|
Tarihin lüzumsuz bir
uğraş alanı olduğuna dair zaman zaman dile getirilen bazı iddialara
rağmen, geçmişin tanınmasına yardımcı olması yanında bugünü, hatta
yarını bile etkisi altına aldığı bir gerçektir. Dolayısıyla, tarihten
kopuk olarak ne bugünü değerlendirmek, ne de yarını planlamak mümkündür.
Çünkü, "bugün" dediğimiz zaman dilimi, "dün"ün bir devamı; "yarın" ise
"bugün"ün vârisidir.
Tarih, bünyesinde çok büyük oluşum ve değişimleri barındıran çok engin
bir hâfızadır. Bu oluşumlardan biri, muhtelif insan topluluklarının
birbiri hakkında şekillendirdikleri imajlardır. İmajlar, asırları içine
alan muhtelif türden ilişkilerin birer neticesidir. Tarihin bir unsuru
olması itibarıyla dün oluşan bu imajlar, az ya da çok değişikliğe
uğrayarak, ama çoğu kere özünü pek yitirmeden bugüne ulaşır, dahası
bugünü etkisi altına alır.
İşte, Avrupa'da M. VIII. yüzyıldan itibaren oluşan ve değişik evrelerden
geçerek bugün de varlığını bâriz bir şekilde hissettiren "müslüman
imajı", böyle bir olgudur. Peki nedir bu imaj ve nasıl oluşmuştur?
Ortaçağ tarihinin en önemli gelişmelerinden biri, belki de başta geleni,
İslam fetih hareketleridir. M. 632 senesinde başlatılan bu fetih
hareketleri ile 732 senesine gelindiğinde, bir diğer ifadeyle Hz.
Peygamber'in vefatından bir asır sonra Müslümanlar, Doğu'da Sâsânî
İmparatorluğu'nun varlığına son verdikten ve Türkistan'ın fethini
tamamladıktan sonra Çin sınırlarına dayanmışlar; Batı istikametinde ise
Mısır, Kuzey Afrika (Mağrib) ve İspanya'nın (İberya Yarımadası, Endülüs)
fethinin ardından Fransa'ya girmişlerdi (Paris'e 234/30 km).
Biraz dikkat edildiğinde, bu topraklardan Güneydoğu Anadolu ve Suriye
yanında batı istikametinde feth edilen Filistin, Mısır, Kuzey Afrika,
İspanya ve Güney Fransa'nın tamamıyla Hıristiyan hâkimiyetindeki
topraklar olduğu kolayca anlaşılacaktır. Bunun anlamı şudur: M. IV.
yüzyılda devlet dini olduktan sonra hızla yayılan Hıristiyanlık, ilk
defa çok ciddi ve çetin bir rakiple karşılaşmış, dahası bu yeni rakip
karşısında ağır bir mağlubiyete uğramıştır.
Kilise mensupları, Hıristiyanların uğradığı mağlubiyetleri dinlerini iyi
yaşayamamalarının, içinde bulundukları ahlâkî bozulmanın bir karşılığı
olduğu ve bu gelişmelerde, aslında "şeytanın askerleri" olan
müslümanların ilâhî irade tarafından geçici olarak hıristiyanlara
musallat edildiği, ancak sonuçta yine hıristiyanların kazanacağı
yorumunu yaparak, fetihlerin meydana getirdiği şoku bir nebze de olsa
hafifletmeye çalıştılar.
Ancak hıristiyan âlemi açısından asıl endişe verici olan gelişme,
fethedilen topraklarda yaşayan hıristiyan toplulukların kitleler halinde
ve hızlı bir biçimde İslam'a girmeye yönelmiş olmalarıydı. İşte bu durum
karşısında kilise mensupları, islamlaşmanın engellenmesini, kaybedilen
toprakların geri alınmasından daha önemli bir vazife olarak telakki
ettiler. Bunun için buldukları en önemli çare, hıristiyan kitlelere
İslam'ın ve müslümanların son derece çirkin ve sevimsiz bir görüntü
içerisinde takdim edilmesinden ibaretti. Bir başka ifadeyle, artık
hıristiyan dünyasında yönlendirilmiş bir müslüman imajı şekillenmeye
başlamaktaydı. Özetle ifade etmek gerekirse, bu imaj çerçevesinde;
1) İslamiyet, gerçek ve doğru din olan Hıristiyanlık karşısında yalan ve
hurafeden ibaret bir dindir. Hz. Muhammed din adına uydurma kıssalarla
bâtıl inançları birbirine karıştıran ve söylediklerini destekleyecek
mucizelerden yoksun bulunan bir "sahte peygamber"dir. Her ne kadar onun
bazı sözleri kulağa doğru ve hoş gibi gelse de bu sözlerin içinde fesat
ve zehir gizlidir.
2) İslamiyet kılıç, şiddet ve zorbalık dinidir. Bu din, özellikle
hıristiyanları baş düşman olarak görür. Hıristiyanların öldürülmesi,
imha edilmesi, onlara her türlü zulmün yapılması, Kur'an'ın bir emridir.
Yine, hıristiyanların kılıç zoruyla müslüman yapılması da bu dinin
gereğidir.
3) İslam şehvet dinidir. Kur'an'da zina serbesttir. Hatta
homoseksüelliğe müsade edilmiştir. Müslüman erkekler yedi, hatta on
kadınla evlenebilirler.
4) Hz. Muhammed, kıyamete yakın geleceği bildirilen "deccal"dir.
5) Muslümanlar "putperest"tir, "şeytanın askerleri"dir.
Asırlarca İslam'dan bahseden hıristiyan kaynaklarında işte böyle bir
İslam ve müslüman imajı çizildi, papalar mektuplarında bu imajı
işlediler, papazlar vaazlarıyla hep bu imajı pekiştirdiler. Mesele
bununla da kalmadı. Değişik coğrafyalarda kutsanan hıristiyan azizleri,
Tanrının müslümanlara olan öfkesinin yeryüzündeki birer sembolü haline
getirildi. Bunun en tipik örneği, Hz. İsa'nın kardeşi olduğuna inanılan
İspanya'daki Santiago'dur (Aziz Yakub). Katolik hıristiyanlar,
Santiago'nun tarihî şahsiyetini bir tarafa bırakarak bu ismi ,İspanya'yı
"putperest" olarak niteledikleri müslümanlardan geri almak ve yarımadada
Hıristiyanlığı tekrar ihya etmek üzere Tanrı tarafından görevlendirilen
olağanüstü bir kahramana dönüştürmüşlerdir.
Netice itibarıyla, fetihlerin hemen akabinde oluşmaya başlayan bu imaj
çerçevesinde Hıristiyanlık "Tanrının dini", hıristiyanlar "Tanrı'nın
askerleri"; Müslümanlık "şeytanın yolu", müslümanlar ise "şeytanın
askerleri" idi. Dolayısıyla, iki din ve iki dinin mensupları tam zıt
istikametlerde duruyorlardı.
Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi, bu imaj bir takım
gelişmelerin hâsıl ettiği bir sonuçtu. Ancak, kendisi de bilâhare başka
bazı gelişmelerde rolü bulunan önemli faktörlerden biri haline geldi. Bu
gelişmelerden ilki ve belki de en önemlisi, haçlı savaşlarıdır. Kutsal
mekanları kurtarmak maksadıyla "putperestler"e karşı kutsal savaşa
çıktıklarına inanan hıristiyan askerleri en fazla keyiflendiren husus,
akıtılan müslüman kanının çokluğuydu. Tarihçi Runciman'ın ifadesiyle,
haçlı askerleri zincirden boşanmış deliler gibi yollarda, evlerde ve
camilere oradan oraya koşup önlerine çıkan herkesi kadın, erkek ve çocuk
demeden öldürüyorlardı. Müslüman kanına o kadar susamışlardı ki, sonunda
öldürdükleri müslümanların kanları neredeyse diz boyuna ulaşmıştı.
Oluşturulan bu sahte müslüman imajının Ortaçağ'da hafızalarda yer eden
önemli fiilî neticelerinden bir diğeri, müslümanlardan geri alınan
Sicilya ve Endülüs gibi topraklarda hıristiyan hakimiyetinde yaşamak
durumunda kalan müslüman topluluklara uygulanan hıristiyanlaştırma ve
asimilasyon politikalarıdır. Bu topraklarda hıristiyan idareciler siyasi
hakimiyetlerini sağladıktan sonra kendi idareleri altındaki müslüman
cemaatlerini, "Hıristiyanlığı kirletmeleri muhtemel necis unsurlar"
olarak görmüşlerdir. Bu bakış açısının bir sonucu olarak, devlet-kilise
ikilisi daha önce yahudiler üzerinde denenen ve büyük ölçüde başarılı
olan metodun bir benzerini uygulamaya koyarak, müslümanları
hıristiyanlaştırmak suretiyle, kendi tabirlerince onları "necasetten
arındırma"ya gayret ettiler. Bunun için daha önce verilen can, mal ve
din emniyetine dair güvenceler göz ardı edilerek,
--Müslümanların zorla vaftiz edilmeleri için bir dizi ferman çıkarıldı.
--İslam dini ile ilgili kitaplar toplanarak imha edildi.
--İslamî kılık-kıyafet ve ibadetler yasaklandı.
--Arapça konuşma ve yazma, müslüman veya Arap isimleri kullanma, Arapça
şarkılar söyleme de yasaklar kapsamına alındı.
--Cami ve mescitler kiliseye çevrildi.
--Küçük yaştaki çocuklar ailelerinden alınarak, hıristiyan terbiyesiyle
yetişmelerini sağlamak maksadıyla manastırlara teslim edildi.
--Bütün bunların ardından vaftiz edilen müslümanların gerçek birer
hıristiyan olup olmadıklarını kontrol etmek için engizisyon mahkemeleri
devreye sokuldu.
Görüldüğü gibi, buraya daha başkaları da eklenebilecek olan bu tebir ve
uygulamalar, kelimenin tam anlamıyla"düşman" olarak kabul edilen bir
topluluğun toptan yok edilmesi hedefine yönelikti ve bu hedefe de büyük
ölçüde ulaşıldı. Bunda hıristiyan idarecilerin hıristiyanlaştırma
politikasını uygulamada gösterdikleri ısrar ve titizliğin büyük rolü
bulunduğu şüphesizdir. Bununla birlikte, müslümanların durumunun da bu
başarının sağlanmasına yardımcı olduğunu belirtmeden geçmemeliyiz. Şöyle
ki,
Hıristiyanlaştırma politikası uygulamaya konur konmaz, müslümanların
ekonomik bakımdan durumu iyi olanları ve bu arada münevverleri Kuzey
Afrika'ya göçü tercih ettiler. Dolayısıyla, İspanya'da kalan müslüman
cemaat hem ekonomik hem de entellektüel düzey bakımından fakirleşmiş ve
sonuçta kimliğini muhafaza konusunda dirençsiz kalmıştır. Diğer
taraftan, o dönemin İslam ülkeleri söz konusu müslümanlara yardım için
müşterek bir plan ve politika geliştirememişlerdir.
Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, müslüman cemaatinin önemli bir bölümü,
şeklen hıristiyan görünse de gizlilik içinde İslam'a bağlılığını şu ya
da bu şekilde devam ettirmenin gayreti içinde olmuştur. Bu durumu fark
eden hıristiyan idareciler, bu sefer kesin çözüm için sürgün
politikasını devreye sokmuşlar ve bu suretle varlığına tahammül
edemedikleri müslümanları dokuz asırlık topraklarından koparıp
atmışlardır.
İspanya'da İslam ile hesaplaştığına inanan Batı Hıristiyanlık âlemi, tam
da bu sevinci yaşarken aynı sıralarda yine İslam adına Anadolu üzerinden
kopup Balkanlar ve Orta Avrupa'ya doğru hareket etmekte olan müslüman
Türkler ile karşılaştı. Bu sefer imaj oluşturma mekanizması Türkler
aleyhine harekete geçirildi. Daha önce müslüman Araplar'a nisbet edilen
olumsuz sıfatların tümü, belki de daha fazlası Türkler için söylenmeye,
yazılıp çizilmeye başlandı.
Sözgelimi, 1603 yılında General History of the Turks (Türkler'in
Genel Tarihi) isimli eseri yazan İngiliz papaz Knolles, Türkler'i,
"dünyaya dehşet saçan teröristler" olarak nitelemekteydi. Shakespeare'in
cümlelerinde Türk, "şehvetperest", "cinsel edepten mahrum âciz bir
hayvan", "zalim ve sinsi bir insan" olarak takdim edilmekteydi. Luther
ise, Türkler'i kötülemek için daha da ileri gidiyor ve Türk'ün tecessüm
etmiş şeytan ya da şeytanın ta kendisi olduğunu söylüyordu.
İslamiyet ve müslümanlar hakkında Ortaçağ'da oluşan bu imaj, büyük
ölçüde Yeniçağ'da da varlığını muhafaza etti. peki bugün için durum
nedir?
Doğrusu bugünkü Avrupa'nın, Ortaçağ'dakinin aynısı olduğunu söylemek ne
kadar zor ise, bugünkü Avrupalının müslüman imajının dünkü ile aynı
olduğunu söylemek de o derece zordur. Her şeyden önce, dünden farklı
olarak günümüz batı dünyasında, sayıları henüz çok olmasa da İslam'a
daha objektif ölçülerle bakabilen ve bu çerçevede değerlendirmeler
yapabilen ciddi ilim adamlarının varlığı söz konusudur. Diğer taraftan,
bugünün Avrupası kendi içinde geliştirdiği ve uygulamaya çalıştığı temel
insan hakları değerleriyle dünün Avruapsından çok farklıdır.
Ancak bütün bunlara rağmen, Avrupa insanının büyük bir bölümünün şuur
altında klasik müslüman imajının varlığını muhafaza ettiği bilinmeyen
bir gerçek değildir. Bu cümleden olarak, edebî eserlerde müslüman yine
aşağılanmaktadır. Filmlerde müslüman ya tiksindirici ya da alay konusu
tiplemelerle takdim edilmektedir. Televizyon kanalları ve diğer basın
yayın organları, İslam dinini terör ve şiddet kavramlarıyla iç içe
göstermek için bilinçli bir çaba sarf etmektedirler.
Bazı ırkçı siyasi partiler müslümanları "sürü" olarak niteleyip
aşağılamaktadırlar. Eski ABD cumhurbaşkanlarından Nixon, 1992 yılında
yayınladığı bir eserinde Amerikalılar'ın çoğunun müslümanları uygar
olmayan, kirli, barbar, aklını iyi kullanamayan bir toplum olarak görme
eğiliminde olduklarını dile getirmektedir. İlk ve orta dereceli
okullarda okutulan ders kitaplarında İslam ve müslümanlar ile alakalı
olumsuz ifadeler ve yanlışlıklar yine varlığını korumaktadır. Hatta
olumsuz müslüman imajı, Avrupa haritasının içinde mülahaza edilen bazı
bölgelerde, bugün bile en az Ortaçağ'daki kadar şiddetli etnik ve dinî
temizlik hareketlerine mesnet teşkil edebilmektedir. Bulgaristan,
Bosna-Hersek ve Kosova'da yaşananları, söz konusu müslüman imajıyla
irtibatlandırmadan tam olarak anlamak mümkün değildir.
İşte, Avrupa Türklüğü ya da bir başka ifadeyle Avrupa'da Türkler
kendileri dışında ve fakat kendileri hakkında başkaları tarafından
oluşturlan böyle bir imajla karşı karşıyadırlar. Bu imaj, ister istemez
onun kimlik mücadelesinin önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır.
Ancak, değişim tarihin temel dinamiklerinden biridir. Binaenaleyh, sözü
edilen imaj da bir şekilde değişecektir. Sabırlı, bilinçli ve planlı
gayretler bu değişimi hızlandıracak ve yarını bugünden daha olumlu bir
hale dönüştürebilecektir. Bunu sağlayabilmek için gerek Türkiye'deki
ilgili yetkililere, gerekse Avrupa'daki Türkler'e önemli görevler
düşmektedir. Maddeler halinde sıralayacak olursak,
1) Türkler'in kimliklerini sağlayacak iki temel öğeden biri dilleri,
diğeri ise dinleridir. Dolayısıyla, hem dillerini ve hem de dinlerini
doğru kaynaklardan öğrenmelerini sağlayacak mekanizmalar mutlaka
geliştirilmelidir.
2) İlgili Avrupa ülkeleri nezdinde teşebbüslerde bulunularak, İslam ve
Türkler hakkında ders kitaplarında yer alan ve doğrudan Türkler'e bakışı
etkileyen yanlış bilgilerin düzeltilmesi için daha yoğun çaba sarf
edilmelidir.
3) Türkler, içinde yaşadıkları Avrupa ülkelerinin asimile olmadan uyumlu
bir unsuru haline gelmelidirler. Bunun için o ülkelerin hassas oldukları
değerler iyi bilinmeli ve dikkate alınmalıdır. Sağlıklı bir iletişim
içinde yaşadıkları toplumların dillerini mutlaka öğrenmelidirler. Bu
hususta yahudi cemaatlerinin tecrübeleri dikkatle incelenmelidir.
4) Türkler, davranışlarıyla içinde yaşadıkları toplumlara başka bir
devletin "beşinci kol"u gibi çalıştıkları intibaını vermemelidirler.
Çünkü, hiçbir ülke ve toplum kendi sınırları içinde kendi aleyhine
hareket eden bir topluluğa sonsuza dek müsamaha göstermez, gösteremez.
5) Türkler, yaşadıkları toplumlarda nüfuz ve etkilerini artırabilmek,
toplumun vazgeçilemez bir parçası oldukları kanaatini yerleştirmek için
mutlaka ekonomik ve kültürel açılardan son derece güçlü olmalıdırlar.
6) Ekonomik ve kültürel alanda sağlanacak birikimden, medya organları
vasıtasıyla var olan yanlış imajı düzeltmek için yararlanılmalıdır.
7) Türkiye, Avrupa'daki Türkler'in eğitimini daha ciddi bir şekilde ele
almalıdır. Bu maksatla gönderdiği eğitimcilerin milli kültürü hazmetmiş,
döviz için değil hizmet için giden elemanlardan olmasına dikkat
etmelidir.
Sonuç itibarıyla, Avrupa'da dünden bugüne var olan müslüman ve Türk
imajının olumsuz olduğu ve bu imajın Türkler'in önüne zaman zaman bir
engel olarak dikildiği bir gerçektir. Ancak, bu imajı düzeltmede asıl
görevin bizlere düştüğü unutulmamalıdır.
KAYBAKÇA
Assaf Hüseyin, Batının İslamla Kavgası, İstanbul 1991; Anwar G.
Chejne, İslam and the West, Albany 1983; E. İzzetî, İslamın
Yayılış Tarihine Giriş, İstanbul 1984; A. Castro, La realidad
historica de Espana, Mexico 1980; Muhammad Benaboud, "Orientalism
and the Arab Elite", The Islamic Quarterly, XXVI/1 (1982); S.
Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Çev. Fikret Işıltan, I-III,
Ankara 1989; M. Hamdi Zakzûk, Oryantalizm veya Medeniyet
Hesaplaşmasının Arka Planı, İzmir 1993; Bryan S. Turner,
Oryantalizm Kapitalizm ve İslam, İstanbul 1991.
{İslamî Araştırmalar Dergisi, C. XIII, S. 2, (Ankara)
2000, s. 174-177} kaynağından alınmıştır. |
|
-------------------------------------------------------------------
Batı Modernizmi İslam
Fundamentalizmi, Zeynep B. Sayın
Batı modernizminden
kurtulma amacıyla kendi özlerine dönme çağrısında bulunan ve bu çağrıyı
ikili bir mantık çerçevesinde gerçekleştiren kültürler, kanımca asıl
şimdi modernizmin boyunduruğu altına girme tehlikesiyle karşı
karşıyadırlar. Çünkü Batı modernizminin kendisi zaten ancak Batı ile
Doğu; uygar ile ilkel arasında kurduğu kutupluluk sayesinde var
olabilmekte, bu kutupların keskinleştirilmesi bizzat onun işine
yaramaktadır. aynı kutuplaşmanın dilini alıp kullanarak, bir direniş
stratejisi adına bile yapılsa, modernizmin ekmeğine yağ sürmekte,
karşıtlığı farklılık olarak temellendireceğine aynı manici ikilik
çerçevesinde kurguladığı için sömürgecinin ağına düşmektedir. Diğer bir
deyişle,
modernizmin ve Avrupa-merkezciliğin söyleminden kopulmadığı ve
farklılılar karşıtlık olarak konumlandırıldığı sürece her zaman
"öteki"leştirilmeye ve dışlanmaya maruz kalacak; kendi farklılık
politikalarını yaratmak isteyen -İslamiyet dahil- kültürler bile her
zaman modernizmin tuzağına düşerek onun suç ortağı olacaklardır..
Kültürler arası diyalog ve çok kültürcülük ve melezlik tartışmaları
politik bir önem kazanmakta; çünkü kimliklerin kendilerini karşıt
kutupları üzerinden gerçekleştirmelerinin yol açtığı felaketlere ayna
tutmakta, "öteki"liği, merkezî kimliğin marjinlerine indirgeyen
mekanizmaya karşı direnmeyi önermektedir..
Kendini karşıtlığıyla değil farklılığıyla ve benzerliğiyle
konumlandırması gereken, Avrupalı olmayan başka bir kültürdür ve özerk
değildir. Karşıt değil, farklı olma özelliğiyle "birliğin ötesinde
yatan" bir kültürdür. İslami kültür ancak Batı'nın karşıtı olmadığı ya
da onu kendi karşıtına dönüştürmediği sürece kendi farklılığını hakkıyla
iddia edebilecektir. Bu kuşkusuz yalnızca İslamiyet için değil, bütün
kültürler için geçerlidir.
Kanımca tarihsel felaketlerden bir şeyler öğrenmiş olmamız gereken biz
"dünyalılar" için önemli olan, var olan alanların sınırlarını
genişleterek, farklılıkların ve benzeşimlerin alanını açmak, farklı olan
ve çatışacağı iddia edilen kültürler arasında geçirgenlik sağlamamızdır.
Bitmiş ve sabit kimlikler değildir kültürel ve siyasal kimlikler; bu
nedenle hepimizin farklı kimlikler arasındaki kesişim noktalarını açık
ederek onları geçirgenleştirmemizin, insanlar ve kültürler arası ilişki
adına önemli bir politik görev olduğunu düşünüyorum.
Medeniyetler Çatışması, der. M. Yılmaz, Vadi,
Ankara 2001, s. 442-3
-----------------------------------------------------------------------------
Tarık Ali, Nar
Ağacının Gölgesi
"Müslüman Endülüs'ten Maya
harabelerine varıncaya, Hıristiyan zulmünün de anlatılması gerekiyordu.
Yoksa modern kültürleri etkileyen geçmiş hakkında tarafsız olamazdık."
""Körfez savaşının patlak
verdiği yıldı. Amerikan, İngiliz ve Fransız uçakları Bağdat'ı her
Allahın günü bombalıyorlardı. Batılılar ise savaşı video oyunu izler
gibi televizyondan takip ettiler. Bağdat'ın bombalanıyor oluşu ve
insanların ölmesi umurlarında değildi. Batı kendini temize çıkarmanın
yolunu bulmuştu: Karşısındakileri şeytan ilan etti. Saddam Arap
Hitler'di, daha sonra Miloseviç'e aynı adı taktılar: Balkan Hitler'i.
Yakında başka Hitlerle de çıkacaklar karşımıza. Yaptıkları savaşın doğru
olduğunu çünkü karşılarındakinin Hitler olduğunu söyleyecekler."
Beni en
çok kızdıran şey bir İngiliz televizyon spikerinin Arapların politik
kültürü yoktur demesiydi. Bağdat'ın bombalanmasını haklı çıkarmak için
söylenmiş bir şeydi bu. Ben de İslam kültürünü ve tarihini araştırmaya,
bu konu hakkında bir kitap yazmaya karar verdim. Ben Tanrı'ya inanmam
ancak bir yazar olarak tarih ilgi alanıma girer. XV. yüzyıl
İspanya'sında var olan İslam’ın Avrupa'dan nasıl silindiğini anlattım.
İslam kültürü ve medeniyetinin Endülüs'teki son günlerini de... Kitap
özellikle İspanya ve Almanya'da çok beğenildi. Ve dostum Edward Said
bana artık bu konuda yazmaktan vazgeçemeyeceğimi çünkü başka hiç
kimsenin iki medeniyet arasındaki çatışmayı anlatan kitaplar
yazmayacağını söyledi". |