başladılar. Kutalmış oğlu
Süleyman Şah, İznik'i fethedip kendisine payitaht yaptı. ve müteakip 5
yıl içerisinde de Nasır'üd Devle Ebu'l-Fevaris Gazi Sultan Süleyman Şah
Boğazın Anadolu kıyılarına gelip bir gümrük idaresi kurdu. 1086 yılında
Haleb ve Antakya'yı teslim almaya gelen Büyük Selçuklu hükümdarı
Melikşah, Akdeniz'i gururla temaşa etti, iki rekat namaz kıldı ve
devletin hudutlarını babasından daha ileriye götürdüğü için Allah'a
şükretti. Atıyla denizin dalgalarına yürüyerek kılıcını suya çarptı ve
şükürlerini tekrarladı. Denizden götürdüğü kumları babasının türbesine
serperken de - Ey babam, sana müjdeler olsun, küçük yaşta bıraktığın
oğlun devletinin hudutlarını karaların nihayetine kadar götürdü- diyerek
babasının ruhunu şad eder.
Artık bıçak kemiğe gelip dayandığı için Bizans tehlikenim vahametini
sezer. İmparator Mihael 1074 Şubatında Papa VII.Gregoire'a başvurarak
Türklere karşı yardım ister. Buna mukabil de Ortodoks kilisesi, tarihi
düşmanlığı bırakarak Katolik kilisesine iltihak edeceğini vaad eder.
Gerek Doğu Roma, gerekse artık Batı Hıristiyanlığının merkezi durumuna
gelmiş olan Batı Roma, kısa zamanda kendisini toparlayıp ta tavır
koyamaz.Fakat önce Batıda mevcut olan İslam topraklarını yeniden ele
geçirmek için Katolik kilisesi Hıristiyan alemini toplu harekata
hazırlar. 1072 yılında Normanlar Sicilya'yı zaptederek oradaki İslam
hakimiyetine son verirler. 1085 yılında kral Alphonse VI. Ünlü bir İslam
kültür merkezi olan Toledo'yu zaptederek imparatorluğuna merkez yapar.
1091 yılında İspanya'da Müslümanlara karşı Hıristiyan mücadelesi başlar.
Katolik kilisesi tarafından organize edilen -Reconquista-yeniden zabt
hareketi; Rodrigo Diaz de Bivar'ın Toledo kralı VI. Alphonso'nun yeğeni
Jimena ile evlenerek Müslümanlara karşı Hıristiyan bir mücadele
başlatmasıyla alevlenir. Bu kişi Müslümanlar arasında efendi anlamına
gelen -Seyyid-, İspanyolca telaffuzu Cid, İspanyollar arasında da ünlü
silahşor anlamına gelen -Compeador-unvanını kazanarak efsanevi bir
kişiliğe bürünür. Ve nihayet Fransa'nın Clermont şehrinde Papa III.
Urbain'in çağrısı üzerine 1096 yılında Pierre L'Ermite komutasında ilk
haçlı savaşları başlar. Yaklaşık yüzyıl süren dört büyük haçlı
savaşında(1.1096-1099,2.1100,3.1147-1149,4.1189-1192) sayıları yüz
binleri aşan haçlı orduları İslam dünyasına hücum eder ve bu akınlar
yedi kez tekrarlanır. Ortaçağ Avrupa'sının bulunduğu ilmi ve fikri
düzeyi Üsame ibn Munkiz'in anılarında çok açık olarak görüyoruz: Üsame
ibn munkiz(XII.asır) El-İ'tibar isimli eserinde diyor ki: -Onların
(Haçlıların) tıp ilimlerinin tuhaflıklarından biri de şudur: el-Munaytıra'nın
sahibi olan kont, amcama mektup yazarak beraberinde bulunan bazı
hastaları tedavi etmek üzere doktor göndermesini istedi. O da kendisine
Sabit adı verilen bir Hıristiyan doktoru yolladı. On gün geçmeden adam
döndü. Ona: Hastaları ne çabuk tedavi ettin? dedik. Adam dedi ki: Yanıma
ayağında çıban çıkmış bir süvari ile memesinden süt gelmeyen bir kadın
getirdiler. Süvari için üzerinde çıban merhemi olan bir bez hazırladım,
iyileşti. Kadına da perhiz yaptırdım mizacını nemlendirdim.
Bu sırada onların yanına bir Frenk hekim gelip dedi ki: Bu adam, onları
tedavi edecek bir şeye sahip değil. Sonra süvariye dönüp dedi ki: Tek
ayakla yaşamayı mı, yoksa iki ayakla ölmeyi mi, hangisini istersin? Adam
: Tek ayakla yaşamayı,dedi. Öyleyse; bana güçlü bir atlı ve keskin bir
balta getirin, dedi.Bir şövalye ve bir balta getirdiler. Ben de orada
hazır bulunuyordum. Hastanın ayağını bir ağaç kütüğünün üzerine koydu ve
şövalyeye: kesebileceğin bir darbe ile baltayı ayağına indir, dedi. Bir
darbe indirdi-ben de ona bakıyordum-ama kesemedi. Sonra ikinci bir darbe
indirdi ve bacak ilgi aktı, adam da o saat öldü. Sonra (o Frenk hekim)
kadına baktı ve: Bu kadının başına şeytan üşüşmüş, saçını tıraş edin,
dedi.Kadının saçını tıraş ettiler. Kadın(perhizi bozarak) onların yediği
şeylerden, sarımsak ve hardaldan yemeye başladı.Bunun üzerine sütü daha
çok kesildi. (Frenk hekim) öyleyse şeytan onun başının içine girmiş,
dedi ve bir bıçak alıp kadının başını ikiye böldü, ortasını sıyırdı,
başın kemiği belirince onu tuz ile ovdu. Kadın da o saatte öldü. Bunun
üzerine onlara: Bana hala ihtiyacınız var mı? dedim. Onlar : Hayır,
dediler. Böylece geldim ve onların hekimliği ile ilgili bilmediğim
şeyleri öğrenmiş oldum.
İslam dünyasının o günkü durumuna göz attığımızda görüyoruz ki, yaklaşık
800 yılında Bağdat'ta Halife Harun er-Reşid'in emriyle, 914 yılında
birinin, 918 yılında ikisinin ve 925 yılında üçüncüsünün kurulduğu
beş-altı hastane bulunmaktaydı. Bundan başka X. Asrın başlarında,
doktorların hapishaneleri dolaşarak muayene ettiklerini, aşağı Irak
köylerini ziyaret etmek suretiyle, seyyar muayenehane düzenlediklerini
görmekteyiz. O zaman Bağdat'ta ne başlarsa öteki vilayetlerde de kopya
ediliyordu. Böylelikle IX. Asırdan itibaren büyük şehir merkezlerinde
hastaneler kuruldu. En büyüklerinden biri, 1284 de Kahire'de eski bir
sarayda açılan 8000 yataklı olduğu rivayet edilen Mansuri
hastanesidir.hastane çok zengin bir şekilde tefriş ve teçhiz edilmiştir.
Hem kadın ve erkek hastalar ayrılmış, hem de dizanteri, göz ve ateşli
hastalıklar için ayrı koğuşlar yapılmıştır. Hastane personeli arasında
bazıları mütehassıs olan birçok cerrah ve hekimin yanısıra, kadın ve
erkek hasta bakıcılar, çok sayıda idari hizmetliler bulunuyordu. Hastane
müştemilatında ise, eczane, zahire odaları, mescit, kütüphane ve
konferans salonu vardı. Hastaneler bu kadar mükemmel olunca, onların
idaresi için yazılı rehberlerin bilinmesi artık şaşırtıcı değildir.
İslam dünyasındaki bu hastane geleneğini Avrupa ancak 1500 yıllarında
kurmayı başaracaktı:--Haçlıların edindiği tecrübeler, takriben 1200
yılında yalnız hastalar için yapılmış ilk hastanelerin tesisine de amil
oldu. Lakin bu tesisler bulaşıcı hastalıklar için ayrı koğuşlar ihtiva
eden Müslüman hastane standartlarının çok gerisinde bulunuyorlardı.
Hekimler, hastaları hastanelerde ziyaret ediyorlardı. Bununla beraber
tarihte nöbetçi doktorlu ilk hastane1500 yılında Stassburg'da
kurulmuştur. Hastanede, talebelerine klinik öğretimi yapan Müslümanlara
ait diğer bir usul, Avrupalılar tarafından ancak 1500 yılından sonra
kopya edilebilmiştir. 1163 yıllarında bile cerrahinin tıp ilimleri
arasında okutulması papalığın bir fermanıyla yasaklanmıştı.-Cerrahlığa
karşı olan bu tavır, belki de hem Arapça'dan yapılan tercümelerle tıp
tahsilinde görülen muazzam gelişmeler sayesinde, hem de haçlı seferleri
sırasında Hıristiyanların Müslüman tıbbından öğrendikleri ameli
tecrübeler neticesi olarak sonunda değişmek mecburiyetinde kaldı.
Yukarda sözü edilen yasak Papa III. Alexander tarafından 1163 yılında
alınmıştır. Aynı Papa - fizik öğrenimi de bütün kilise mensuplarına -ki
o vakit okuyup yazmak fırsatını bulan ancak bunlardı-Tours ruhani
meclisinin kararıyla yasaklamıştı. Daha garibi, bu karar 250 sene sonra
Papa Pie V hastaları tedaviye başlamadan önce rahiplerin görüşünü almayı
zorunlu tutuyordu. 1281 yılında toplanan konsül, keşişlerin cerrahi
ameliyat yapmasını yasaklamıştır.
Görülüyor ki Haçlı savaşları asıl amacının dışında ve bambaşka bir yönde
gelişmelerin doğmasına neden olmuştur. Böylece geri kalmış Batı
toplumları, ileri İslam toplumlarındaki gelişmenin nedenlerini,
araştırmaya koyulmuşlar ve neticede İslam milletlerinin ilim ve
kültürünü öğrenmekten başka yollarının bulunmadığını anlayıp İslam
ilimlerini öğrenmek üzere faaliyete geçirmişlerdir. -Haçlı seferlerinin
neticesi, Haçlıların peşinde koştukları gayenin tam tersi oldu. Haçlılar
doğudaki hayat tarzının, kültürel bakımdan birçok mühim taraflarını
benimsediler ve memleketlerine dönünce de bunları taklit ederek
hayatları boyunca yaşamaya çalıştılar. Haçlı seferlerine katılan
devletlerde Arapça'dan Latinciye bazı tercümeler yapıldı.
İslam düşüncesinin Batı'ya geçişinde Haçlı savaşları itici bir unsur
olarak önemli bir görev üstlenmişti. Batı'da bir yandan düşman saydığı
Müslümanlara karşı kin ve nefret hızla artarken, diğer yandan da
düşmanın üstünlüğünü kabul edip ona karşı güçlenmenin ve onu alt
edebilmenin çarelerini araştırmak isteği, doğrudan bu üstün düşmanın
kültür kaynaklarına inmek gereğini doğurmuştur.
İslam düşüncesinin Batıya geçişinde iki önemli bölge aktif rol
almıştır.: 1-Endülüs, 2- Sicilya
Bilindiği gibi İslam'ın ilk fetih yıllarında Bizans'ın ve özellikle
Hıristiyanlığın merkezi olan Constantinople (İstanbul -Konstantiniyye)
nin fethi Müslümanlar için erişilmesi gerekli büyük bir hedef olarak
görülmüştü.belki de bunda İstanbul'un fethi ile ilgili olarak H.z
Peygambere atfedilen bir hadisin etkisi vardı. Bu sebeple H.z Osman
zamanında, Busr İbn Ebu Ertah kumandasındaki deniz kuvvetleriyle
Mısır'da Abdullah İbn Ebu Serh komutasındaki deniz kuvvetlerinin
ortaklaşa tertiplediği bir harekat ile Finike (Pohenix ) önlerinde Zatüs-
Savari (direklerin çok olduğu savaş ) diye adlandırılan savaşta Bizans
deniz filosu ile karşılaşılmıştı. 669 yılında da Fadale İbn Ubade el-Anzari
komutasındaki Müslüman kuvvetler İstanbul'u kuşatmıştı. Bu kuşatma
ertesi yıl kaldırılmıştı. İkinci kuşatma 674-680 yılları arasında olup
yedi yıl savaşları diye bilinir. Bilahare 716-717 yıllarında Emevi
kumandanlarından Mesleme komutasındaki bir ordu İstanbul'u kuşatmış ve
bu kuşatmada da muhafız kıt'alarının reisi Abdullah büyük başarı
göstermişti. Bu sebeple kendine el-Battal (Kahraman ) ünvanı verilmiştir
ki Anadolu'nun Müslümanlaşmasında adı destanlara konu olan ünlü Seyyid
Battal Gazinin bu kişi olduğu sanılmaktadır.Son olarak ta 782 yılında
halife el-Mehdi'nin oğlu Harun komutasındaki Müslüman birlikler,
Üsküdar'da karargah kurup, Bizans'ı cizye vermeye mecbur etmişlerdi.
Kuzey Afrika'nın fethi ile birlikte Bizans'ı Batıdan kuşatma ve buradan
hareketle Costantinople'u feth etme arzusu Müslümanları Akdeniz'in Kuzey
sahillerine itmiştir.Nitekim bu amaçla 650 veya 670 yıllarında Sicilya
Adası'nı kuşatmaya çalışmışlardır. H.z Osman devrinde ilk kez
Müslümanların Endülüs'e çıkartma yaptıkları bazı kaynaklarda
zikredilmektedir. Bu arzu ve istek Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u
fethetmesine kadar sürecek, bundan sonra da Türkler Roma'yı fetih etmeyi
kendileri için bir ideal (Kızıl Elma ) olarak göreceklerdir.
Ancak Endülüs'e ilk çıkartma 710 yılı Temmuz ayında Musa İbn Nusayr 'ın
azatlı kölesi Tarif tarafından gerçekleştirilir. Bir askeri keşif
harekatı nitelinde olan bu çıkartmaya yaklaşık 400 atlı katılır. Cebel-i
Tarık Boğazı'nın en dar yerinde bulunan ve bugünde kendi adını taşıyan
Tarife isimli (İslam kaynaklarında Ceziret'ül Tarif ) yerden adaya ayak
basan Müslümanlar kısa bir sürede Atlantik Okyanusuna kadar olan küçük
bir alanı zapt eder ve buraya karargah kurarlar. Ertesi yıl (711) Musa
İbn Nusayr diğer bir azatlı kölesi olan Berberi soyundan Tarık İbn
Ziyadı 7000 kişilik bir ordu ile bugün kendi adını taşıyan Cebeli Tarık
Boğazı'nın (Gibraltar ) en dar yerindeki kayalık kısımdan karaya çıkar.
Septe (Ceuta) kontu Julian (İslam kaynaklarında Ulyan veya Yulyan )
Tarık İbn Ziyad'ı adanın fethi için davet eder. Nitekim İbn el-İzari bu
efsaneyi olayı şöyle anlatır: "Kafir Yulyan -Yeşil adanın sahibi 91
yılında Musa'nın Tanca ve çevresinin valisi olan Tarık vasıtası ile
İfrikiyye'nin sahibi Musa İbn Nusayr'a dehalet ederek, onunla
mektuplaşıp, Endülüs'e girmesi için kendisini teşvik etti ve orayı güzel
gösterdi. Denildi ki, bizzat kendisi deniz yoluyla onun ( Musa İbn
Nusayr ) yanına gidip bu konuda onunla toplantı yaptı. Musa'da Velid İbn
Abdülmelik'e ya bizzat kendisi giderek veya mektup yazarak- ki bu daha
çok açık olanıdır- izi istemişti.Velid de onu gizlice denemesini ve
Müslümanları aldatmamasını belirtti. Bunun üzerine Musa İbn Nusayr
Berberilerden Ebu Zür'a künyesini taşıyan ve tarif denilen bir kişiyi
yüz atlı ve dört yüz piyade ile oraya gönderdi. Dört gemi ile Tanca'nın
Karşısındaki Endülüs sahillerinde ve bugün Tarif adası diye bilinen yere
çıktı.. Bu, 91 yılı Ramazan ayında idi."
İslam kaynaklarında - haklı olarak- efsanevi bir şekle bürünen bu fetih
olayı ve Tarık ibn Ziyad'ın şahsiyeti ile ilgili değişik bilgiler
verilir. Adaya ilk çıktığında gemileri yakan (bu husus, Endülüs tarihine
ait ana kaynaklarda yer almayıp, sonraki yüzyıllarda yazılan Himyerî ve
İbnü'l-Kerdebûs gibi 2. el kaynaklarda geçmektedir. Bu sebeple Endülüs
araştırmacılarının çoğu bu haberin doğru olamayacağı görüşündedirler.
Yani, gemilerin yakılması söz konusu değildir. Çünkü, askerlerin
devletle bağlantısı sadece deniz yoluyala mümkün ve gemi yapımı zor bir
iştir. L.Ş.)
Târık, askerlerini toplayarak şöyle bir konuşma yapar:
" Ey insanlar; nereye kaçabilirsiniz artık ? Arkanızda deniz önünüzde
düşman. Allah'a and olsun ki, sizin için sabır ve sadakat tan başka
yapacak bir şey yok. İyi bilin ki, siz bu adada cimriler meclisindeki
öksüzlerden daha az imkana sahipsiniz.Karşınızda düşman, askerleri ve
silahlarıyla sizi bekliyor. Yiyecekleri sebil gibi sizin neyiniz var?
Kılıçlarınızdan başka sığınağınız ve düşmanlarınızın elinde
kapabildiğinizden başka yiyeceğiniz yok. Uzun süre azıksız kalıp ta bir
şey beceremezseniz, yerinizde yeller eser. Sizin korkunuzla dolu bulunan
yürekler, yerlerinizi size karşı cesaretle dolmuş yüreklere bırakır. Bu
azgın düşmana karşı direnerek, düşmeniz ihtimali bulunan kötü akıbet ve
hüsrandan kendinizi koruyunuz.. Onun surlarla tahkim edilmiş kenti, sizi
bu acı sonuca sürükleyebilir. Ölümü göze alırsanız, fırsatları
değerlendirebilirseniz. Ben, kendimi kurtarabileceğim bir şeyi size
emretmiyorum.Ve sizi en basit karşılığı canlar olan bir yola
sürüklüyorum. İşe ilkin kendi nefsimden başlıyorum. İyi biliniz ki, pek
az bir meşakkate katlanırsanız, sürekli ve çok zevkli güzellikleri elde
edebilirsiniz... İyi biliniz ki, sizi davet ettiğim bu işe ilk koşan
ben, olacağım İki topluluk karşılaştığında, milletinin azgını olan
Lezrik'in (Rodrik) üstüne kedimi atacağım ve inşallah onu ben,
öldüreceğim. O esnada sizde benimle birlikte atılın. Eğer ben, ondan
sonra ölecek olursam, onun işini bitireceğim için artık size bir şey
kalmayacak. O zaman siz, başınıza geçecek akıllı birini bulursunuz. Ama
ondan önce ben, ölecek olursam; bu kararlı davranışın beni ta'kib edin.
Siz de kendinizi onun üzerine atın. Bu adayı fethedebilmenin biricik
yolu, onu öldürmektir."
Janda adlı küçük göl kıyısında ve Barbata nehrinin tam ağzında 25000
kişilik Rodrik'in ordularıyla yapılan savaşta, Rodrik ve ordusu mağlup
olur. Rodrik'in akıbetinden bir daha haber alınamaz. Böylece yaklaşık
780 yıl sürecek olan İberia yarımadasının Endülüs olma kaderi başlar. Ve
bir Hıristiyan yazarın ifadesi ile "elde ettikleri bu kesin sonuçtan
sonra Müslümanlar İspanya içlerine doğru gezintiye çıkar gibi girip
ilerlemelerini devam ettirdiler." Sağlam surları bulunduğu için Sevilla
'yı bir yana bırakıp Beije ( Seville'e 92, Madrid'e 455 km )'den (İsticce)
Toledo'ya doğru yollanan bir grup Mugis er-Rumi'nin komutasında Kurtuba
(Cordoba) önlerine geldi. (Seville, 143, Madrid, 404 km.)İki ay süren
bir kuşatmadan sonra bir çobanın şehrin müstahkem surlarındaki bir
gediği Müslümanlara göstermesi üzerine Endülüs İslâm devletine
yüzyıllarca başkentlik yapacak olan bu ünlü şehir fethedilir. Müslüman
orduları Malaga ( maeka) liman şehrini ( Madrid, 540, Seville,
215km.),Gırnata yakınlarındaki Elvire ( el- Bire) kenti(Madrid, 428,
Seville,261km.)ni alıp adanın Doğu tarafına doğru ilerleyerek Murcia (Murcia)yi
(Madrid393,Seville 547km.) almışlar ve müteakiben Toledo'ya doğru
hareket etmiş olan Târık İbn Ziyâd'a Toledo önlerinde iltihâk
etmişlerdir. Târık İbn Ziyad önce Toledo'nun çevresindeki yerleşim
mahallerini zaptetmiş ve arkasından da o günkü Vizigot krallığının
başkenti ve yarımadanın merkezi olan Toledo (Tuleytule) yi (Madrid,69,
Seville 478 km) fethetti.Böylece bir ilkbaharda Başlayan fetih harekatı
sonbahara gelindiğinde yarımadanın yarısının fethi ile sonuçlanmıştı.
Bu hızlı fütuhât karşısında dehşete kapılan İspanyollar, "gökten mi
yerden mi geldiğini bilemediğimiz bir millet topraklarımıza saldırdı"
diyerek apışıp kalacaklardır. Ertesi yıl "Yeşil Ada"ya (el-Cezîretü'l-Hadrâ
/ Algeciras) gelen Afrika Valisi Nusayr bizzat fetihleri
sürdürecektir.İlkin Müstahkem surlarla çevrili olan Seville'i (İşbiliye)
alarak (713) kuzeybatıya doğru yürümüş ve Merida (Marida)'yı bir yıllık
bir kuşatmadan sonra fethetmiştir.(Madrid, 312, Seville, 195 ) kısa bir
süre sonrada İberik yarımadasının Kuzey kısımlarındaki Zaragoza (Caeserae
auguste Caeserae-uguste ve İslam kaynaklarında Sarakusta ) kenti
(Madrid,321, Seville870 km ) zapt edilerek Aragon Leen Austrias ve
Galicia (Cellikiyye)bölgelerini kontrolleri altına almışlardır. Müteakip
7 yıl zarfında "Yeşil adanın her tarafı Müslümanların kontrolüne
geçmişti. Fethedilen bu yerlere Arabistan'dan getirilen Müslümanlar
yerleştirilmeye başlandı. Şamlılar Elvire'ye, Ürdünlüler Beeriyye'ye,
Filistinliler Şezone'ye,(Madina, Sidonia) Hıms'lılar İşbiliyyiye'ye
Knssrin halkı Ceyyan (Jean), Bâce (Baeza) bir kısmı da Mürcie'ye (Murcia)
yerleştirilmiştir.
Musa İbn Nusayr'dan sonra yerine oğlu Abdülaziz İbn Musa, ondan sonrada
Eyyüp b. Habib Endülüs Eyaletinin valiliği görevini üstlendi. Daha sonra
vali olan Hürr İbn Abdurrahman es-Sakafi (Batı kaynaklarında ALAHPON
diye tanınıyor) 717 veya 718 yılında Pirene dağlarını aşarak Fransa
içlerine seferler tertip etmeye başlar.Onun yerine geçen Semh ibn Malik
el-Havlanî, 720 yılında Narbonne (Arbûne: Paris'e 447 km) zabteder.
Ertesi sene de Aquitania dükü Eudes 'in başkenti olan Toulouse (Tulûse:
Paris' 705, Madrid'e 748 ve Seville'ye 1275 km) kentini kuşatarak burada
şehit düşer. 721'de Semh İbn Malik'in yerine Endülüs valisi olan
Abdurrahman ibn Abdullah el- Gafiki Toulouse şehrinin önünden geçen
Garonne Irmağı'nın kıyılarında şehit düşmüş olan Semh İbn Malik'in
intikamını almak üzere Dük Eudes ile şavaşıp ırmak boyunca Kuzey'e doğru
ilerleyerek Bourdeaux (Bürzîl: Paris'e 579; Madrid'e 728km) kentini
kuşatır.
Abdurrahman el-Gafiki, 732 yılında ırmak boyunca ilerlemesine devam
ederek Poitiers ( Paris; 334; Madrid; 973) şehir dışındaki yerleşim
mahallerini zabtederekTours (Paris'e 234, Madrid'e 1073 Seville'e 1620
km) kentini kuşatır. Sonbaharın bu yağışlı ve soğuk günlerinde geriye
dönerken Clain ile Vienne ırmaklarının birleştiği Chatellerault
yakınlarında (Poitiers'e 35; Tours'a 70 km) Merovenj hükümdarlık
ailesinin saray nazırı Charles Martel ile karşılaşır. Yedi günlük bir
bekleyişten sonra Ekim 732'de Abdurrahman bizzat saldırıyı başlatır,
ancak savaş esnasında şehit düşer. Büyük savaş olmamakla beraber, o gün
akşama kadar iki ordu birbirine karşı koymuş, akşamleyin karanlıktan
istifade eden Müslümanlar geri çekilmişlerdi. Ancak, ertesi gün durumdan
haberdar olan Charles Martel, Müslümanları takibe yeltenmemiş ve böylece
Müslümanlar bundan sonra bir daha bu bölgeye saldırıda bulunmamışlardır.
Ne var ki batılı kaynaklar bu karşılaşmayı fazlasıyla abartmışlar, hatta
"tarihte cereyan eden neticesi kesin harplerden biri" olarak
nitelendirmeye çalışmışlardır. Dahası ünlü İngiliz tarihçisi Gibbon,
Müslümanlar Poitiers önlerinde durdurulmasaydı Sarrasinler (Zebaniler
anlamına gelen bu kelime Ortaçağ boyunca Batı'da Müslümanlar için
kullanılmıştır) Cebeli Tarık kayalığından Loire ırmağı kıyılarına kadar
dört yüz yerleşim merkezinin üzerinde muzafferane yürüyüşlerini devam
ettiriyorlardı. Ve daha dört yüz yerleşim merkezini de alarak Polonya
sınırına ve İskoçya dağlarına kadar gelmiş olacaklardı. Rein (Almanya )
nehrini geçmek, Fırat ve Nil ırmaklarını geçmekten çok daha kolaydır. Ve
Arap deniz filosu Thames ( Londra ve Oxford'dan geçen ırmak ) nehrine
hiçbir deniz savaşına katılmaksızın girebilecekti. Ve Oxford'daki
okullar (8 üniversite ) bugün Kur'anı ezberleyecek, bu okulların yüksek
kürsülerinden sünnetli bir halka Muhammed'in vahyinin kutsallığı ve
gerçekliği anlatılacaktı."diyor. Buna karşılık Müslüman kaynaklar bu
olayı Rum diyarındaki Balatü'ş-Şüheda (şehitler yolu) da Abdurrahman el-Gafiki'nin
şahadetinden öte kayda değer büyük bir olay olarak görmezler.
Diğer taraftan Akdeniz kıyılarından güney Fransa'ya giren Müslümanlar,
725 yılında Anbese İbn Süleym el-Kelbi komutasında Aude ırmağı
üzerindeki Carcasonne (Kargaşûne: Paris'e 904, Narbonne'e 61 km) ve
Nimes (Nîms: Paris'e 710 km) kentlerini hiçbir mukavemet görmeksizin de
ele geçirirler. Rhone havzası boyunca ilerleyişlerine devam ederek,
bölgenin en önemli yerleşim merkezlerinden Lyon'u (Paris'e 460, Madrid'e
1242, Seville'e 1789 km) kuşatmışlar ve buradan hızla geçerek aynı yılın
Ağustos ayında Bourgonie bölgesindeki Autun'u (Paris'e 293, Lyon'a 186
km) zaptetmişlerdi. Poitiers savaşından sonra Müslümanlar tekrar Güney
Fransa üzerinden harekete geçerler. 735 yılında Narbonne'daki vali Yusuf
İbn Abdurrahman ( Batı kroniklerinde Jusephi bin Abderaman ), Arles'i
(Paris'e 729 km) zapteder, 737'de Avignon'u (Paris, 686) alarak, yeniden
Lyon'u kuşatır. Charles Martel ve onun oğlu Pepin, Müslümanları bu
bölgeden çıkarmaya çalışırlarsa da ancak 759 yılında Pepin'in Narbonne'u
zaptı ile Müslümanlar Pyrenelerin batısına geçerler. Fakat 793'te
Abdülmelik İbn Mugis ve 841'de Abdülvahid ibn Yezid el- İskenderanî
komutasındaki İslam orduları Narbonne'u tekrar kuşatırlar. Ama burada
bir garnizon tesis edemezler. Nihayet 1020 yılında bir Sarrasin akını
daha Narbonne'da görülür.
Böylece Hz. Peygamber'in vefatından seksen yıl sonra Müslümanlar, Hicaz
çöllerinden kalkıp, İberya Yarımadası'na ayak basıyorlar ve bundan yirmi
yıl sonra da -yani Hz. Peygamber'in vefatından yüzyıl sonra- Paris'in
234 km. yakınlarına kadar uzanıyorlardı. İnanılması çok güç bu gerçeği
Philip K. Hitti şöyle ifade etmiştir: "Resululahın vefatından yüz yıl
sonra onun yerine hükümet eden ve Dimaşk'ta oturan İslam halifeleri,
Çin'den Fransa içlerindeki Gaul'ler ülkesine kadar uzanan bir
imparatorluğa başkanlık ediyorlardı".
Endülüs'ün fethindeki ilerleyiş dönemi 759 yılında Narbonne'un Charles
Martel'in oğlu Pepin tarafından geri alınmasıyla birlikte sona erer.
Bundan sonra çekiliş devri başlar. Ancak tarihinin her döneminde
Müslümanlar bir yere çok hızlı girerler fakat çok yavaş ve zor
çekilirler. Nitekim Kuzeyden başlayarak bütün adadan çekiliş yaklaşık
730 yıl sürecektir. 778 yılında Pepin'in oğlu ve Carolingiens
imparatorluğunun güçlü temsilcisi Charlemagne, Pyreneleri aşarak
Zaragoza'ya kadar ilerlerse de Ronceveaux'da Bask'ların ve diğer
Hıristiyan zümrelerin desteğiyle geri püskürtülmüştür. Nitekim ünlü
Chanson Roland destanı bu olaydan kaynaklanmakta ve kısa zamanda
Fransa'da yayılmaktadır. 793 yılındaki Müslüman akınlarına karşı İspanya
serhaddı adıyla bir sınır muhafazası teşkil eden Charlemagne'den sonra,
Aquitaine kralı Louis 801 yılında Barcelona'ya hakim olmaya çalışır ve
811 yılında Tortosa'yı (Turtûşe) işgal eder. Ancak buradan ileri
geçemez.
755 yılında Endülüs'e ayak basan Emir Abdurrahman, 756 yılının Mayıs
ayında Kurtuba'yı zaptederek, kendi adına hutbe okutur ve Endülüs Emevi
hükümdarlığını kurar. Bu büyük devlet, halife unvanını taşımaya
başlayacak olan III. Abdurrahman döneminde gücünün zirvesine ulaştı.
1031 yılına kadar sürecek olan Emevi hakimiyeti süresince, Hıristiyan
alemi Endülüs'e karşı herhangi bir saldırıda bulunmak şöyle dursun,
parlak islam medeniyeti karşısında aşağılık hissine kapılırlar. "Batı
Hıristiyanı, Hıristiyanlığı ve zannettiği gibi Roma'nın varisi olmasıyla
mağrurdu. Buna rağmen iyice farkına varamadığı bir hoşnutsuzlukla, İslam
medeniyetinin kendi medeniyetinden çok daha üstün olduğunu
hissetmekteydi. İslamın kudreti Katalonya'dan Tunus'a kadar bütün Batı
Akdeniz'e hakimdi."
Diğer taraftan, -bir sonraki bölümde anlatılacağı gibi- 831 yılında
Sicilya Müslümanlar tarafından fethedilmiş ve papalık iki yıl vergi
ödemek zorunda kalmıştı. Bu gelişmeler Hıristiyan Batı dünyasını çok
ürkütüyor, Ancak kuvvetli olan düşmana karşı bir şey yapamıyordu.
976 yılında halife Hakem'in ölümünden sonra Emevi sarayına asıl adı
Muhammed İbn Ebî Âmir olan bir kumandan hakim olur. Elde ettiği
başarıdan dolayı "el- Mansur" lakabını alır (İspanyollar arsında
Almanzor diye şöhret bulmuştu). 981 yılında Leon Krallığının güneyindeki
Zamaro'yı (Zemmûre) aldığı gibi, 986'da Barselona'yı (Berşelûne)
fethetti. Ve 996'da Leon Krallığını yağmaladı. Bu krallığın toprakları
içerisinde bulunan, Kudüs ve Roma'dan sonra Hıristiyanların hac
yerlerinden üçüncü sırada yer alan St. Jacob'un (Şent Ya'kub) mezarının
bulunduğu Compostella şehrini tahrip etmiş, ancak Santiago kilisesine
dokunmamıştı. el-Mansur'un 1002 yılında vefatıyla birlikte Emevi
Devleti'nin gücü zayıflar, iç ihtilaflar-savaşlar sonucunda 1031 yılında
yıkılıncaya kadar da bir varlık gösteremez.
Bunu fırsat bilen Büyük lakabı ile anılan Nevarre kralı Sancho III, 1014
yılında Leon ve Kastille krallarıyla anlaşarak Müslümanlara karşı
harekete geçer. Fransa kralından da yardım istelerse de, kral yardıma
yanaşmaz. Büyük Sancho Cluny rahiplerinin desteğini sağladı Papalık da
Zaracoza emrine saldırdığı ve ayrıca Müslümanları sıkıştırmak üzere
Barselona Kralı Raymond -Berenger-I 'i teşvik ettiği için Gaskonya dükü
Sancho- Guillaum'u kutsayarak göklere çıkarıyordu. Ve böylece ilk kez
Müslümanlara karşı girişilen mücadele dini bir niteliğe bürünmeye
başlıyordu. 1063 yılında Müslümanlara karşı büyük bir saldırıya
hazırlanan Aragon kralı I.Ramiro'nun Grado kentinde bir Müslüman
tarafından öldürülmesi üzerine bütün Hıristiyan alemi harekete geçti ve
papa II. Alexandre İspanya'da hac uğrunda mücadele edeceklerin
günahlarının af edileceğini bildirdi ve papalığın hizmetinde bulunan
Norman savaşçısı Guillaume de Mentreuil Kuzey İtalya'da asker toplamaya
başladı. Aragon kraliçesinin kardeşi Elbes de bir ordu teşkil etti.
Aquitainne dükü Guy-Godefroi ise daha büyük bir ordu hazırladı.
Pyreneleri aşan bu ordu Zaragoza yakınlarındaki Barbastro (Berbeştrû)
kentini kuşatıp yağmaladı. (Bu saldırı, Endülüs Müslümanlarına karşı
Avrupalıların ilk toplu Haçlı Seferi sayılamaktadır, L.Ş.)
1073 yılında Aragon kraliçesinin kardeşi ve Rouey dükü Ebles tarafından
hazırlanan yeni bir sefere katılmaları için papa VII. Gregorius tüm
Hıristiyan krallarını bu sefere katılmaya davet ederek, Hıristiyan
şövalyelerinin kafirlerden (Müslümanlar) zaptedecekleri bütün
topraklardan istedikleri gibi yaralanacaklarını ilan etti.
1078 yılında Kastilia Kralı VI. Alfonso, Bourgogne dükü I. Hugue'un de
desteğiyle Toledo'ya (Tuleytula) karşı bir sefer tertip etti. Papa VII.
Gregorius Guy-Godofroia'yı bu sefer katıldığı için kutsadı ve böylece
Batı literatürüne "Reconquista" diye geçen İspanya'nın yeniden zaptı
harekatı başladı ve 1085 yılında VI.Alfonso, Toledo'yu zapteetti.
Doğudan Selçukoğulları'nın Malazgirt meydan muharebesini kazanıp ondan
önce ve sonra Bizans'ı sıkıştırmaları, güneyden Sicilya Müslümanlarının
papalığı vergi vermeye mecbur etmeleri, Batı'dan Endülüs'te gelişen
olaylar, uzun sürede uyumakta olan Hıristiyan aleminin uyanarak
papalığın buyruğu altında toplanmalarına neden oldu.1085 yılında Toledo
zaptedildi, 1091 yılında Sicilya'daki son Müslüman yerleşim merkezi olan
yer kaldırıldı ve 1096 yılında (Doğu Türk-İslam diyarı üzerine, L.Ş.)
haçlı savaşları başladı. Endülüs'te Emevi hakimiyetinin son bulup küçük
krallıklar devrinin başlaması üzerine Kuzey'den Hıristiyanların
saldırısına uğrayan bu küçük devletler kendilerini koruma yollarını
araştırdılar. Sevilla hükümdarlığını ellerinde bulunduran Benî Abbad'ın
daveti üzerine Afrika'daki Murabıtlar hükümdarı Yusuf İbn Taşfin,
yarımadaya geçerek 1086 yılının 23 Ekim'inde Badacoz ( Batalyevs)
yakınlarındaki ez- Zellâka Savaşı'nda (İspanyolca Sacralias, bugün
Sagrajas adıyla anılıyor) VI. Alfonso'yu mağlup etti. Daha sonra ünü
destanlara konu olan el-Sid, (el Cid Campeador de Vivar) Murabıtlar'a (Almoravidas)
karşı Alfanso'nun saflarında savaşmıştı. Murabıtlar'ın 1147 yılında
yıkılışından sonra İspanya'da Muvahhidler (Almahodes) hanedanı hakim
oldu.1212 yılında el-İkâb Savaşında birleşik Hıristiyan ordusu
karşısında yenilen Muvahhidler tekrar Afrika'ya dönerler. el-İkâb meydan
savaşı, Kurtuba'nın 100 km. doğu cephesinde cereyan eder.
Bu savaş bir bakıma Endülüs Müslümanlarının da kaderinin dönüm noktası
olur. Kısa bir zaman sonra bütün Endülüs şehirleri birer birer
Hıristiyanların eline düşer. 1236 yılında Kurtuba III. Ferdinand
tarafından zaptedilir. Sütun ormanı diye ünlü Kurtuba Ulu Camii
Assomption de la Viege'nin anısına kiliseye çevrilir. 1246-1248 de
Seville III. Ferdinad'ın orduları tarafından zaptedilir.Ve Seville Ulu
Camii kiliseye çevrilerek İspanyollar arasında "Girelda" diye şöhret
bulan minaresi çan kulesine dönüştürülür. Zaten "Tavâif-i Mülük" (Mülûkü't-Tavâif,
Beylikler) şeklinde küçük devletciklere bölünmüş olan Endülüs
Müslümanlarını, Kastilyalılar birbirine düşürerek yok etme metodunu
başarı ile uygularlar. En son ayakta kalan devletcik Granada (Gırnata)
bölgesine sıkışıp kalmış olan Nasrîler (Benî Ahmer Emîrliği) Kastilya
Hıristiyan devletleriyle iyi ilişkiler kurarak (Çoğu zaman İspanyol
krallara, bazen de Afrika'daki Merînîler gibi İslam hükümdarlarına tâbi
olarak, L.Ş.) bir süre daha -etkisiz de olsa- varlığını devam ettirir.
Daha çok güzel sanatlar alanında büyüleyici başarılarıyla İspanya
Hıristiyanlarının dehşetinden korunur. Nihayet bütün adaya hakim olan
Aragon kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi İsabelle'in 1469 yılında
evlenerek bir hükümdarlık altında toplanması ile "Reconqueista"
hareketinin son adımı da atılır. İki ay süren bir kuşatmadan sonra son
Gırnata Emiri Ebu Abdullah (İspanyolca Boabdil) 2 Ocak 1492'de şatafatlı
bir törenle şehrin anahtarlarını kral ve kraliçeye teslim eder. Kendisi
de eşini ve aile fertlerini alarak görkemli el-Hamra'nın üst tarafında
ve Sierra Nevada dağlarının eteğindeki kayalık tepeye çekilir ve bugün
İspanyolların "El-Ultimo Suspiro del Moro" (Mağrib'linin son iç çekiş
yeri) dedikleri yerden teslim ettiği hazineyi göz yaşlarıyla seyreyler.
M.Akif'in mısralarıyla :
Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,
Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara,
Tırmanır bir kayanın sırtına etrafa bakar;
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,
Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür!
Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür,
Der ki : "Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla;
Şimdi hiç yoksa kadınlar gibi olsun ağla !
Böylece Endülüs Müslümanları, ya Hıristiyan olmak veya adayı terk etmek
ya da öldürülmek arasında muhayyer bırakılırlar. 1556 yılında II.
Philippe ülkede bulunan Müslümanların dillerini dinlerini ve İslami
yaşayış biçimlerini terk etmelerini amir bir kanun çıkarır.
Endülüs, fetihten itibaren İslam kültür ve medeniyetinin filizlenip boy
saldığı ve geliştiği en başta gelen merkezlerden birisi olmuştur. Gerek
Yahudi gerek Hıristiyan ve gerekse Avrupa'nın muhtelif bölgelerinden
gelen kimseler için bir eğitim merkezi rolünü oynamıştır. Bu bölgede
yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar, kısa zamanda Arapça öğrenerek
Araplar (Müslümanlar, L.Ş.) gibi yaşamaya ve düşünmeye başlamışlardır.
Bir süre sonra bunlar Araplaşmış anlamına Mozarap (Müsta'rip) adıyla
anılacak büyük bir kitle haline gelmişlerdir. Hatta Hermanus Allemagnus
Latince'ye çevirdiği eserlerde Arapça'daki tenvinleri bile göstererek "İbn
Roşdin Ebu Nasrin" gibi Arap dili kurallarına uyduruyordu.
Camileri, sarayları, kütüphaneleri, kağıt imalathaneleri, hastaneleri ve
medreseleriyle Endülüs, o günkü Batı'nın gözünü kamaştıran parlak bir
uygarlığa sahipti. John W. Draper'in deyimiyle, "700 sene sonrasında
bile Londra'da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar
boyu Paris'teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan
bir Paris'li ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz
sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz
ediyordu".
Uzun asırlar boyunca Oxford Üniversitesi ilim muhitinde "hamama girip
yıkanmak barbar ve dinsiz kimselere has bir gelenek olarak"
nitelendirilirken, Nitzsche'nin deyimiyle " Kilise kendisini temizliğe
karşı bile korur. Mağrip'liler İspanya'dan uzaklaştırıldıktan sonra
alınan ilk Hıristiyan'ca tedbir, halka açık hamamların kapatılması oldu.
Bunlardan yalnızca Kurtuba'da 270 tane vardı." Kastilya ve Leon Kralı
VII. Alfonso bastırdığı paraların üzerine bir yüzünde Arapça "Alfonso
Emirü'l Katolikin ( Katoliklerin kralı Alphonso ) diğer yüzüne de
papanın ünvanı olarak "İmamü'l -Bîeti'l-Meshiyye" (Hıristiyan
kilisesinin başkanı) ibaresini yazdırıyordu.
Toledo 1085 yılında VI. Alfonso tarafından zapt edildikten sonra da
yaklaşık iki asır daha yazılı hukuk ve ticaret dili olarak Arapça
kullanılıyordu. Hatta, Mozaraplar Latin dilinde yazarlarken bile Arap
alfabesini kullanıyorlardı.
Piskopos Alvar, 854 yılında Hıristiyan gençlerin çok fazla etkisinde
kaldıklarından, bu yüzden de Latince'yi bırakıp Arapça çalıştıklarından
yakınmaktadır. Alvan şöyle diyordu :
"Müslümanların kutsal hükümlerini incelediğimiz ve felsefe sistemlerini
-daha doğrusu hikmetli konuşmalarının aslını- öğrenmek için onların
toplantılarında bulunduğumuz ve bunu da onların yanlışlarını ret
maksadıyla değil ancak dillerinin son derece yumuşak edebi ve çekici
güzelliği için yaptığımız halde, İncil'i okumayı ihmal ediyoruz. Kutsal
kitabımızı incelemeye dalmış Latin büyüklerinin eserlerinden birisine
göz atıp zaman harcayan bilgili bir adamı şimdi nerde bulabiliriz? Bol
sözlü nazik tavırlı Hıristiyan gençlerimiz, elbiseleri ve arabaları ile
gösteriş yapmakta ve yabancıların ilimleriyle şöhret kazanmayı iyi bir
meziyet saymaktadırlar. Arab'ın fasih ve süslü dili ile başları dönmüş
bir halde Müslümanların kitaplarını hevesle müzakere ediyorlar ve
içindekileri hırsla yutuyorlar. Bunlar kilise edebiyatından hiçbir şey
bilmedikleri halde İslami eserleri yaldızlı sözlerle methedip
gidiyorlar."
Mavera, XI, Ocak
(1987), s. 16-22; Şubat (1987), s. 17-28 |