1985 Yılı İspanya Gezisi Anılarından, Prof.Dr. E. Nazif GÜRDOĞAN

(Hicazdan Endülüs'e, İz, İst. 1993)

 

"Gırnata'nın en eski mahallelerinden biri olan Elbeycin'de (Albaicin) dolaşırken kendinizi Bursa'da ya da Cidde'de bir Müslüman mahallede sanırsınız..
Endülüs'te dolaşırken, bunca yıkıma rağmen kendinizi Müslüman bir ülkede sanırsınız..


Paris'te ve Londra'da dolaşırken hiçbir şey bize yakın değildir. Ama Gırnata'da (Gıranada) herşey size gülümser. Yahya Kemal Gırnata'yı, bir kere görüldükten sonra sürekli hatırlanacak şehir olarak nitelendiriyor..
Gırnata, Endülüs kentlerinin alnı karlı dağlara kadar yükselen beyaz duvaklı gelini..
İspanya'nın neresine giderseniz gidin, en güzel yapıların müslümanların egemenliği döneminde yapılmış olduğunu görürsünüz.


El-Hamra'nın güzelliği önünde nefesi kesilmeyecek hiç kimse olamaz. Eğitim düzeyi ne olursa olsun herkes onun karşısında adeta büyülenir..
İspanya, gerçekten Hıristiyan ve Müslüman kültürlerinin birbiriyle çatıştığı, savaştığı ve hesaplaştığı coğrafya olmuş. Her iki kültür birbiri üzerinde yapıcı ve yıkıcı etkiler yapmış. Türklerin Balkanlar'da beşyüz yıl süren hesaplaşmasını, Araplar İspanya'da 781 yıl sürdürmüşler. Sonunda her ikisi de çekilmek zorunda kalmış. Araplar K.Afrika'ya, Türkler Anadolu'ya çekilmişler..
Kültürde üstünlüğünü gösteremeyen bir medeniyetin, ekonomide başa güreşmesi mümkün değildir..


el-Hamra, adını üzerine güneşin son ışıkları düşerken aldığı "nar" renginden almış..
İslam bir su uygarlığı.. Endülüs'te rengarenk gülleri, havuzları ve tatlı sesli fıskiyeleriyle bahçeler başlı başına bir dünya. Ve gül, su ve havuzun böylesine ayrılmaz bir bütün oluşturduğu bir kültür Avrupa'da başka bir ülkede görülemez..
Fransız Fizikçi P. Curie: "Endülüs'ten bize otuz kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kalmış olsaydı, çoktan uzayda galaksiler arasında geziyorduk", diyerek Hıristiyanlar adına hayıflanmaktadır.
Kurtuba Camisi bir uygarlıkla birlikte koskoca bir Endülüs'ün gömüldüğü devasa bir anıt gibi..


El-Hamra'yı gezerken hüzünle doluyorum.. Hüzün güzel yol göstericilerdendir. Hüzün merhametin kardeşidir. Hüzünlenmeyende merhamet yoktur..
Müslümanların ne kadar derin, ne kadar ince, ne kadar duygulu bir hayata sahip oldukları Elhamra'nın her köşesinde açıkça gözleniyor..
İspanyol Müslümanların hepsi pırıl pırıl, İspanya'nın Endülüs dönemine özlem ve sevgiyle bakıyorlar..


İspanyol Müslümanlar, beş yüz yıl süren bir baskı ve korku döneminden sonra Avrupa için yeni bir umut olarak doğuyorlar. Çünkü, Batı gibi "kutsal"dan arınmış bir dünyanın varlığını sürdürmesi imkansız..

 

Kurtuba: Medeniyet Şehrinin Yollarında (1)

Erdal Yılmaz

http://mypage.iu.edu/~eyilmaz/gezi/endulus/elhamra1.htm

 

"İspanya farklıdır" böyle başlıyor İspanyollar ülkelerini tüm dünyaya tanıtmaya. Evet, İspanya farklıdır diğer Avrupa ülkelerinden. Bazıları bu farklılığı, İspanya'nın modern avrupanın köylüsü ve dağlısı olmasına bağlasalar da gerçekte bunun ötesinde bir farklılık gözümüze çarpıyor.

Eğer modern bir şehrin merkezinde yaşayan insanlar ayda en az birkaç kez olmak üzere gelenekselleştirdikleri kutlamaları, fiestaları, kravat, fötr şapka ve smokinle değil de şallı, fırfır etekli, saçı belikli ve güllü, kırmızı ve siyah işlemeli elbiseli kızlarla ve bereli, yelekli, şalvarlı, mataralı ve çarıklı erkekleriyle yapıyorlarsa buna, geleneği modern hayatın günlüğüne serpiştirebilen ve tarihiyle bağını sıcak tutabilen bir toplum olarak bakmak sanırım daha makul olur.

Öğle sıcağında kepenkleri kapatıp bir şekerleme uykusu, siesta, yapmadan tekrar işine başlamaz bir İspanyol esnafı. O sokaklar terkedilmiş bir şehri andırır. Fabrikasına güneş doğmadan gider, ikindiden önce işini bitirir. Yatsıya kadar ise gezmeden eğlenmeye, spordan ziyaretlere varana kadar yapacak önemli işleri vardır. Hele akşam üzeri gezintisini hiç ihmal etmez bir İspanyol ailesi. Hava yağmurlu, kundakta bebeği olsa dahi çıkıp dolaşabileceği bir yaya yolu veya park mutlaka bulur. Eğer aceleniz varsa sakın bir İspanyol'la sohbete başlamayın, o noktalamadıkça siz zor kurtulursunuz.

Biraz güneye uzanalım; İspanya'yı gerçekten farklı kılan mekanlara, gitarın duyguları kıpırdatan ahenkli sesine, güneyin zarif ve nazlı esmer güzelinin kıvrak dansı, kalın ökçesi ve zilleriyle göz kırptığı, flamenkonun taht kurup özgünleştiği topraklara; eyalet bayrağındaki beyaz-yeşil rengiyle yarımadaya barış ve zenginlik getiren "Müslüman İspanya" nın anayurduna; bir zamanların kültür ve medeniyet zirvesi Endülüs' e, yani "Al-Andalus" a...

Şaire "Gırnata ah Gırnata" dedirten sebep, taa Türkiye'de yüreklerimizi kıpırdatarak bizleri buraya çekmişti. Bir zamanlar burada 800 yıl devlet olarak bulunup medeniyette öncülük etmelerine ve adaletle hükmetmelerine rağmen kaçınılmaz yok oluşu yaşayan Müslüman İspanya'yı yani Endülüs'ü sormamak, araştırmamak, hissetmemek mümkün mü. Hele Madrid' in kurucularının Müslümanlar olduğunu öğrenmek daha ilk ayak basışımızda Endülüs'ü ilgi odağımız haline getirdi. El-Hamra sarayını bin bir gece masallarına dönüştüren, medeniyetin beşiği Kurtuba'yı efsane başkent yapan, sadece kelimelerin esrarlı sırayla bizlere sunulması olmasa gerek. Acaba "Müslüman İspanya" dan kalanlar, resmi tarih kitaplarında elli sayfa ile geçiştirilenler olabilirimiydi. Osmanlı altı yüz yıllık ömrünü meşrikten mağribe kadar fetihle doldurmuştu. Endülüs sekiz yüz yıllık mazisinde şu zavallı insanlığa neler sunmuştu. Kütüphanelerdeki el yazmalarının dışında günümüze kadar canlı kalabilen neler vardı. Tarık bin Ziyad' ın fetih yolunu izlesek, Endülüs'ün gözde başkentlerine gitsek zerafetin, ihtişamın, medeniyetin ve ilmin günümüze kalabilen parıltılarını bulabilir miyiz...

Sabahın ilk ışıkları meraklı gözlerimizi doldururken bu soruların verdiği heyecanla yaklaşık bin yıl önce küçük bir köy olan Madrid' ten o zamanların kültür, ticaret ve sanayi merkezi Kurtuba'ya doğru yola koyuluyoruz. Endülüs Otobanı "Carretera Andalucia " üzerindeyiz... Tarık bin Ziyad ve Musa bin Nusayr'ın at sırtında bir bir aştıkları şu tepeler, yaylalar ve düzlükler teker teker gerilerde kalıyor... Şu solumuzda duran kale kimlerden kalmaydı, kılıç şakırtıları ve tekbir sesleri hala surlarda yankılanıyor mu, yoksa Engizisyonun mahkum ettiği bir müslümanın iniltisi mi zindanı çınlatıyor. Yamaçta İslam tarzı mimariye sahip olan kilise daha önce bir camimiydi. Hemen yanındaki dört köşe ve zarif kemerli çan kulesi daha önce mağrip tarzı bir minaremiydi. Çanlarını sustursak, gür sesli İspanyol müezzinin ezan sesinin yankısını yüzyılların ötesinden hissedebilir miyiz. Sağımızda kilometrelerce uzanan ve beş yüz yıl boyunca Müslümanları cömertçe besleyen zeytin ağaçlarına seslensek, bize çalışkan ve becerikli Endülüs insanını anlatır mı...

Castilla La Mancha sınırından ayrılıp Andalucia eyaleti sınırına girerken solumuzda kalan Don Kişot heykeli bizlere Cervantes'in Osmanlıya esir düşmesiyle başlayan serüvenini hatırlatıyor. Bu arada Metin, FM bandından Endülüs bölge radyolarını taramaya başladı bile... Bulduğu bir radyoyu dinlemeye koyuluyoruz. Madrid' teki aksan ile buradaki değişiyor. Kelime sonundaki bazı harflerin söylenmemesi hızlı konuşma kolaylığı sağlıyor. .. Abdurrahman Yahya Kemal'den Endülüs'te Raks'ı okuyor Ahmet e :

 Zil, şal ve gül, bu bahçede raksın bütün hızı

Şevk akşamında Endülüs tam üç defa kırmızı

Uzun bir yolculuktan sonra, nihayet, geniş bir düzlükte uzanan Kurtuba' dayız. Binalar yüksek değil.  Başımızı yukarı kaldırmadan gökyüzünü görebiliyoruz. Tepeden dik dik bakan ezici ve hükmedici gökdelenlerin olmaması ne kadar güzel. Şehrin ortasından aynı zamanda merkezinden Quadalquivir isimli nehir geçiyor. Asıl ismi "Vadi el-Kebir". Gerçekten de çok geniş bir yatağa sahip. Kurtuba' yı sulayan, zenginleştiren ve güzelleştiren bir nehir. Endülüs' ün gözde başkenti demiştik. Tarihi biraz karıştırıp çıkan rakamları günümüzle karşılaştırdığımız da ne yazık ki şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz.

10.yy da sultanlık yapan III. Abdurrahman zamanında İspanya'nın başkenti Kurtuba'nın nüfusunun 500 bin civarında ve şehrin Vadi el-Kebir boyunca 5 kilometre uzandığı belirtiliyor. Ibni Rüşd'ün kadılık yaptığı, Ibni Hazm'ın bir ara vezirlik yaptığı ve kütüphaneleriyle ünlü şehir Kurtuba. Bir kütüphanesinde 600 bin eserin bulunduğu edebiyat ve ilim alanında zirve bir şehir. 21 banliyö, 500 camii, 70 halk kütüphanesi, 300 hamam, 13 bin dokumacı, senede 60 bin kitabın yazıldığı ve kilometrelerce uzunluğundaki kaldırımlı ve ışıklı yollarıyla Avrupa'nın en büyük metropolü. Zamanında onun altında Konstantinepol (Istanbul) ve Bağdat vardır...

İlk olarak gittiğimiz Torre de La Callahora' nın girişinde Roger Garaudy' nin ismini gördüğümüzde şaşırıyoruz. Fakat ilgimiz artarak içeri dalıyoruz. Garaudy Müslüman olduktan sonra İslam'ın medeniyet seviyesini daha iyi anlatabilmek için bir vakıf kurmuş, "Roger Garaudy Foundation", ve Ispanya' kültür bakanlığının da izniyle bu kulenin iç dekorasyonunu Müslüman İspanya medeniyetini ziyaretçilerine en iyi anlatacak estetik ve teknik özellikte düzenlemiş. Garaudy ile görüşmek istediğimizi söylüyoruz fakat Fransa'da olduğunu Kurtuba'ya ara sıra geldiğini, hanımının ise Kurtuba da yaşadığını öğreniyoruz...

Sessizce hemen sağdaki odaya dalıyoruz. Kendimizi adeta bir zaman tüneline atmış gibiyiz. Loş bir ışık altında 9-10. yüzyılın rüzgarları esiyor. Karşımızda sarıklı, cübbeli ve elinde asasıyla bir zat duruyor. '' Ben '' diyor; '' Ibni Arabi ... '', yere bağdaş kurup onu dinlemeye koyuluyoruz.

'' ...Tevhid düşüncesi, sadece tek bir özün bulunduğunu ayrıca yüce varlığın farklı özler üzerine dayanan bir şey olmadığını, fakat aksine Biricik Zat'ın ne olduğu konusunda bilgi sahibi olmak olduğunu belirtir...''
 
Müslüman sanatkarların ortaya koydukları o büyüleyici eserlerin ilham kaynağını şimdi daha iyi anlıyorum. Tevhidi anlayışı çevremizin neresine yansıtırsak yansıtalım ortaya ölmez bir güzellik çıkmaktadır. Tıpkı Endülüs'ün ölmez eserleri gibi.

'' ...Kalbin iki yüzü vardır; biri dış yüzü diğeri iç yüzü. Kalbin iç yüzü silinme kabul etmez, muhakkak olarak sabittir. Oysa dış yüzü değişme kabul eder. Burada herhangi bir şey bir süre kalır sonra Allah dilediğini siler dilediğini bırakır....''

Bir derviş edasıyla dinledikten sonra Tevhid'in ışığında kalbimizde olanları sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.

...ve batının Aristo'yu anlamada şükran borçlu olduğu ve zaman zaman Islan dünyasında tepki görmesine rağmen sonuçta; aklın ve vahyin hakikatin kaynakları olduklarından başka bir şey savunmayan Müslüman bilge Ibni Rüşd (Averros) işte karşımızda duruyor. Beyaz cübbesi , yeşil sarığı ve elinde notlarıyla sanki Kurtuba üniversitesinde bir ders için hazır bulunuyor. ''...Ben derim ki ...'' diye başlıyor Ibni Rüşd . ''...Akıl varlıkların sebepleriyle birlikte kavranmasından başka bir şey değildir. Bu konuda o bütün kavrama yetilerinden ayrılır. Sebepleri inkar etmek aklı ve bilgiyi de inkar etmek demektir. Bilgiyi inkar etmekse bu dünyada bilinebilecek bir şeyin bulunmadığını, bilinmesi varsayılan şeyin zandan başka bir şey olmadığını ve tanımları oluşturan öze ilişkin niteliklerin boş olduğunu söylemektir...''

Kendisinden yıllar sonra engizisyonla kuşatılan Avrupalı Müslümanları hatırlıyoruz. Bu düşünceye sahip ve bu içerikteki bir kitabı yazan veya okuyan kimsenin gideceği tek yer vardır. O da Alonso Cano No:3 Madrid'deki İspanya İslam Merkezi’nde çalışan Faslı Abdurrahman'ın dediği gibi El Escorial'daki Büyük Manastırın zindanları ve oradaki gaddar işkence tezgahlarıdır.

Kurtuba'nın saygın evlatlarından bir diğeri Ibni Meymun'u ( Moamiades ) da dinledikten sonra elinde fermanı, başında tacı ve sırtında kaftanıyla tahtına kurulu X. Alfonso gözüküyor.13.yy da yaşamış ve İspanya kralları içinde ilme çok değer veren ve ilim erbabını anlayan bir kişiliğe sahip. Ülkesinde ilme önem verdiğini bu amaçla Toledo da bir tercüme okulu kurduğunu ve Müslüman ilim adamlarının bütün eserlerini Lâtinciye çevirteceğinden bahsediyor... O zamanlar Latince özgün bir eser bulmak oldukça zordu. Çünkü avrupanın diğer kesiminden binlerce talebe Kurtuba üniversitelerine geliyordu. Bilim dilinin de Arapça olduğunu söylemek, zamanın gerçeklerini düşündüğümüzde hiçte abartma olmasa gerek.

Odanın karanlığa bürünmesiyle içinde bulunduğumuz zaman tünelini aşıyoruz. Tam karşımızda bir başka salon; sağdan dolaşmaya başlıyoruz. Sular ülkesi Endülüs; şırıl şırıl akan suların ve Endülüs musikisinin dinlendirici ahengine kendimizi kaptırıyoruz. Deli dolu akan suların önünü kesip taa dağlardan kanalize ederek insanların hizmetine sunuyor Endülüslü. Suyu şehrin evlerine, hamamlarına ve merkezi tuvaletlerine getirdiği gibi kıraç tarım alanlarına da ulaştırıyor. Bentler, kemerler, çıkrıklar ve kanallar...Suyu israf etmiyor Endülüslü. Ilmiyle yarımadaya ayrı bir zenginlik getirmesinin yanı sıra sulama tekniğiyle de bolluk ve refah getiriyor Endülüs insanı. Gırnata'nın düşmesinden sonra Hıristiyan hakimiyetinde yaşayan Müslümanlar, sürüldükleri verimsiz arazileri işletmelerine rağmen, sulak arazileri işleten Hıristiyanlardan daha fazla ürün elde edebiliyorlardı. Hatta Hıristiyan derebeyler çiftliklerinde Müslümanları çalıştırıyorlardı. O zamanların meşhur sözü '' Quien tiene moro tiene oro'' yani ''kimin bir mağriplisi var onun altını vardır''. Çünkü bilgileri, becerileri, teknikleri ve çalışkanlıklarıyla Hıristiyanlardan kat kat üretkendiler.

Devam ediyoruz gezmeye; hemen yanımızda bir burçlar ve yıldız haritası gözümüze ilişiyor. Üzerindeki Arapça metinleri okumaya çalışıyoruz fakat çıkaramıyoruz. Onun üzerinde ise Jübiter ve Satürn'ün de içinde bulunduğu güneş sistemi. Coğrafyacı el-Idrisi'nin bir haritası soldaki duvara asılmış duruyor. Çin'den İngiltere'ye kadar Akdeniz, Karadeniz, Hazar Gölü adalar vs yerler oldukça ayrıntılı olarak belirtilmiş. Piri Reis'ten yüzyıllar öncesi için oldukça etkileyici. Bu odada son olarak cam koruma içerisinde altından yapılma tıp araç ve gereçlerini görüyoruz. Hepsi 200 kadar olan iğne, bisturi, kanca, bıçak, makas, doğum aletleri vs. Tıbbın ne kadar ileri olduğunu ve kaç türlü cerrahi müdahalenin yapılabildiğini bu aletlere bakarak anlamak,sanıyorum, mümkündür.

İster istemez biz neredeyiz, Rönesansı 10. yy'da erken mi yaşıyoruz sorusuyla ikinci kata yöneliyoruz. '' La Gran Mezquita'' yani Kurtuba Büyük Camii tam karşımızda duruyor. Aslına uygun sade haliyle, çansız, heykelsiz, iniltiden uzak zikrine devam ediyor, iki yüz metre batısındaki bugünkü Katedral kimliğine inat. Titrek titrek yanan mumların ışığı süzülüyor küçücük pencerelerinden gözlerimize. Eğilip mihrabın sağ tarafındaki Sebat Kapısı'ndan seyrediyoruz. Katmerli kemerleri yükselten bine yakın mermer sütün arasında saf saf zikre koyulmuş melekler, şu garip ve mahzun caminin vefakar tek dostları olsa gerek. Bu zikrin eşliğinde La Gran Mezquita'yı tavaf ederek yan odaya geçiyoruz.

Endülüs'te günlük yaşantının nasıl olduğunu merak ediyorsanız, kesinlikle burayı görmelisiniz. Kilisede Hıristiyanlar, sinagogda Yahudiler ve camide Müslümanlar ibadetleriyle meşguller. İnsanların kıyafetlerine, iç ve dış mimariye, tezyinat ve mozaik işlemelerine bakıyoruz; birbirine o kadar yakın ki bir ayırım getirebilmek oldukça zor görünüyor. Hıristiyan ve Yahudilerin ibadethanelerindeki mimari tarz Müslümanların mimari tarzının aynısı . O zamanki egemen kültürün İslam kültürü olduğu açıkça görülüyor. Neden olmasın ki, Müslümanlar eserlerinin güzelliğini tevhid eksenine oturtarak oluşturuyorlar. Hemen yanında beden ve ruh temizliğiyle kamil insan olmanın uğraşısı içerisinde Müslümanlar.

Atnalı kemerlerin üzerine oturtulan kubbenin altında kaynayan hamam ve ortasındaki göbek taşından yükselen buharlar arasında temizliğini hiçte ihmal etmeyen Endülüslüler. Endülüslü hemen her gün banyo yapar. Günlük altı vakit ibadetlerinden biri beden temizliği beşi ise namazdır. Kullanımı herkese her gün açık olan bu hamamların Hıristiyan işgali döneminde Müslümanlara haftada bir gün verilmesi Endülüslü için bir dramdır. Şöyle yazıyor önümüzdeki tabelada ; '' Fakir bir Endülüslü, kazandığı ilk akçesini beden temizliğine daha sonrakini ise ekmeğe verir.'' Granada'yı ele geçirene kadar yıkanmamaya ant içen kraliçe İsabella daki kişilik ile şu kişilikli ve inançlı fakirdeki davranışı karşılaştırmak mümkün mü.

Mağrip ülkesine özgü, dört köşe ve pencereleri atnalı kemer ve sütunlarla göğe açılan beş katlı yüksek minareden ezan sesi köşeleri bucakları dolduruyor. Portakal çiçeklerinin kokusunu muhabbetle saldığı yemyeşil ve serin cami bahçesinde abdest alıp besmeleyle giriyorlar zarif kemerlerin mermer sütunları arasından. Vakit ikindi... İkindiyle akşam arasını ilimle geçiriyor Endülüslü. Kurtuba merkez kütüphanesinin sohbet salonundayız. Talebeler diz çökmüş, rahlesindeki kitabının sayfalarını bir bir çeviren Ibni Hazm'dan başkası değil...

Ifrikiye kervanı henüz gelmiş, yüklerini boşaltıyor Alkazar (el-kasr) yakınlarında. Kurtuba aynı zamanda bir ticaret ve endüstri başkenti. Valecia'dan (Belensiye) parşömen, parfüm, eyer, ayakkabı ve ipekli eşyalar; Toledo'dan (Tuleyto) silahlar (Toledo yapımı bıçak ve kılıçlar şimdilerde dahi ünlüdür); Cuenca'dan halılar; Zaragossa'dan hayvan derisi; Catalayud'dan ise giyim ve seramik ürünleri Kurtuba borsasının mallarından bazıları. Rengi ve güzelliğiyle meşhur bir kumaş olan ''dibac'' da Endülüs İspanya'sının önemli ürünlerinden. Yabancı mallar ise el-Meriyye yakınlarındaki Pechina limanından getirilmiş.

Bütün dünyada tanınan Endülüs'ün güzel ve zarif metal işleri, kılıçlar, zırhlar, kandiller, yağdanlıklar ve demir kapıları da görebiliyoruz. Bu arada avrupada Endülüs'ün ismini yaşatan Kurtuba derisini de unutmamak gerek. Güzel halılara ve işlemeli duvar örtülerine büyük talep var Kurtuba pazarında. Kervanların geldikleri yerlerde en son basılan kitapları da getirmeleri dikkatimizi çekiyor. Bunların daimi müşterisi saray ve erkanı. Bu kitaplar özel bir itinayla taşınıp saray çevresindeki bilginlere ulaştırılıyor. Daha sonra çoğaltılarak bütün kütüphanelere dağıtılıyor. Kervanlar dönüşte ise Kurtuba'da basılan kitaplardan bir kopya mutlaka götürüyorlar.

...Denilebilir ki Avrupa Avrupa olalı Endülüs'teki kadar böyle güzel ve ferah bahçe düzeni görmediler. Her şeyden önce boyutlar insan ve estetik ölçüleri içinde gelişiyorlar. Flamenko'nun sustuğu, tabiatın renkleriyle dans ettiği, ud, tar, kanun ve neyin sevgiyi ve aşkı sulayan ahengiyle ve gülün kokusuyla aşıkları ferahlattığı, kumruların ilahilerle melekleri çağırdığı ve kevserden gelen suyla yetişen güllerle, karanfillerle, hanımelilerle, menekşelerle, portakal ağaçlarıyla ve bilemediğimiz daha nice bitkilerle cennetin bir kesitinin bizlere bu dünyada görüntülendiği bir yerdir Endülüs bahçesi. Adeta meşhur botanikçi üstat Abdullah bin Ahmet el Maliki'nin (Ibni Baytar) bir laboratuarı kurulmuş gibi. Bahçedeki birçok bitki ise ilk defa Endülüslüler tarafından İspanya'ya getirilmiş ve yerlileştirilmiş. Portakal, pirinç, şeker kamışı, palmiye, şeftali ve nar (Rumman Safrisi) bunlardan bazıları.

Gurup vakti yaklaşırken Vadi-el Kebir (Quadalquivir) üzerinde sandal sefasının henüz başladığını görüyoruz... Bir üst kata çıkarken bu dinlendirici manzaralar karşısında gönlümüzün ferahladığını hissediyoruz.

Her şeyin iyisini, güzelini ve üstün olanını yapmayı tercih eden Endülüslü Müslüman en zirvesine eriştiğinde ise ihtişamıyla dünyaya nam salan ve dillere destan bir saray inşa edip efsaneleşmekten geri durmamış. Yüzlerce odanın, binlerce sütunun süslediği, geometrinin duvar, tavan ve kemer işlemelerinde raks ettiği ve sırtını güvenle yasladığı Sierra Morena'nın zirvesindeki buz gibi karları eteklerinde suya dönüştürmekle şeref duyduğu, güneyin bunaltan sıcağının serin ikindi yeline dönüştüğü, hilal tutkunlarının sabırla mevzilendiği, zamanında ''dünyanın ziyneti'' sayıldığı saray Medina Al-Zahara. X. yy da III. Abdurrahman'ın dirayetli, azimli, zeki, çalışkan kişiliğine yaraşır, yaklaşık otuz yıllık başarılı yönetimini unutulmaz bir kimlikle noktalayan abide Medine el-Zehra. Zehra'nın şehri. Zehra, sultanın en gözde, en alımlı, en zarif, en güzel ve aşkı tattıran hanımı...

Abdurrahman III uluslararası diplomatik ilişkiler başlatır ve Fransa, Almanya, İtalya ve Bizans'a elçiler atar, oradan elçiler kabul eder. İşte sarayın muhteşem büyükelçiler salonu önümüzde duruyor. Salonun her iki yanında iki büyük oda, dekorasyonu duvarlardaki yaprak tezyinatıyla, Şam tarzı işlemelerle kemerler ise siyah ve gül kurusu renkli mermerlerle zenginleştirilmiş. Salonun önünde ise etkileyici geniş bir bahçe. Dört havuzla çevrili bu bahçede ziyarete gelen yabancı konuklara ikramlarda bulunuluyor. Medine el-Zehra'nın ihtişamını yansıtan bu salonda heyecanlı bir kalabalık ağırlanıyor. Üç bin kilometre doğudan, İstanbul'dan, gelen boydan aşağı rahip elbisesi içerisinde Bizans elçisi el pençe divan duruyor. Karşıda ise divanına bağdaş kurmuş Abdurrahman III, etrafında vezirler ve Endülüsün bilginlerinden Ebul-Ali el-Kali ve Sahib el-Amali de bulunuyor. Bu arada udun tellerinin de yavaş yavaş hareketlendiğini kulağımıza aheste aheste inmeye başladığını fark edebiliyorum. Saray girişine kıymetli halılar döşenmiş, muhafızlar ise her iki yanını adeta bir duvar gibi kaplamış dimdik ayaktalar. Gördüğü ihtişamdan dehşete kapılan elçi gerekli konuşmayı yapma gücünü dahi kendinde bulamıyor. Müslümanlar inançlarının ve ihtişamlarının yüceliğiyle dimdik ayakta dururken, Bizans elçisi biraz boynu bükük biraz da ezilir bir durumda. Tabloyu yapan ressam zamanın tarihi gerçeğine ihanet etmemişe benziyor.

Soldan bir başka odaya dalıyoruz. İçinde bulunduğumuz karanlık, önümüzde duran El-Hamra sarayının orijinaline uygun maketinin küçücük pencerelerinden sızan ışıkla alacakaranlığa dönüşüyor. Saray erkanının sabah namazı için kalktığını görüyoruz. Sierra Nevada'nın karları hiçte eksik olmayan doruklarından taa aslanlı avluya gelen suyla abdestini alan kişi el-Hamra'nın tamamlayıcısı erdemli, barış yanlısı ve engin bir gönül zenginliğine sahip Yusuf Ebul Hacic (Haxis). Birazdan el-Hamra'nın sultan mescidinde sabah namazına duracaklar... Sabahın ilk ışıkları Sierra Nevada üzerinden aşıp El-Hamra'nın kendine özgü kemerleri arasından süzülürken, bu zarif saray, bütün bakireliğiyle gözlerimizin önünde duruyor; ne yanında engizisyonun kilisesi var ne de Carlos-V in çarpık mimarili arenayı andırır ,sözüm ona, sarayı. Etrafını tavaf ederek her açıdan güzelliğini ve zerafetini gönlümüzün derinliğine çekip yeni ufuklar açıyoruz zihnimizin sanat köşesinde. Bu eşsiz mağrip ve Endülüs harikasını bir an önce gerçek boyutlarıyla temaşa etme isteğiyle çıkışa doğru yöneliyoruz.

Bizlere Endülüs'ün bir özetini sunan Roger Garaudy'ye şükranlarımızı iletmesini söylüyoruz görevli gençlere. Kulenin çıkışında tam karşımızda ,Vadi el-Kebir'in diğer tarafında, duran Kurtuba Büyük Camii'ne yöneliyoruz. Üzerinde yürümekte olduğumuz Romalılardan kalma köprünün ortalarına geldiğimizde durup Vadi el-Kebir'in aheste aheste akan sularına bakarken, gözlerimiz güneşin sudan yansıyan ışıklarına kilitlenip tarihin acı dolu sayfalarına dalıp gidiyor. Bir zamanlar bu nehir günlerce mürekkep renginde akmıştı, bir başka zamanlar ise kıpkırmızı. Bilginin güç olduğunu idrak edemeyen ve kullanamayan cahil insanlar, kilise mutaassıpları, Kurtuba'yı Müslümanlar kaybedince bütün kütüphaneleri bu ırmağa boşaltmışlardı... Köprünün tam ortasında sağda bir Meryem Ana heykeli var. Yerler mum damlalarından yapış yapış durumda. Her gelen bir mum yakıp Hıristiyancı bir destur çekip vicdanını temizliyor. Köprünün karşı ucunda solda ise ırmaktan su çıkarmada kullanılan bir su çarkı var. Ahşaptan yapılmış ve oldukça da eskiye benziyor, bir harabe haline gelmiş. Köprüyü hemen geçince tam karşımızda işte Kurtuba Büyük Camii.

Kulağımıza gelen davul, borazan ve org sesine başlangıçta dikkat etmemiştik fakat cami etrafında düzenli bir şekilde ellerinde sopa büyüklüğünde mumlarla ve göğüslerinde koca bir haçla kuşaklı, entarili, siyah veya mavi külahlı ku-klax-klan tipli insanları görünce bunun bir kutlama olduğunu fark ettik. Evet bunun adı Santa Semana yani kutsal hafta, nisanın ikinci haftasında yapılan bir kutlama. Hz. Isa'nın çarmıha gerilmesiyle bağlantılı olan bu törene yaklaşık yirmi kilise ve yüzlerce engizisyon celladı görünümlü insan aktif olarak katılmış. Seyretmek için gelen halk ve turistlerin yoğun ilgisi açıkça görülüyor. Ortaçağın koyu katolikliğini ifade bu kutlama gariptir ki şehrin her kesiminde yapıldıktan sonra halen katedral olarak kullanılan Kurtuba Büyük Camii'nde noktalanıyor. Hz. Meryem'in ve kendi çarmıhını taşıyan Hz. Isa'nın heykellerinin ayrı ayrı bulunduğu çiçeklerle süslü platformlar en önde taşınıyor. Cami etrafında dolaştırıldıktan sonra içeri alınıyor ve katedral kısmına konularak bir müddet sonra tören sona erdiriliyor. Bizim için çok hüzünlü bir manzara. Kemal ise dayanmayıp kelimelere döküyor kederini. '' ... Ah hocam ah şu manzarayı görmek mi yaraşırdı bize ''

Biraz önce gördüğümüz maketinden gerçek boyutlarına kavuşuyoruz Büyük Camii'nin. Kıbleye göre sağ tarafından fakat avlu dışından gezmeye koyuluyoruz. Cami etrafındaki binaların eski tarzda tutulması çevrenin mimari atmosferinin algılanmasını da kolaylaştırıyor ve tarihi bir güzellik veriyor. Yerler parke taş döşenmiş durumda. İsterseniz faytonla şehir turu dahi yapabilirsiniz. İşte hemen sağ köşeden başlıyor, o çizgilere, renklere desenlere, yazılara ve bütünlüğe akseden zarif güzel fakat hayret verici sanat gücümüz. İslam heykeltıraşçılığı iyi ki yasaklamış diye düşünüyorum. Çünkü heykelle ortaya konabilen güzelliğin ve derinliğin ötesinde bir güzelliği, bütünlüğü, felsefeyi, inancı ve bir düşünceyi ortaya koyabiliyorlar. Heykelle mükemmele bir benzetme yapılırken, İslam sanatında inanç ve düşüncenin yansımalarını görüyoruz.

Camiye girişi kolaylaştırmak için, yan taraflarında birden fazla kapı konulmuş. Kapının hemen üzerinde atnalı bir kemer yükseliyor. Bu kemer, dilimler halinde bir kırmızı renkli tuğlalardan birde alçı veya beyaz yumuşak taşlardan oluşturulmuş. Bunun hemen üzerinde büyük ihtimalle kufi tarzında yazılmış Arapça bir cümle var fakat harfler döküldüğü için metni anlayamıyoruz. Kapının her iki yanında ise ortasında alçıdan yapılma jaluzilerin olduğu daha küçük iki kemer yerleştirilmiş. Bu kemerler tek bir yay parçasından oluşturulmak yerine beş küçük yay parçasının birleştirilmesiyle oluşturulmuş. Bunların hepsinin üzerinde ise altı sütunla yükseltilmiş yan yana dizi halinde birbirine geçmiş kemerleri görüyoruz. Kırmızı ve yaprak oymalı desenli beyaz taşlarla dilimlendirilmiş. Sütunların arası da aynı şekilde yaprak desenleriyle güzelleştirilmiş. Bu yan duvarın en üstü ise çam ağacı siluetinde beyaz taşlarla sıralı bir şekilde örülmüş.

Bir, iki, üç, ... dokuz, evet caminin yandan girişi sağlayan bunun gibi tam dokuz kapısı var. Hepsi de hemen hemen aynı mimari ve süsleme tarzına sahip. Fakat maalesef zamanın aşındırıcılığı bir çoğunu ciddi yenileme çalışmalarına muhtaç duruma getirmiş. Bu kapıların hepsi şu an kapalı durumdalar. Onuncu kapı ise caminin avlusuna güney cephesinden girişi sağlıyor. Camiye gün ışığını sağlayan jaluzilerin hepsi de ayrı ayrı desenlerde yapılmış...

Artık davul ve borazanın sesi ortalığı iyice inletiyor. Kutsal hafta kutlamalarını yapanlarla beraber cami etrafındaki dönüşümüzü tamamlamayı düşünüyoruz. Engizisyonu ürkütücü her haliyle yansıtan bu yüzü kapalı, başı külahlı, eli haçlı, boydan aşağı cübbeli görünümün içinde belki de ataları kadar gaddar,cahil ve kirli olmayan bir genç kız veya delikanlı bulunuyor. Ne yazık ki bu kutsal hafta törenleri mazisiyle hesaplaşmaya korkan koyu Katolikliğin tartışılmaz geleneği.

Köşeyi dönerken güney cephesinden batı cephesi boyunca yürümeye devam ediyoruz. Köşenin çaprazındaki otelin ismi "Hotel Moamiades" , Ibni Meymun, Kurtuba'nın bilge evlatlarından birinin ismi. Otele bu ismin verilmesinin sebebi Ibni Meymun'un Yahudi kökenli olması olabilir. Bana kalırsa Ibni Rüşd (Averros), Kurtuba'yı yansıtan daha önemli bir şahsiyet. Otelin hemen yan tarafındaki bar dikkatimizi çekiyor. "La Mezquita Bar" , Mescit Bar. Garip İspanyol işte; hemen yanındaki turistik eser cami olunca oda açtığı bara bu ismi vermiş. Bir kahve içmek istiyoruz bu barda. Garson "Cafe con leche o solo" diye soruyor bizlere ; ben de sade olsun diyorum.

Batı cephesinde biraz daha ilerleyince, şu an çan kulesi olan kare zemin üzerine oturtulmuş cami avlu duvarına yapışık mağrip tarzı minareyi görüyoruz. Söylendiğine göre, aslı 10.yy dayanan bu minare, 18.yy da Lizbon depreminde hasar görmesi üzerine epeyce değiştirilmiş. Müezzinin çıkıp ezan okuduğu yer şu anda 12 çana ev sahipliği yapıyor. Kubbemsi tepesi ise uçurularak, kutsal hafta törenlerinde kullanılan büyük bir çan konulmuş. En tepesine ise iki saat ve iki çan daha yerleştirilmiş. Şu anki kuleden minareyi andırabilecek izler yakalamak biraz zor gibi görünüyor. Minarenin hemen yanından caminin avlusuna, "Patio de Los Naranjas", kıble istikametinde giriş kapısı var.

Avlunu dış tarafında ise eskinin o daracık sokakları ip gibi uzanıp gidiyor iki, üç katlı beyaz renkli şirin evlerin arasından. Evin kapısını aralayınca karşımıza ortasında havuz olan bir küçük boşluk çıkıyor. Havuzun kenarında rengarenk çiçekler, pencerelerin pervazından duvara yayılan sarmaşıklar ve aralarında duvara tutturulmuş saksı çiçekleri. Evler çoğunlukla dubleks yapıda fakat gösterişli zenginlikten ziyade sadeliğin ve fakirliğin verdiği ferahlık ve mutluluk dolu bir havayı taşıyor. Şu yukarıdaki pencereden meraklı bir çift gözle bizleri izleyen sevimli küçüğe, Kemal "Hola Nina" diye bir gülücük gönderiyor. Cami avlusunun etrafını dolanan yol boyunca seramik, gümüş, bakır, deri, ve dantel işçiliğinin ürünlerini satan dükkanlar sıralanıyor. Bakır ve gümüş işçiliği oldukça ince detayları içermesine rağmen seramik işçiliği biraz daha özensiz gözüküyor.

İki sıra halinde ilerleyen engizisyon celladı görünümlü kişilerin arasından sıyrılıp caminin kuzey kenarına dönüyoruz. Fakat aynı kalabalık bu tarafta da oluşmuş durumda. Bir müddet daha kalabalığın içinde kaldıktan sonra nihayet bu törenin sonuna yaklaştığını anlıyoruz. Koşuşturarak avlu içine geçip cami giriş kapısının yakınına mevzileniyoruz. İşte, önde elinde büyük bir haçla baş-külahlı arkasında ise ikişer sırayla diğer külahlılar başı çekiyor. Hemen arkalarında ise Hz. Isa ve Meryem'in ahşaptan yapılma etrafı süslenmiş heykelleri bir araba zemini büyüklüğündeki platform üzerine yerleştirilmiş ve yaklaşık on beş kişi bunu alttan kaldırarak ilerliyorlar caminin girişine doğru. Bunlar caminin geniş ve derin kapısından içeri girerken gözümüze ilişen bir kitabe var kapının sağ dış duvarına yerleştirilmiş durumda. Bir, caminin senedi durumunda olan bu Arapça kitabeye bir de külahlı ve haçlı askeri kıyafetindeki şu insanlara bakıp kalıyoruz. Onların içinden bir sevinç tufanı yükselirken, ister istemez bir hüzün boşalıyor kalbimizin iman köşesinden.

Bir müddet cami avlusunda dinlenmeye koyuluyoruz. Kalabalığın azalmasını beklerken caminin bu portakal bahçesine göz atma fırsatımız da doğuyor. Avlunu kenarları oturulacak ve dinlenilecek mekanlar olarak düşünülmüş olmalı, orta kısımda ise sıra sıra portakal ağaçları uzanıyor. Bu ağaçlar 15.yy dan beri cami avlusuna dikiliyormuş. Ondan önce ise palmiye ağaçları mevcut imiş. Abdest alma yeri neresi olabilir diye düşünüyoruz. Fakat belirgin bir ize rastlamıyoruz. Su, daha önce kuyulardan su çıkrığı ile çıkarılıyormuş. El-Hakem II zamanında Sierra Morena dağlarından kanallarla akıtılıp abdest almak için caminin çeşmelerine kadar getirilmiş. Fakat bu kanallar ve çeşmeler şu an kayıp durumdalar. El-Mansur tarafından yapılan altı yüz tonluk su deposu halen mevcut olmakla birlikte kullanılamaz durumda imiş...

Nihayet kalabalık Büyük Cami'nin Katedral kısmına haçı ve heykelli platformu yerleştirmenin verdiği mutlulukla dağılmaya başlıyor. Caminin iç kısmını görebilmek için biz de ayaklanıyoruz. Şu anda bir katedral olarak kullanılsa bile bizim için bir camidir, hatta bir İspanyol bile cami "La Mezquita" olarak biliyor. Uygun bir yerde abdest aldıktan sonra besmeleyle adımlıyoruz geniş ve derin giriş kapısını. Bir anda kendimizi büyük bir mekanda buluyoruz. Sütunlar ve sütunlar... o kadar çok ki kıble duvarındaki mihrabı göremiyoruz. Mermer sütunlar üzerine yükseltilen kemerler iki kademeli yapılarak tavanın yüksek tutulabilmesi sağlanmış.

Aslında teknik özelliğinin dışında estetik ve felsefi bir öncelik var bu sütunlarda. Çöldeki bir vahayı ve vahaya yayılan hurma ağaçlarını andırıyor bu cami. Vaha; yanan yüreklere bir serinlik, kavrulmuş dudaklara bir hayat, cehennem sıcağında cennet özlemi. Bir sütunun her iki yanına uzanan katmerli kemerler, hurma ağacının her iki yanına yayılan dallarının ve yapraklarının görünümünden farksız. İşte, kültür, estetik, inanç ve felsefenin bütün olduğu tek eser... Kemer taşları kırmızı ve beyaz... yani çöldeki güneş ve kum. Tavan ise ahşaptan yapılmış ve oldukça ince işçiliğe sahip. O zamanlar büyük kubbelerle geniş mekanlar oluşturmak yerine kısa aralıklı sütunlar ve üzerinde yükselen çift katlı kemerlerle oluşturulmuş böyle mekanlar. Hıristiyan hakimiyetinde kemerlerin görünümünde bir değişiklik yapılmamış.

Aslında böyle bir teşebbüs biraz hesap kitap biraz da cesaret ister. Fakat cami katedrale dönüştürüldükten sonra yapılmış değişiklikler hemen sağdan kendini göstermeye başlıyor. Yan duvarlara yakın olan ilk kemerler çevrilerek ön tarafı demir parmaklıklarla kapatılıp papazların ayin öncesi hazırlıklarda bulundukları "Capilla" larla doldurulmuş ve muhtelif heykellerle süslenmiş. Bu odacıkların demir parmaklıklarla çevrilmiş olması ibadet yerinde dahi bir güvensizliğin olduğunu mu sergiliyor. Cami önce buraya kurulmuş daha sonraları ise ihtiyaca göre ve aynı tarz korunmak suretiyle ileriye ve sola doğru genişletilmiş. Bu genişletmeler toplam dört ayrı sultan zamanında yapılarak cami son haline getirilmiş. Bu ilk kısım toplam on bir sahn (aralık)dan oluşuyor ve on birinci sahndan sonra caminin tam ortasına katedralin oturtulduğunu görüyoruz...

Ayin hala devam etmekte fakat kalabalık azalmış durumda. Katedral'de işlemelerde detayın olduğu gözüküyor fakat ahşaptan ve alçıdan heykelciliğin ötesinde orijinal olabilen bir şeyler görebilmek mümkün değil. Şekiller çok yoğun ve tamamen koyu renkler hakim. Böyle bir anlayış sanki, gözlerden kalbe inen ferahlık ve aydınlık kapılarını kapatıp renklerle sevgiye güzelliğe açılacak pencereyi kör ediyor. Katedralin tavanı, tepeden ışık gelmesini sağlamak, caminin mihrabından daha yüksekte bir görünüm sağlayabilmek ve genel tarzdaki katedrale benzetmek için oldukça yüksek tutulmuş. Mihraba doğru ilerlerken sağ tarafta yeni yeni "Capilla" lar görüyoruz. Mihraba varmadan onunla aynı hizada "Makşura" denilen bir bölme yer alıyor. Burası hilafet mimarisinin tipik bir örneğini sergiliyor. Üç tarafı kapalı olup sadece mihrap yönündeki kemerlerden geçiş verilmiş. Makşura, halife ve onun etrafındakilerin huşu içinde ibadet edebilmeleri için düşünülmüş olmalı, bizdeki "Hünkar Mahfili" onunla benzerlik gösteriyor. Yan duvarlar büyük bir kemerle yükseltilip yapraklı desenlerle süslenmiş. Çıkış tarafında dört sütun ve iç içe birbirini kesen katmerli kemerler kullanılmış. Tavan, sekiz köşeli bir yıldızın kirişlerinin üzerine oturtulan Çin kasesi şeklinde küçük bir kubbe ile kapatılmış. Güneş ışığı girişini sağlayabilmek için ise tavandaki kirişler arasına minik kemerli pencereler konulmuş. Bunların hepsi açık renk zarif kabartma işçilikleriyle güzelleştirilmiş. Kubbe ortasına ise içinde üç yağ lambası bulunan bir fanus asılmış.

Makşura'nın bulunduğu sahnı izleyerek Mihrab'a doğru yöneliyoruz. İşte karşımızda caminin hem kalbi hem de beyni durumundaki mihrap. Yalnızca bizim değil herkesin ilgisi bu Mihrap üzerinde yoğunlaşmış durumda. Mihrab'ın bulunduğu ve nispeten büyük kubbeli kısma, bu sahnı dik olarak kesen üç kemerin ortadakinin altından sıyrılıp geçerken sanki gökkuşağının altından geçtiğimi hissediyorum. Mihrab'ın kubbe kısmı sekiz köşeli yapılıp her bir köşeye gün ışığı girişini sağlamak için kemerli jaluziler yerleştirilmiş. Endülüslü hilafet dönemi sanatkarlar zirveyi zorlayarak, adeta bu mihrapta işaretlemişler ustalıklarının doruklarını. Çizgiyi, rengi ve mozaiği bayağılıktan kurtarıp inanç, felsefe ve gönül ile harmanlayıp bin yıl sonrasında hayretle ve takdirle bakabileceğimiz kıvama getirmiş Kurtulalı ustalar, mimarlar ve işçiler. Her köşe, bucak, kemer, sütun, kiriş zeminden tavana kadar ya yaprak desenleriyle ya Kuran' dan alınma ayetlerin çoğunlukla kufi tarzında yazılmasıyla ya geometrik oyma ve kabartmalarla yada hayat ağacı deseniyle sarı, açık yeşil, turuncu, kırmızı, siyah, beyaz ve erguvan rengiyle santim santim inceleyebileceğimiz ayrıntıya kavuşturulmuş.

Mihrab'ın atnalı şeklindeki zemin üzerine oturtulan en iç bölmesi ise üçlü küçük kemerlerden oluşan pencere büyüklüğündeki toplam altı kemer takımıyla çevrelendirilmiş. Kullanılan mozaik de o zamanki İstanbul'dan getirtilmiş. Mihrab'ın yan duvarları her diliminde farklı renkler ve desenler olmak üzere atnalı kemerlerle çevrilmiş. Mihrab'ın sağında ve solunda ismi "Sebat" ve "Beytül Mal" olan ve Mihrap'la aynı süsleme özelliğine sahip iki kapı var. Buradaki kubbeler daha sade fakat çevresindeki kemerler aynı aynı işçiliğe sahip. Sebat kapısı doğrudan eski Alkazar'a çıkıyormuş fakat şimdi eski Alkazar'dan ortada eser yok.

Beytül Mal kapısı ise ramazanın 27. gecesi olarak kabul edilen Kadir Gecesi'nde caminin hazineleri sayılan altın ve gümüş avizeler, vazolar vs. ile ilk dört sayfası Hz. Osman'ın elyazması olan üzerinde onun kan izlerini taşıyan bir Kuran nüshasının camiye alındığı kapı olarak biliniyor. Bu kapıların üzerinde ise aydınlık sağlaması için geometrik desenli pencerecikler yerleştirilmiş. Caminin değerli ve meşhur minberini arıyoruz fakat göremiyoruz. Ahşap işçiliğinin harika bir örneğini oluşturan bu minberin yapımı tam yedi yıl sürmüş. Fildişi, değerli taşlar, abanoz ağacı, kokulu ağaçlar ve altın çivilerle yapılmış tam bir hazine.

Caminin kuzey duvarını izleyerek çıkışa doğru yöneliyoruz. Bu tarafta da yeni yeni "Capilla" lara rastlıyoruz. Capilla Real, Capilla Mayor, Capilla Villaviciosa... Camide yaklaşık otuz kadar Capilla mevcut. Yani bu yaklaşık otuz papaz veya rahip demek anlamına geliyor. Mihrab'ıyla, Makşura'sıyla, kemerleriyle, kapılarıyla Kurtuba Büyük Camii, üzerinden engizisyonun fırtınası geçmiş olmasına rağmen geçmişin kimliğini bizlere hala olanca güzelliğiyle sunabiliyor. Kurtuba'yı 1236 da Hıristiyanlar aldıktan epey sonra koyu Katolikler camiyi tamamen yıkıp büyük bir katedral yapmakta ısrar edince, zamanın kralı şöyle demiş: "Her yerde olan bir katedral yapalım derken, dünyada tek olan bir eseri yok etmeyelim." Sonunda tamamen yıkmak yerine camiyi kısmen koruyarak bu şekilde bir katedral yapmaya karar verilmiş. Fakat diğer camiler, kilise olmak yada yıkılmaktan kurtulamamış.

Hem gezmenin verdiği yorgunluğu atabilmek hem de yiyebileceğimiz uygun bir şeyler bulabilmek için, önceden yerini öğrendiğimiz mağrip tarzı lokantaya gitmek için cami avlusunun kuzey kapısından çıkıp tam karşımızdaki sokağa dalıyoruz. Eskinin o daracık sokaklı mahalle havası, duvarlardan yankılanan ayak seslerimiz ve kimi evlerden sokaklara kadar taşan flamenko müziğinin ritmiyle ancak buralarda bulunabilen bir farklılık oluşturuyor. Büyük şehir caddeleri insanları sönük ve ezilmiş bir kişiliğe zorlarken, bu şirin evlerin bir iki kulaç mesafeyle birbirinden ayrıldığı bu sokaklar, var olmamızı bilinç seviyesinde bizle yaşatıyor. Çünkü boyutlar, makinanın yardımı olmaksızın hükmedebileceğimiz ölçüler içinde gelişiyor.

İspanyanın hangi köşesinde olursanız olun Endülüs Evleri denildiğinde akla gelen ilk şey rengarenk güllerdir. Bazı evler geniş bahçeli, havuzlu ve teraslıdır. Kat sayısı ise üçü geçmez. Pervazlar çiçekten görünmüyor, duvarlar ise sarmaşık ve aralarında onlarca çiçek saksısıyla doldurulmuştur. Bazen sokağa bakan duvarlar dahi böyledir. Bu bahçe ve ev kültürü ise tamamen Müslüman İspanya'ya ait olsa gerek. Çölde vahanın ne demek olduğu yaşayarak bilen Arap ve berberi Müslümanlar suyu ve toprağı olan her yeri birer vahaya dönüştürmüşler...

Yaklaşık beş dakikalık bir yürüyüşten sonra işte karşımızdaki tabelada "Cafetin HALAL" , "Yama'a Islamica de Al-Andalus" yazılı. Burası hem mağrip tarzı yiyeceklerin satıldığı hem de cami ve çocuklara eğitim yeri olarak kullanılan "Endülüs İslam Cemiyeti" nin bir binası. Balkonda asılı duran bayrak beyaz ve yeşil renkli, hemen yanında ise üzerinde Bosna-Hersek'in bayrağı olan bir pankart asılı. Merakla içeri giriyoruz. Girişteki panolar dikkatimizi çekiyor; Filistin'den Keşmir'e, Cezayir'den Bosna'ya uzanan haberler, yorumlar, eleştiriler yer alıyor. Mesajların birçoğu fotoğraf ve karikatürlerle ifade ediliyor. Muhtelif ilanlara da rastlamak mümkün. İspanya içindeki Müslümanları ve Fas'taki Müslümanları ilgilendiren yazılarda gözümüze ilişiyor. Batıya bol bol eleştiriler de var.

Adımlarımız bizleri iç mekana sürüklerken etrafımızı keşfetmeye devam ediyoruz. Burası tipik bir Endülüs evi. Orta kısmın üstü açık zeminde ise bir havuz, çevresinde ev çiçekleri ve bitkileri, odalar ise bunun etrafında yer ise odalar alıyor. İlk katta mutfak, çay salonu, iki şark odası ve bir abdest alma yeri mevcut. Bizim döner kebap burada "çevirme" olmuş. Sıcak içecek olarak çay, siyah ve yeşil diye ikiye ayrılıyor. Buna nane ve mentollü bitkilerden oluşturulan içecekler de eklenince yaklaşık otuz ayrı içecek seçeneği ortaya çıkıyor. Odalar oldukça kalabalık, çoğunluğu İspanyol gençler oluşturuyor. "Hola Chicas", 8-10 kişilik bir masaya takılıp sohbete koyuluyoruz İspanyol gençlerle. Bu arada bana da hemen bir naneli çay söylüyorlar. Aralarında sakin ve ağırbaşlı olanlar var fakat genelde çok matrak ve neşeliler.

Arap Endülüs tarzı enstrümantal müzik ve odanın loş ışığı altında sadece siluetimiz belirgin. Neden burasını tercih ettiklerini sorduğumuzda ; buradaki atmosferin kendilerini rahatlattığını, farklı bir ortam olduğunu, içki içmeden neşelenebildiklerini, yiyecek ve içeceklerin hoş olduğunu, bar ve diskodan daha huzurlu olduğunu söylüyorlar. Müslüman İspanya'yı sorduğumuzda ise eserlerinin zarifliğinden, Medine el-Zehra'dan ve Abdurrahman III ün sultanlığından bahsediyorlar. Kurtuba Büyük Cami'nin tekrar ibadete açılması husunda ise gayet ılımlılar. (Aslında 1974 yılında caminin Müslümanlar içinde ibadete açılması için birtakım teklifler olmuş fakat bu bir türlü gerçekleştirilememiş.) Bir müddet daha sohbet ettikten sonra bunlardan ayrılıyoruz.

Çay ocağının yakınında duvara asılı duran tişörtler dikkatimizi çekiyor. Oradaki genç, bunları Bosna'ya yardım amacıyla sattıklarını söylüyor. Tanesi 700 peseta. Tişörtün üzerine Bosna ve Endülüs'ün bayrakları basılmış. Bir an hüzün çöküyor içimize. Güney-batı Avrupa’dan sürülen masum Müslümanlar şimdi de güney-doğu Avrupa’da aynı akıbeti mi yaşıyordu? Kalbimizden dualar yükseliyor, hesaplar üstü hesabı yapan yaratıcımızın katına...

Zemin katta abdest alıp namaz kılmak için üst kata çıkıyoruz. Odanın biri mescit olarak düzenlenmiş, ikisi çocuklara eğitim amacıyla sınıf olarak kullanılıyor, biri ise idari işler için ayrılmış. Kurtuba Büyük Camii dururken öğle namazını bu küçücük mescitte kılmak biraz hüzün verici ama aynı zamanda bir kıvılcımın da ilk işaretleri olsa gerek. Tekrar aşağı inip günün menüsüne bir göz gezdiriyoruz; berberi salatası, morokko salatası, yaz salatası, kuskuslu tavuk veya tahinli tavuk özel mentollü çay, isterseniz 30 ayrı çay çeşidinden birini de seçebilirsiniz. Hepsi 800 pesetaya...

Vaktin geç olmasından dolayı Medine el Zehra Sarayı'nın kalıntılarını ve Alkazar ile diğer mekanları detaylı görüp içinde tarihi yaşama imkanımız olamadan, sadece hızlı bir tur ile buraları uzaktan görüp biraz olsun Kurtuba'nın tarihi bütünlüğünü yakalamaya çalışıyoruz. Hava kararmak üzere iken iki araçlık konvoy halinde Kurtuba'dan ayrılıyoruz.....

 

Elhamra: Efsane Sarayın Kemerleri Arasında (2), Erdal Yılmaz

"Her ne kadar duvarlarının gölgesi dahi kalmamış olsa bile, hayallerimizin tek sığınağı olan O yerlerin hatırası ebedidir. Ve bir gün dünyadaki son bülbül, El-Hamra'nın efsanevi kalıntıları içinde yuvasını yapacak ve şarkısını söyleyecek son bir veda için." F. Villaespeza

 

 Kalbinde taşıdığı tılsımla yılları eriterek varlığını sürdüren, Sierra Nevada' nın eteğindeki kırmızı tepeye mevzilenmiş beyaz saray. Fakir İspanyol köylüsü için zenginlik hayalleriyle dolu bir mit, hazinelerin gömülü olduğu gizemli tepe. Güzelliği, zerafeti, sevdayı, özlemi, ihtişamı ve ilmi cennet ferahlığıyla birleştirip gönül pınarını Cennetül Arif ' ten Gırnata'nın uçsuz bucaksız Vega'sına akıtan ırmak...

 Güneş sisli ve büyülü ışınlarını akşamın kızıllığı arasından bu zarif saray üzerine serperken biz, Beyazit' in vefalı torunları Endülüs' ün zirvesini ve çöküşünü yaşayan son Kal'a, son şehir ve mağriplinin dinmeyen yürek sancısı olan Gırnata' ya giriyoruz. Geniş otobandan ayrılıp Gırnata'nın dar sokakları arasında kendimize uygun bir yerler bulabilmek için dolaşmaktayız. Amacımız tarihi yaşamak ve hissetmek olduğu için eski bir hostal arayıp buluyoruz. Geceliği 3000 peseta. Küçük bir Endülüs evini otele dönüştürmüşler. Çok kaliteli değil fakat modernizmin izini asgari seviyede taşıyor. Kutsal hafta törenleri burada da devam etmekte. Hostal'a yerleştikten sonra gece geç vakitlere kadar dışarılarda dolaşıyoruz. Güneyin bu sıcak gecelerinde sokaklar hala insan dolu...

 Erkenden kalkıp kuvvetli bir kahvaltıyla sabahı erittikten sonra bizim için heyecanla dolu olacak bir güne merhaba diyoruz. Bazen geniş caddelerdeki bazende daracık sokak duvarlarındaki "Alhambra" yazılı tabela bizleri Elhamra sitesinin giriş kapısına kadar getiriyor.

Burası "Adalet Kapısı " veya " Bab-ül Şeriat " . Büyük ve yüksek bir kemer ve onun biraz iç tarafında giriş kapısının yerleştirildiği bir küçük kemer. Bir bütün olarak bu giriş kapısı kalenin bir kulesi büyüklüğünde. Dıştaki büyük kemerin kilit taşındaki "açık sağ el" şeklindeki bir oyma ile iç kemerdeki kilit taşına yapılan "anahtar" şeklindeki oyma zihinlerde belli belirsiz birtakım anlamlar çağrıştırıyor. Gerçekten de basit fakat anlamlı bir bağlantının olduğunu öğreniyoruz.
 

Dur yolcu! Cennetin anahtarının İslam'ın beş şartı

Olduğunu hatırlamadan bu saraya girme!

Fakat eskinin İspanyol köylüsü ise bunu daha farklı yorumluyor. Diyor ki: Bir gün gelecek bu el anahtarı yakalayacak ve o zaman el Hamra'nın altındaki hazinelerin kapıları açılacak ve zengin olacağız. Her deprem oluşunda ise bu efsane ayrı bir anlam taşıyor.Bu efsane yıllarca İspanyol köylüsünün hayalini süslemiş ve el Hamra'nın gizemini adeta tarihe kazımıştır. Bu kapıyı adalet kapısı yapan şey ise Gırnata sultanlarının belli günlerde halkı kabul edip şikayetlerini dinlemesi ve çözüm bulmasından kaynaklanıyormuş. Kemerlerin altından sıyrılıp kısa bir koridordan sonra kendimizi gerçekte bir site niteliğindeki el Hamra'da buluyoruz. Solumuzda "Alkazaba" denilen kale, sağımızda ise saray kısmının giriş kapısını ve gerisinde ise el Hamra sarayı, Carlos-V in sarayı ve diğer tarihi mekanları görünüyor.

Carlos-V sarayı, Gırnata'nın 1492 de kuzeyli Hıristiyan kral ve kraliçe tarafından işgal edilmesinden sonra 16. yy da Carlos-V isimli kral tarafından yaptırılmış. Bir saray zerafetinden ziyade bizler icin han veya arenayı andıran bir görünüm sergiliyor. Kale ve Carlos-V in sarayına paralel olarak ilerliyoruz. el-Hamra sitesinin etrafı surlarla çevrili ve belli mesafelerle yerleştirilmiş olan kontrol noktası niteliğindeki büyük kuleler var. İşte bunlardan birisi , Muhammed Kulesi. Ön tarafındaki bahçesinde ise ne olduğunu pek kestiremediğimiz birtakım kalıntıları görüyoruz. Burada daha önce küçük bir cami ve onun minaresi olduğundan bahsediliyor. Sağa dönüp saray girişine doğru ilerlerken ikinci durağımız Machuca’ nın bahçesi denilen geniş iç bahçede duruyoruz. Burasının ilk ismi nedir bilmiyorum fakat İspanyollar Carlos-V’ in sarayının mimarı olan Pedro Machuca ve oğlunun burada kalmasından dolayı şu an bu isimle anılıyor.

Bu bahçenin kuzey tarafındaki çok kemerli ve surlar boyunca uzanan dar salonun daha dışında ise Eski Gırnata yı yani Elbayicin’ i ve Darro ırmağını olanca güzelliğiyle gören bir kule yerleştirilmiş. Güney tarafında ise bu kemerli yapının simetriğini arıyoruz fakat sadece zemin kalıntılarıyla yetiniyoruz. Henüz daha El-hamra sarayının girişini adımlamamışken zihnimizde bu sarayın tarih içinde çok fazla değişikliğe uğramış olduğu fikri gelişiyor. Bu bahçenin güney köşesindeki eski basamakları adımlayarak sarayın giriş kapısına geliyoruz. Küçük bir boşluğu adımladıktan sonra dış duvarları farklı doğrusal geometrilerle süslenmiş fakat bir kısmı dökük durumda olan orta büyüklükteki kapıdan biraz karanlıkça olan Mexuar (Meşver) diye bilinen salonda buluyoruz kendimizi. Giriş yolu üzerindeki bir mozaikte şunlar yazıyor:

Gir ve bulacağın adaleti aramadığın için kork

Orta kısmında oldukça ayrıntılı ve çoğunlukla simetrik kabartma ve oyma işçiliği taşıyan dört sütunun tam ortasındayız. Fakat tam tepemizdeki ahşap işlemeli tavanın ortasında ki avizenin yeri maalesef şu anda bomboş duruyor. Sütünları birbirine bağlayan kirişler çok nadide sayılabilecek desenler ve bunların arasına sepiştirilen Kur’an’ dan alınma sözlerle süslenmiş. Yan duvarların mozaik işçiliği ise bütünlüğü tamamlayan bir diğer unsur. Tam karşımızdaki revak, Meşver’in zemininden biraz daha aşağıda kalıyor. Ayrıca alçak bir tavanla bu köşe iki katlı yapılarak Meşver içinde bir balkon oluşturulmuş.Bunun sonradan yapılmış bir değişiklik olduğu hemen göze çarpıyor. Bu kısım bir zamanlar ise küçük bir kilise olarak kullanılmış. Yakın zamanlardaki restorasyonlarda da günümüzdeki görünüm sağlanmış. 17. yy. da Meşver hıritiyanların konsül toplantılarının yapıldığı bir yer olarakta kullanılmış. Kemerlerde, sütünlarda, duvar ve tavanlarda ki desenlerde sürekli dikkatimizi çeken bir ibare var:

La galibe illallah yani, Allah’tan başka galip yoktur!

Tam karşımızdaki kapı ise aynı zamanda sarayın iç mescidi olan sohbet odasına açılıyor. Aslında bu kapı yan duvar yıkılarak sonradan açılmış. Burada küçük bir mihrapta var.Uzun bir koridor şeklindeki mescidin dışarıya bakan üç ayrı penceresi iki küçük kemer ve gözümüzün alabildiğince işlemelerle süslenmiş. Ve yine o tılsımlı ifade bu süslemelerin arasına serpiştirilmiş. Pencerelerinden aşağı baktığımızda ise derin bir uçurum ve eski Gırnata’ nın yerleşim yeri olan elbaicin’ in çatılı beyaz zarif evlerini ve onların arasından bir ırmak gibi akan yollarını görüyoruz. Güneşin batışında burada bulunmak insana esrarlı bir havayı teneffüs ettiriyor olmalı. Bu arada görevliler fotoğraf çekmek isteyenleri sürekli uyarıyor:  No flash por favor.

Buradan ortasında büyük tas şeklinde bir havuz Meşver’ in iç bahçesine geçiyoruz. Çıktığımız kapının duvarına baktığımızda bir taraftan ilk bakışta ki büyülenmenin verdiği şaşkınlıkla diğer taraftan da mikro düzeydeki ince işlemelerin yoğunluğu karşısında adeta donmuş bir zavallı gibiyiz. İki kapının çevresi ve zeminden biraz yukarıya kadar duvarlar tamamen mozaik işçilikle süslenmiş onun biraz üzerinden tavana kadar ise hafif kabartmalı yazılar ve arabesk dehalarınının ürettiği muhtelif geometrik desenlerle güzelleştirilmiş. El-Hamra’ ya damgasını vuran o tılsımlı söz burada da karşımıza çıkarak sarayın ruhunu üzerimizden asla uzak tutmuyor: Allah’ tan başka galip yoktur. Bu arada yanımızdaki turist kafilesinin rehberi bizleri hayrete dürecek derecede ilginç açıklamalarda bulunuyor.

" Bakın şu mozaiklerdeki mikro ve makro seviyedeki birlik ve bütünlük İslam’ ın tevhid inancının sanata yansımasından kaynaklanmaktadır".

Bir İslam sanatkarından duymayı beklediğim bu sözün bir turist rehberinden gelmesi beni gerçekten çok menmun etti. Ayrıca sanatımızın ana temasının ne olması gerektiğini, hayal gücümüzün hangi eksende olması gerektiğini bana tekrar hatırlattı. Bunun yanında daha farklı anlatanda vardı. "... Bakın şuradan Harem’ e giriyoruz. Harem nedir bilirmisiniz. Orada ....." ve kahkahalar...Birinde inanç ve felsefenin sanata anlam vermesine şahit olurken diğerinde yüzeysel ve özünden uzak alaycı dünyeviliğin bayağılığını duymaktayız.

Anlatıldığına göre burası bir zamanlar geçici süreyle koyun ağılı olarak kullanılmış. Meşver’ in içinde inşa edilen küçük kiliseye de bu iç bahçeden geçiş verilmiş. Meşver’ in iç bahçesinin kuzeyinde ise altın oda diye bilinen bir başka oda mevcut. Yine tadilatlar nedeniyle kapı girişinde yükseklik kaybına uğramış. Derin giriş kapısındaki mozaiklerdeki eksiklikler gözden kaçmıyor. Iç bahçenin güneyine ise Komares bahçesine geçişi sağlayan kapının olduğu altın renkli desenleriyle etkileyici bir kapı yapılmış.

Buradan etrafında revaklar, birbirinden güzel oda ve salonların olduğu ve el-Hamra’ nın en önemli mekanlarından birisi olan Komares bahçesine geçiyoruz. Tasarımındaki ve süslemelerindeki zerafet ve mimari ölçülerdeki denge öyle huzurlu bir ihtişamı tattırıyor ki sanki bu atmosferde sarayı inşa ettiren sultanların ve inşa eden ustalar ile sanatkarların asil azametlerini teneffüs ediyoruz. Büyük bir havuzun olduğu bu bahçe ve etrafındaki mekanlar diplomatik ve politik görüşmeler ve etkinliklerin yapıldığı bir komplex olarak kullanıldığı belirtiliyor. Bu havuz ise devlet elçileri ve konuklarının sultanın huzuruna çıkmadan önce bekledikleri ön kabul yeridir.

Bir İspanyol ise Komares bahçesi ve etrafındakileri bir bütün olarak bir insana ve onun işleyişine benzetiyor: Sultanın tahtının da olduğu büyükelçiler salonu kafa yani beyin kısmını, bu salonun sağındaki ve solundaki bölmelerdeki vezirler (bakanlar) ve üst düzey diğer hizmetkarlar ise kulak ve gözleri, salonun dışındaki havuzlu bahçenin her iki yanındaki daha alt seviyedeki memurlar ise kol ve bacakları, ve son olarak ta bahçenin tam ortasındaki havuzu da yukarıdaki gökyüzü ve onun suya akseden görüntüsüyle sonsuz derinliğe uzanan ruhu olarak tasvir ediyor. Gerçekten de o havuz mükemmel bir ayna görüntüsü sağlayıp her iki ucundaki güzel kemerleriyle eşsiz bir güzellik oluşturuyor. Kemerlerin hemen önünde bulunan ve büyük havuzu fıskiyelerinden dökülen suyla besleyen sığ bir tas şeklindeki küçük mermer havuz bizlere sunduğu musikisiyle bu görüntüye tarif edilemeyecek bir dinlendiricilik katıyor.

Büyükelçiler Salonu ile havuz arasındaki revakın duvar tezyinatına dalıp gidiyoruz. Çünkü sembollere yüklenen anlamların mahiyetini keşfetmenin mutluluğunu yaşamaktayız. Kalkan şeklindeki Hıristiyan krallıklarına ait olan o armanın içinde çapraz vaziyette yine o tılsımlı söz bulunuyor." Allah’ tan başka galip yoktur. " Asırların fırtınalarını göğüsleyerek günümüze kadar gelebilen bu saray taşıdığı ihtişamın ardındaki inancı ve yaratıcıya boyun eğmenin tarihi bir gereklilik olduğunu en iyi bir şekilde bizlere ifade ediyor. Bu revakın bir ucunda bekleyen ihtiyar bir kadın dikkatimizi çekiyor. Hemen hemen on beş dakikadan beri kemerlerin kıvrımlarında ayrı bir dünyada yaşıyor. Bizim merhabamızla uyanıp aynı mekanı paylaştığımız dünyaya dönüyor. Neden bu kadar dikkatli baktığını sorduğumuzda bu kemer yapısı ve işlemesinin dünyada iki yerde olduğunu fakat en iyi örneğinin de bu sarayda olduğunu söylüyordu. Belli ki kendisi bu konuda uzman. Yeni bir orijinaliteyi öğrenmiş olmanın mutluluğuyla bu kemeri bir süre beraber incelemeye koyulduk...

Havuzun güney kenarında yani Büyükelçiler Salonu’ nun karşısındaki yedi kemerli revakın sağında ve solunda kapan kapıdan sadece biri şu an kullanılıyor. Çünkü üç katlı olan bu revakın hemen arkasında bulunan orijinal kısımlar yıkılarak yerine Carlos-V ‘ in sarayı yapılmış ve bu revaktan oraya bir geçiş verilmiş. Yıkılan yerlerde muhtelif oda ve salonların olduğundan bahsediliyor fakat büyüklükleri ve detayları hakkında net bir şey söylenmiyor. Bu revakın ikinci katında ahşap jaluzili pencereleri olan küçük odacıklar yapılmış. Üçüncü katta ise ilk kattaki kemer yapısına uygun bir revak yapılmış. Fakat tam ortadaki kemerde yapılan değişiklik gözümüzden kaçmıyor. Bütün bu revaklarda tavan ahşap ve sedef işlemeli ve düz inşa edilmiş. Kemer araları yaklaşık bir buçuk insan boyunda olduğu için görünümü bozan ve kemerler arası yapısal mukavemeti sağlayan demir çubuklar yerleştirilmemiş. Havuzun doğu kenarındaki kapıdan ise Aslanlı Avlu, Harem ve hamama geçiş verilmiş.

Geniş bir kemerden geçerek kendimizi Büyükelçiler Salonu’ nun muhteşem ve dopdolu genişliğine bırakıyoruz estetik dünyamıza yeni bir nefes katarak. İç duvarların yaklaşık bir insan boyundaki rengarenk mozaiklerinin üzerinden tavana kadar yükselen altın, kiremit ve mavi renkli desenler ve aralarına güzelce yayılmış Arapça birtakım ibareler ile zarif pencereler, jaluziler ve kemerler bizleri bir kez daha hayretlere düşürüyor. Tavan ise sedir ağacından binlerce küçük parçanın üst üste ve yan yana birleştirilmesiyle mükemmel ve felsefi anlamı olan görünüme dönüştürülmüş. Burası saray sanatkarları ve marangozlarının tam bir şaheseri. Bu tavan, üzerinde " O yedi göğü birbiri üzerine tabaka tabaka yarattı. Rahman’ ın yaratmasında bir aykırılık göremezsin." ayetinin bulunduğu bir korniş üzerinde yükseltilerek oldukça anlamlı bir bütünlüğe kavuşturulmuş.

Kufi, mağrip ve İspanyol tarzıyla duvarlara işlenen birçok İslami temanın yanında “Allah’ tan başka galip yoktur ifadesi de salonu çepeçevre saran bir şerit içerisine tekrar tekrar yazılmış. Kemerlerin birindeki şu ifade ise bu salona gelen herkesi mutlu etmeyi amaçlayan bir dünya görüşünü ifade ediyor:
           ... ve Sen barış içinde ayrılacaksın.

1500-2000 kişiye daimi ev sahipliği yapan el-Hamra sarayında en az on kadar hamam olduğu söyleniyor. Bunların bir kısmı ise çok özel durumlarda kaynatılıyordu. İşte büyükelçiler salonunun hemen yan tarafından girişi olan şu Komares hamamı da öyle. Gırnata Sultanlığı kurulduğu günden 1492 deki teslimine kadar hep Hıristiyan krallıklarla komşu olmak zorunda kalmıştı. Bu sebeple, diplomatik anlamda çok kıvrak zekaya sahip olmak ve her anlaşmadan uzun vadeli yarar sağlaması gerekiyordu. Çok ince bir detay gibi görünse de diplomatik görüşme sonrasında yabancı elçilerin çok kaliteli, temiz ve özenle hazırlanmış Komares hamamında ter atmaları ve anlaşmaları pekiştirici görüşmelere burada da devam etmeleri, Gırnata’ nın barışa olan ihtiyacının bir anlamda ifadesi olsa gerek. Amerikalıların Mutfak Kabinesi ve Avrupalıların Politik Kahvaltı'sını ve Endülüslü için vazgeçilmez ve gündelik bir şey olan hamam ve temizliğin, kuzeyin Hıristiyan kıralıklarını için ara sıra olan bir iş olduğunu düşündüğümüz de hiçte yabana atılamayacak bir yöntem olsa gerek.

Sadece Komares sarayını düşündüğümüzde bile bu saray kuzeyli elçiler için gerçekten de büyülü bir tepe.

..ve bin bir gece masallarının büyülü sarayı hayal dünyamızın soyut zirvesini gözlerimizin görebildiği, ellerimizin dokunabildiği bir güzellik abidesi olarak bizlere tattırmaya devam ediyor. Zelzelelerin, fırtınaların, ve engizisyonun olanca şiddetine rağmen büyük oranda aslına uygun kalabilen bir başka yerdeyiz, Aslanlar Avlusu’nda. Zarif ve ince sütunlar, dantelalı kemerler, tevhidi yaşatan mozaikler, Allah’ı zikreden duvar ve tavan işlemelerinin her bir kıvrımına gizlenmiş binlerce melekler ve kubbelerindeki Kabe’yi tavaf eden Endülüslü şehitlerin vefakar ruhları. Kalbimden yükselen bir aydınlık müjdeliyor ki Allah ın tek galip olduğunu tüm dünyaya haykıran bu saray kıyamete kadar ayakta kalacak. Dünyanın hiçbir yerinde Allah’ı bu kadar çok zikreden bir sütun, bir kemer, bir kubbe, bir tavan, bir kapı, bir ..., bir saray olmasa gerek. Sanatın Allah ı zikreden kalbin aklımızı, hayal gücümüzü, ellerimizi ve gözlerimizi rehin alması ve onun bire bir üç boyutlu fani dünyamıza yansıması olduğunu görünce, ben, kendimi adeta yedi kat Sema’nın içinde gezen bir seyyah-ı fakir gibi görmeye başladım. Biz dördüncü boyut olarak genelde hep zamanı kabul ederiz. Fakat, görüyorum ki, el-Hamra da dördüncü boyut, zamandan öte, ruh dünyamızı vahyi olanla birleştiren Lâfzı Celil’in zikri

...henüz soluklanamadan nefesimizi tutarak Aslanlar Avlusu’nun mermer zeminini adımlamaya başlıyoruz. Çölün gökyüzünden dimdik inen sıcağında kavrulan berberi ve Arap Müslümanlarının cenneti, çoğunlukla serap ile gerçek arasında kendini gösteren vahalardır; yani su ve serin gölgesi ve enerji dolu meyvesiyle humma ağaçlarıdır. Gırnata’ya gelmeden önce bizim için mazideki büyülü bir serap olan el-Hamra, şimdi mermer zeminini, kaldırımlarını ve merdivenlerini adımladığımız bir cennet veya vaha olarak bizleri ağırlamakta.

Yüz yirmi dört sütun ve aralarındaki dar kemerleriyle ortası bahçe etrafı muhtelif oda ve salonlardan oluşan bir mekandayız. Gelin hep beraber, iç mekanlara geçmeden önce, bahçe ve dış cepheleri keşfetmeye koyulalım. Yaklaşık 25x15 metre büyüklüğünde olan bu bahçenin tam ortasında bu mekanın sakinlerini ağzından şırıl şırıl akan suyuyla hem dinleten hem serinleten ve beyaz mermerden yapılma tan on iki aslan heykeli bulunuyor. Dairesel bir zemin üzerine eşit açılarlar yerleştirilen bu Aslanlar aynı zamanda hem güneş saati hem de su saati olarakta bir işlev görüyor. Dikdörtgen şeklindeki bahçenin kenarları tam olarak doğu-güney-batı-kuzey yönlerine karşılık geliyor. Bu ise Aslanlar üzerine düşen gölgeleri hemen yorumlayıp vaktin tayinini yapmamızı kolaylaştırıyor.

Anlatıldığına göre bu aslanların ortasında bulunan mekanik bir düzenek günün veya gecenin her bir saatlik dilimine karşılık gelecek şekilde bir aslanın ağzından suyun akmasını sağlıyordu. Fakat Gırnata’nın düşüşünden sonra bu düzenek bakımsızlıktan dolayı bozuldu ve bir daha da bunu yapabilen çıkmadı. Bu aslanların sırtlarının hemen üstünde on iki kenarlı çanak şeklinde bir havuz ve onun ortasına bir fıskiye yerleştirilmiş. Havuzun dış yüzeyine ise işlemeli bir zemin üzerine ibni Zamrak’a ait olduğu söylenen bir kaside yazılmış. Endülüslü bir şaire ait olduğu söylenen aşağıdaki dizelerin ise burası için yazıldığı söylenir:

Doğru değil midir; beyaz bulutların damlalarını aslanların üzerine döktüğü,

Her sabah savaş aslanlarına yardımını gönderen Halife’nin elleri gibi göründüğü,

Bahçeyi çepeçevre saran revakların sütunları arasındaki kemerler ve onun üzerinden tavan hizasına kadar uzanan kısım çok nadide sayılabilecek oyma ve kabartma desenlerle süslenmiş. Kemerler adeta gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış bir dantelayı andırıyor. Altın renkli bu yüzeylerde boş bir alana rastlamak mümkün değil. Kabartmalardaki yaprağın damarlarını ifade eden çizgilere ise sonsuz sayıda Allah lafzı yerleştirilmiş. Bahçeyi çevreleyen kemerlerin biraz üstünde ise bir şerit şeklinde Allah tan başka galip yoktur sözü onlarca defa tekrarlanmış. Bahçenin yaşlanmış ağaçlarının yerinde şu an portakal ağaçları boy vermekte. Oluklu kiremit döşeli ve bazı yerlerinde iki katlı olan çatısıyla ve işlemeli ahşaptan yapılmış serpeneğiyle dış dünyanın eriticiliğine kanat gerilmiş.

Komares bahçesinden Aslanlar avlusuna geçtiğimizde kendimizi içinde bulduğumuz batı cephesindeki bu salonun şu an bilinen ismi Mokarab salonu. Mokarab, plakalar halinde özel bir alçıdan yapılan duvar tezyinatına verilen bir isim. Burası avluyu çevreleyen revakın iç kısmında kalan salon. Zeminden tavana, sütun başlarından kemerlerin üstlerine kadar bütün yüzeyler bu avlunun tipik tezyinatıyla süslenmiş. Duvarlarda sadece doğrusal çizgilerden oluşan süslemelere de rastlanıyor. Yalnız tavandaki işlemelerin aykırılığı hemen dikkatimizi çekiyor. Anlatıldığına göre 1590’lardaki patlamalarda zarar gören bu tavan oldukça kaba sayılabilecek barok tarzında bir işlemeyle yeniden yapılmış. Bunun en güzel yanı ise kendi sanat gücümüzle batınınkini aynı anda görüp karşılaştırabilme imkanını yakalayabilmiş olmamız. Fakat diğer yandan ise böyle bir şaheseri zedeleyen bir ekleme. Salonun iç tarafından aslanların olduğu tarafa baktığımızda, küçük çanağa gelen suyun dalgalarından akseden güneşin parıltıları, fıskiyenin cüretkar damlalarıyla gelen musikisi ve kemerlerin dantelaları arasından süzülen güneşin sisli altın ışınları bu iç bölmeye büyülü bir hava veriyor...

El-Hamra ile ilgili anlatılan olaylarda efsanenin nerede bittiğini gerçeğin ise nerede başladığını kestirmek oldukça zor. Özellikle İspanyol köylüsü için el-Hamra’yı anlatan her şeyin mağripli müneccimlerin büyüleriyle dolu bir hikayeye dönüştüğü bilinen bir gerçek. İşte bunlardan bir tanesi de şu an içinde bulunduğumuz Abencerraje diye bilinen salona ait. Anlatıldığına göre Abencerraje ismi Gırnata’da hatırı sayılır gücü olan bir aileye aittir. Bu ailenin rakibi sayılabilecek bir başka aile Abencerraje’lerin hanım sultan ile aşk macerası yaşadıkları iftirasında bulunarak bir komploya girişirler. Halkına karşı çok güç durumda kalan sultan üzerindeki bu iftirayı temizlemek için Abencerraje ler e bir tuzak kurar ve onları bir akşam saraya ziyafete çağırır. Gecenin ilerleyen vakitlerinde bu salonda tam otuz altı Abencerraje’linin boynunu vurdurur. Salonun ortasında bulunan havuzun ortasında yıllardan beridir hiç çıkmadan duran kırmızı rengin boynu vurulan Abencerrajeli savaşçılara ait olduğu söylenir. Gırnata’nın düşüşünden sonra İspanyol köylülerine atfedilen hikayelerde akşamları sarayın içinde gezerken bu salonda öldürülen savaşçıların ruhlarını gördükleri anlatılır. Bunların ne kadar doğru olduğunu bilemiyoruz fakat salonun tam ortasındaki bir insan boyu çapındaki sığ havuzun dibinde büyük kırmızı bir leke hala görünüyor. Havuzun içine adak olsun diye atılmış metal paralardan yansıyan güneşin ışınları zihnimizi mazinin efsane dünyasına bizi çekerken içimizden acaba gerçek mi diye bir şüphe de geçmiyor değildi.

Bu efsaneyi bir yana bırakalım ve salonun gözlerimize ilişen diğer kısımlarını keşfetmeye koyulalım. Salonun her iki yanında beyaz mermer sütunlu iki kemerle iki ayrı bölme oluşturulmuş. Sütun başları kemer içleri ve tavana kadar olan kısımlar arabesk sanatının eşsiz motifleriyle süslenmiş. Havuzun olduğu ortadaki kısım ise yaklaşık yedi metre kenarlı bir kare zemin üzerine oturtulmuş. Duvarların alt kısmı mavi, yeşil, kiremit rengi ve beyaz renkli doğrusal çizgilerin kullanıldığı mozaiklerle kaplanmış. Onun hemen üzerinde ise özel bir alçıdan yapılma altın renkli kabartma ve oyma süslemeler başlıyor. Tepe kısmı ise sekiz köşeli yıldızla kubbemsi bir yapıya dönüştürülmüş. Kare zeminde tepedeki yıldıza geçişte ise matematiksel ifadeye vuramayacağımız tarzda üç boyutlu bir dantelayı andıran ve en mahir kadınları dahi gölgede bırakabilecek desenlerle sarkıtlarlar ve etrafında diğer işlemeler yapılmış. Kubbenin hemen altındaki jaluzili pencereden bu dantelalara süzülen perili ışık demeti büyülü bir iksir gibi bu göz kamaştıran manzara karşısında adeta zihnimizi durdurup bizleri bu zaman ve mekandan uzaklaştırarak girift dünyaların huzur bulduğu tek merkez olan Kabe’ye götürüyor. Tevhid merkezli dünya görüşümüzün sanatkarlarımız eliyle bu kubbede bir kez daha işlendiğini görmek sanat gücümüze olan güven ve inancı daha da artırıyor.

Şimdiki durağımız ise bahçenin doğu cephesindeki Adalet Salonu yada Sultan Salonu. Beş ayrı bölmeden oluşan bu salonun ortasındaki üçü güneş ışığını tavana yakın olan pencerelerden, uçlarda kalan bölmeler ise avlunun dışına açılan ve zemin seviyesindeki çift kemerli pencerelerden alıyor. Kubbemsi tavanının hemen altında bulunan ve yeterli ışığı sağlaması her bir kenarında beşer adet bulunan pencerelere arabesk desenli jaluziler yerleştirilmiş. Bir uçtaki bölmeden diğer uçtakine baktığımız zaman bölmeleri ayıran büyük mukarnaslar ve onların etrafındaki olağanüstü yoğun işlemeler bu pencerelerden süzülen ışığın farklı tonlarda .oluşturduğu gölgelerle oldukça dinlendirici bir harmoni oluşturuyor. Bu üç bölmenin her birinin iç taraflarına ise birer küçük oda yerleştirilmiş. Bu odalarda aile efradının ve resmi kabullerde sarayın farklı gurupları ve yöneticilerinin veya misafirlerinin kaldığı anlatılmakta.

Salonun uç tarafındaki bölmelerden Aslanlı Avlu’nun arka tarafındaki galeriye merdivenlerle giriş verilmiş. Bunların güney kenarında olanından ise el-Hamra’ya yapılan ilk kilise olan Santa Maria’ya bir geçişte sağlanmış. Bu iç odalardan iki tanesinin ise Katolik monarşisi zamanında evrak deposu olarak kullanıldığı söylenmekte. Ortadaki bölmenin iç odasında normal günlerde sultan ve ailesi dinlenmek amacıyla oturup kemerlerin sütunların ve dantelalı mukarnasların arasından Aslanlı avluyu seyrederlerdi. Bu iç odanın tavanına Gırnata’nın ilk on sultanının renkli resimleri yapılmış. Yandaki diğer iki odanın tavanında da benzer boyamalar yapılmış. Bu resimlerin Gırnata Sultanlığı nın son dönemlerine ait olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Adalet Salonu’ nundaki duvar mozaiklerinin büyük kısmı tahribata uğramış. Restorasyon çalışmaları hala devam ediyor. Duvarlar, kemerler ve mukarnaslar üzerindeki desenlerin mesaj yüklü ama estetik ölçülü zarif çizgilerinin yoğunluğu karşısında, ben, yorumlama gücümü yitirip nefesimi tutarak hayretle, takdirle ve birazda hüzünle seyre dalıyorum.

1469 yılında Aragon prensi Fernando el Catolico ile Kastilya prensesi Isabella la Catolica’nın siyasi amaçlı evliliğiyle tek bir yönetim altında birleşen Hıristiyan Ispanyası son müslüman sultanlık olan Gırnata Sultanlığı için ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı. Esasında bu evlilik 1453 te Istanbul un Muhammed Fatih tarafından fethinin Avrupada yarattığı endişe ve öfkenin bir sonucu idi. Fernando ve Isabella nın 1480 yılında kurdukları İspanya Engizisyonu ise bu öfkenin boyutlarını açıkça dile getiriyordu. İşte yaklaşık 500 yıl önce bu salon, ıstırap dolu günlerinin ilk hüznünü yaşamıştı. El-Hamra’nın alınması vesilesiyle görkemli bir törenle bu salonda bir araya gelen haçları, asaları, külahları ve kutsal şarap sunaklarıyla papazlar, kardinaller, piskoposlar ve keşişler armaları ve bayraklarıyla çelik zırhlı şövalyeler ve kibirli derebeyler gizemli ve zenginliklerle dolu Endülüs Efsanesi’ne hükmedebilmiş olmanın sevinciyle dolup taşmaktalar. Fakat hemen üstlerindeki kemerlere, tavanlara ve yanlarındaki duvarlara işlenmiş olan ve el-Hamra’ya damgasını vuran bir gerçekten oldukça uzaklar:

Allah tan başka galip yoktur.

 Endülüslü şair Salih bin Şerif'in şu mısraları, o günlerin hüznünü, anlamını ve medeniyetlerin gerçeğini ne kadar yerinde ifade ediyor:

Her yükselen bir gün düşer, inişler başlar zirveden

Ömrün mutlu günlerine niçin aldanır ki insan

Her şey değişir, gök gibi bir gün pırıl pırıl bir gün bulutlu

Sende öylesin işte, bugün güldürmüşse yarın ağlatır zaman

 Kime uzatmış ki bir şefkat eli bu dünya

Kime ebedilik vermiş, kime yaramış, sonsuza

Kubbelerin altından yükselen Hıristiyan ilahileri sarayın masum ve zarif salonlarından yankılanırken eminim ki son Gırnata sultanı olan zavallı ebu Abdullah’ın hıçkırıkları da Alpujarras dağlarının dik yamaçlarından yankılanmakta idi.

Avlunun şu kuzey kenarındaki salonun ismi İkiz Kardeşler Salonu. İsterseniz biraz da o salonda vakit geçirelim. Bakın altında yürüdüğümüz bu revak, daha önce gezdiğimiz Abencerraje Salonu’nun önündeki revakın bire bir aynısı. Aslanların olduğu avlu solumuzda kalıyor. Kemerler arasındaki dantelalı bir tül perdeyi andıran süslemelerin arasından sızan güneş, neredeyse ayaklarımıza kadar iniyor. Vakit öğleyi biraz geçmekte. Sağımdaki duvarlar ise maalesef bomboş. Kapı hizasında bir şerit şeklinde arabesk desenli oymalar var. Bu efsanevi sarayı inşa eden hayal gücü bu kısmı yalın bir duvar olarak bırakmış olabilir mi. Orjinallerin nasıl olduğunu bilmiyoruz fakat bir gün restorasyon çalışmaları yapılacak olursa herhalde diğer duvarlardaki mozaik ve mokarablar esas alınacaktır.

Bu yakıcı sıcakta avlunun havuzundaki fıskiyeden ve aslanların ağzından akan suyun serinliğini getiren esintiyi hissedebiliyor musunuz. O zaman, bu serinliği içine doğru çeken ve Linda Raja’dan gelen limon ve portakal çiçeklerinin kokusuyla karıştırıp sakinlerini enfes atmosferiyle dinlendiren İkiz Kardeşler Salonu’na girelim. Salona girmeden önce birinci ve ikinci kemer arasında kalan bir koridor yer alıyor. Sağ taraf üstteki terasa çıkan merdivene soldaki ise bu salonun lavabo ve tuvaletine gidiyor. Aslanlı avluyu çevreleyen revakın üzerine yerleştirilen ve küçük bir odadan oluşan bu teras kemerli üç sütunlu penceresiyle aslanlı avluya ve ahşap örgülü penceresiyle de bu salona bakıyor. Biz bu iki kemeri geçerek doğrudan salona girelim.

Anlatıldığına göre burası sarayın en eski salonlarından birisi. orijinal adını bilinmiyor. İkiz Kardeşler denmesinin sebebi ise salonun ortasındaki küçük çanak şeklindeki havuzun her iki yanında iki büyük mermerin bulunması imiş. Muhammed V zamanında burası büyükelçiler salonu olarak kullanıldı. Ayrıca hanım sultanın ve diğer aile fertlerinin ikametgahı olarakta kullanıldı. Bu salon, diğerlerinde olduğu gibi zeminden tavana kadar arabesk desenlerden tutunda doğrusal geometrik çizgilere, zambak desenlerine, birtakım Arapça yazılara ve el-Hamra ya has olan armaya varıncaya kadar oldukça etkileyici . Tavan ise kare zeminden geçiş yapılıp sekizgen bir kubbe haline getirilmiş. Kubbeye geçişteki sekizgen duvarın ortasına bir şerit halinde Gırnata Sultanlığı’nı ifade eden arma yerleştirilmiş. Bu armanın neyi ifade ettiği çok önemli. Ters çevrilmiş kemerli bir pencere gibi olan bu armanın içine Hıristiyan kırallar kendilerini ifade edecek haç, kılıç, aslan vs. figürleri yerleştiriyorlardı. Bu halen kullanılmaktadır.

Müslümanlar ise bu armanın içine aşağıdan yukarı doğru çapraz bir şerit içine Arapça olarak şunu yerleştirmişler:  Allah tan başka galip yoktur. Bu armaların hemen altında ise her bir kenarda bir mısrası olmak üzere Ibni Zamrak’a ait olduğu söylenen bir kaside İspanyol el yazısı tarzıyla Arapça olarak yazılmış. Kubbenin hemen altında her bir kenarda iki tane olacak şekilde toplam on altı pencereyle salona yeterli aydınlık sağlanmaya çalışılmış. Kubbe ise oldukça girift üç boyutlu sarkıtlarla ve iç içe girmiş onlarca minik kubbeleriyle tek merkezli inanç dünyamızı yansıtıyor. Salonun her bir kenarından büyük ve derin kemerlerle iç odalara geçiliyor. Batı tarafındaki kemerden Linda Raja bahçesinin etrafındaki odalara, kuzey tarafındaki kemerden ise küçük Ajimeces salonuna ve oradan da Linda Raja bahçesine bakan şahane balkona çıkılıyor. Bu iç odalar ise tavanın hemen altındaki pencerelerden gelen gün ışığı ile aydınlanıyor. El-Hamra’nın diğer salonlarından farklı olarak bu salondaki işlemeler metal sırla kaplanmış.

İşte şu çift kemerli pencereden baktığımızda, aşağıda görünen yeşillik Linda Raja bahçesine ait. Burası ise Linda Raja’nın balkonu yada terası da diyebilirsiniz. Biraz önceki salonun şaşalı tezyinatını aratmayacak süslemeleri, kemer ve mukarnasları bu küçük terasta da görüyoruz. Pencerenin kemerleri üzerindeki alanda çok orijinal bir hat sanatıyla yazılmış ve aynı zamanda enfes geometrilerle süslenmiş Arapça bir yazı var. Mozaikler ise çok canlı ve uyumlu renklerle birbirine birleştirilmiş.

Tekrar salona dönüp oradan Linda Raja bahçesine ayrılan iç koridora yöneliyoruz. Yan taraflarda muhtelif küçük odalar var fakat bunlar restorasyonu beklemekte. Sağımızda kalan oda Carlos-V in sıcak yaz günlerinde serinlenmek için ara sıra kullandığı yerdir. Onun hemen yanındaki oda ise 1829 da el-Hamra da bir süre ikamet eden ve el-Hamra ile ilgili anılarını yazan Amerikalı Washington Irwing e kaldığı oda. Irwing in perili ve esrarengiz diye seçtiği bu odaya yerleşmesine, sarayda bekçilik yapan İspanyol ailenin karşı çıktığı anlatılıyor. Çünkü o zaman saray kendi kaderine terk edilmiş, haydutların, dilencilerin ve evsiz barksız insanların adeta sığınak yeri haline gelmişti. Bakımsızlıktan dolayı duvarlar dökülmekte ve hor kullanmadan dolayı da kapı ve pencereler tahrif olmaktaydı.

Kontrolsüzlükten dolayı ,gecekondu misali, el-Hamra sitesine kaçak evler dahi yapılmaktaydı. Önce bilinçli olarak yapılan yıkımlar, ardından ise savunmasızca kendi kaderine terkediliş. Zavallı el-Hamra bu kaderine direniyordu var olabilmek için, Endülüsü bir nebze olsun insanlığa taşıyabilmek için.

Odanın ön tarafındaki pencereden dışarı baktığımızda Darro vadisi, elbaicin ve karşı tepelerin surları gözlerimizin önünde. Aşağısı oldukça derin bir uçurum, öyle ki insanlar bakmaya cesaret edemiyorlar. Elbaicin in kimi evleri sarayın kurulu olduğu tepenin eteklerine kadar gelmiş. Evlerin mimarisinde genelde Gırnata nın eski mimarisi korunmuşa benziyor. İki üç katlı teraslı veya çatılı küçük şirin ve beyaz evler ve tenha sokaklar, bu yaz sıcağını gölgesiyle serinliğe dönüştüren palmiye ağaçları. Elbaicin de üç renk, beyaz, yeşil ve kiremit rengi, eşit olarak dağıtılmış. Sierra Nevada'nın eteklerinden gelen Darro ise biraz aşağıdaki Genil'e kavuşabilmek için çağıldayarak akmakta.

Küçük ve dik bir merdivenden aşağı inip Linda Raja bahçesine geçiyoruz. Portakal ve limon ağaçlarının gölgesiyle güneşin yakıcı ışınlarına dur derken etrafa yaydığı kokusuyla da içimizi ferahlatıyor. Bahçenin ortasındaki kaymak taşından yapılma havuzun fıskiyesinden neredeyse üzerimize sıçrayan damlalarıyla da bedenimizi saran yorgunluğu almakta. Bu bahçeden aynı zamanda Komares bahçesinden de girişi olan hamama geçiş verilmiş. Ayrıca bahçe etrafındaki odalara da ayrı ayrı girişler konulmuş. Sarayın ihtişamıyla dolan iç dünyamı biraz olsun sükunete kavuşturup yaşadığım gelgitleri anlamlandırabilmek ve biraz da dinlenebilmek için uygun bir kenara bir garip misali oturup sırtımı yaslıyorum, altı yüz yıllık duvara. Bu duvar adeta taşıdığı sırrını fısıldıyor; bu bahçede kim bilir nice şiirler yazılıp, methiyeler okunmuş ve şarkılar söylenmişti, Endülüs cennetleri ve içindekiler için. Ama zaman kılıcı, doğradı hepsini bir bir, kuruttu köklerini. Ve sonra ağıtlar yükseldi koskoca bir medeniyeti yok eden zalim sultanları ve kralları lanetlemek üzere...

Sarayın iç mekanlarından ayrılarak birazda dış kısmında kalan kule ve bahçeleri keşfetmeye koyulalım. Linda Raja bahçesinden çıktığımız zaman tam karşımıza Arap evleri diye anılan iki katlı mağrip tarzı bir bina çıkıyor. Şu anda restorasyon sebebiyle kapalı. Evin bir ucu dış surlara kadar dayanmış. Diğer ucu ise surlar buyunca Hanımlar kulesine kadar gidiyor. Solumuzda kalan bu evi geçtiğimiz zaman surlar boyunca uzanan toplam beş kemerli revaktan ve iki katlı yüksekçe bir kuleden oluşan bu şirin mimarinin önünde ise bütün revakları kaplayan bir de havuz var. Havuzun iki köşesine yerleştirilen beyaz mermerden yapılma iki aslan ise ağzından akıttığı suyla havuzu hem besliyor hemde bekçiliğini yapıyor. Havuzun kenarına mevzilenmiş şu kedicik, kıyıya gelip gitmekte olan balıkları gördükçe hamle yapacakmış gibi gerilmekte fakat atlamaya bir türlü cesaret edememekte. Revakın bir ucundan diğer ucuna doğru yürürken Elbaicin ve Darro vadisi bütün güzelliğiyle ayaklarımızın altında yüzmekte...

Surlar boyunca ilerlerken ağaçların arasından bir görünüp bir kaybolan Cennet-ül Arif'in kuleleri ve revakları bizleri çağırıyor. Solumuzda kalan ve Hanımlar Kulesi'nin hemen yakınında olan Mihrap kulesi diye anılan şu kule daha önce küçük bir mescit ve bir ev olarak kullanılıyordu. Bu kulelerin hemen üst tarafındaki bazı temel kalıntıları bizlere bu kısmın da boş olmadığını haber vermekte. Çevre, çok hoş bir peyzaj tekniğiyle güller ve bahçe bitkileriyle oldukça ferah bir atmosfere dönüştürülmüş. Surlar üzerinde bir sonraki kule hemen hemen Komares kulesi yüksekliğinde olan ve şu anda Picos kulesi diye anılan kule. Bu kulenin en alt katından Cennetül Arif'e çok eskiden bir geçitte verilmiş. Fakat buranın şu an hiçbir kullanım özelliği kalmamış.

Kandil ve sultan kulesini de geçtikten sonra dört tarafında kemerli küçük pencereleriyle ve en üstteki kubbeli küçük odasıyla üç katlı Çocuk Kulesindeyiz. Bu yüksek kulenin en tepesinde el-Hamra sitesinin iç mekânlarına bir göz atalım. Sitenin ortalarında kalan ve hemen önümüzdeki şu iki katlı ve etrafı alçak bir avlu duvarı ile çevrili olan zarif evler sarayın en eski kader arkadaşlarından. Bu evlerin hemen arkasında kalan ve San Frasisco diye anılan yerler eskiden Müslüman sultanlar tarafından saray olarak ta kullanılmış. Yazlık sarayın yanında bunun sözünü dahi etmemiz el-Hamra yıl incitebilir. Bu kısmın da gerisinde yine Arap evleri diye bilinen iki üç katlı tipik mağrip evlerinin çatıları görünüyor. Bu evlerle Carlos-V sarayı arasında kalan ve orijinali cami olan Santa Maria kilisesi çan kulesi daha belirgin bir şekilde görünmekte.

Saray erkanı ve çalışanları cuma namazlarını bu camide kılarlardı. Kuleden inip surları solumuza alarak Cennetül Arif tarafından siteye girişi sağlayan köprünün olduğu kulenin dibine kadar geliyoruz. Aşağı baktığımızda genelde şatolarda rastlanan ve suni olarak oluşturulmuş olan derin bir vadi görüyoruz. Kemerli bir taş köprü üzerinden Cennetül Arif e giden yolla bağlantı kurulmuş. Köprünün altından akan dere ise neredeyse kurumak üzere. Şu anda el-Hamra sitesini çevreleyen surların en doğu ucundayız. Buradan tekrar en batı ucundaki Alkazaba denilen kale kısmına ulaşmak amacıyla yine surlar boyunca ağaçlı yolların arasından batı istikametine doğru ilerliyoruz. Surlar üzerine hemen hemen elli metrede bir kule veya bir burçlar yerleştirilmiş.

Askerler buralarda hem nöbet tutmaktalar ve hem de kulenin içindeki odalarda ikamet etmekteydiler. Şu an Baltasar ve Kaptan kulelerinde gerimizde kaldı. San Fransisko şu an tam sağımızda. bu evlerin ve solumuzdaki surların kenarlarındaki temel kalıntıları buraların daha önce hiçte boş olmadığını açıkça ifade ediyor. Bir ara hücre olarak kullanılan kuleyi de geçtikten sonra sağımızda kalan Arap evleri ve onun hamamı ile Santa Maria kilisesine ulaşıyoruz. Solumuzda kalan bir iki katlı Endülüs tarzı evler ise hediyelik eşya satan İspanyol esnaflara tahsis edilmiş. Bu ortam tan bir tarihi mekan. Aykırı olan sadece kısa pantolonlu turistler ve şarap içmekten kızarmış İspanyol esnaflar. Şu sağımızda kalan ve devasa taşlarla yapılmış olan ve hemen hemen herkesi ilk bakışta "bu garip binada ne acaba hissini" veren taş yığını Carlos-V in sarayı. Sağımızda ise el-Hamra sitesine ilk girişi yaptığımız Adalet Kapısı duruyor.

Carlos-V’in sarayı oldukça yüksek tavanlı iki katlı ve yaklaşık 50 metrelik bir kare zemin üzerine oturtulmuş ve orta kısmında yaklaşık 30 metre çapında dairesel bir boşluğu var. Carlos-V Portekiz prensesi güzel İsabella ile evlenir. Daha sonra Gırnataya giderler. Her ikisi içinde Linda Raja bahçesinin etrafındaki odalardan ikisi özenle düzenlenir. İsabella’nın kaldığı odada daha sonra Washington Irwing kalacaktır. Ayrıca imparatorun etrafındaki diğer görevliler içinde ayrı odalar yaptırılır. Carlos-V eğitimini Avrupada aldığı ve tamamen batı gelenekleriyle yetiştiği için el-Hamra sarayında yaşamaya pek ayak uyduramaz.

Endülüslü Hıristiyan İspanyollar ,özellikle gırnatalılar,Müslümanların adetlerinden birçoğuna çok kolay bir şekilde uyum sağlayabiliyorlardı ve hatta bazen özeniyorlardı da. Çünkü yıllarca beraber yaşamışlardı. Gırnata’nın Hıristiyan idaresine geçmesinden sonra şehrin ilk Hıristiyan valisini ziyarete gelen prens Carlos-V, vali sarayda Müslüman sultanlar gibi bağdaş kurarak oturduğunda prens ne yapacağını şaşırmıştı. İmparator Gırnata’yı kırallığının merkezi olarak almıştı. Bundan dolayı da bir saray inşa ettirmeye karar verdi. Bu sarayın mimarı da bir ressam olan Pedro Machuca olmuştu. Kastilya kıraliçesi moriskolardan ( morisko Hıristiyan hakimiyetinde yaşayan Müslümanlara verilen isim) vergi olarak el-Hamra sarayının tamiratı için topladığı 80 bin düka altınını ile bu sarayın inşasına katkıda bulundu. Fakat bu sarayın inşaatı biraz uzun sürdü. 1556 da gelen Filip-II ise el-Escorial‘daki manastıra daha fazla önem verdi. Böylece saray tam olarak bitirilemedi. Müslüman parasıyla Müslüman sarayını yıkıp yerine garip bir bina yapılmasına nasıl dayanılabilir.

Adalet kapısından girenler için , yakınında bulunduğumuz Arap evleri, kilise, Carlos-V’in sarayı, San Fransisko sitesi ve dükkanlar, hamamlar gibi diğer sosyal tesislerin olduğu el-Hamra Şehri (Medina Alhambra) diye bilinen yere girişi sağlayan antik kapıdan çıkıp sitenin kale kısmı olan Alcazaba’ ya yöneliyoruz.

El-Hamra sarayı henüz yokken Gırnata’yı ve Vega’yı bir bütün olarak görmek isteyenlerin çıkacağı yer hiç kuşkusuz Alcazaba veya Gırnata Kalesi idi. 890’lı yıllarda eski temel kalıntıları üzerine yeniden inşa edilen bu kale ilerde yapılacak olan el-Hamra sitesinin ilk ayağını oluşturmakta idi. Darro ve Genil ırmaklarının içinde aktığı iki vadinin arasında yükselen Sabika tepesi Gırnata’nın en eski kalesine mükemmel bir savunma sağlıyordu. Saray ile kale arasındaki ambar meydanı diye bilinen geniş bir alanı geçtikten sonra kalenin doğu surlarının ortasında bulunan ve üzerindeki çatlaklardan dolayı Çatlak kulesi diye bilinen kulenin kapısından içeri dalıyoruz. Derin sur kapısını geçtikten sonra surların çevrelediği orta kısımdaki Silah Meydanı’ndayız. Zemin kalıntıları bir labirent gibi dört bir yandaki kulelere kadar uzanıyor. Burada askerler için yapılmış evler, hamamlar, erzak ve silah depoları, mescit vs binalar vardı. Bakın şu zemindeki demir parmaklıkların altından helozonik bir şekilde dibe uzanan merdiven adeta yerin yedi kat altındaki zindana gidiyor. Kaçmak ne mümkün..

İç surların arasından sıyrılıp batı cephesindeki en yüksek yer olan ve yüksek tavanlı dört kat olarak yapılmış Gözetleme Kulesine çıkıyoruz. Her kattaki kemerli pencereleri olan odalar, askerler ve komutanlar için ikamet yeri veya ofisler olarak tertiplenmiş. Bu kule zaman içinde hıristiyan idaresi döneminde pek çok değişikliklere de uğramış. Depremler, patlamalar, kasırgalar veya başka amaçlı değişiklikler.

Aşağıdaki ağaçların ve Darro ırmağının serinliğini buralara kadar getiren rüzgar, üzerinde bulunduğumuz kulenin bayrak direğine asılı şu yeşil beyaz Endülüs eyaleti bayrağını yırtarcasına esiyor. Gelin mazgallara yaklaşarak Gırnata'yı seyre koyulalım. Bakın, batı tarafında ufuktaki dağlara kadar uzanan düzlük Gırnata Ovasıdır yada Vega’sı. İşte o dağların arkası Gırnata Sultanlığının topraklarının bittiği yerdir. Gırnata’ya saldıran haçlı orduları hep o taraftan gelirlerdi. Ferdinand ve Isabella’ da yaklaşık 100,000 kişilik ordusuyla o taraftan gelip Gırnata’yı kuşatmışlardı. Şehrin ortasındaki sivri kuleli şu büyük tarihi bina ise Katedral. Hiç şüphesiz ki Gırnata’nın en büyük camisini yıkıp yerine işgalin bir sembolü olarak bu katedrali yaptılar. Yanındaki küçük binalar ise Müslümanlar zamanındaki çarşının dükkanları. Katedralin doğu kısmında kalan ince uzun bina ise eskiden medrese idi. Diğer tarihi mekanlarında diplerini kazsak mutlaka Müslümanlara ait bir şeyler çıkacaktır.

Güneyde Genil’in aktığı vadi boyunca yukarılara giden patikalar ise Sierra Neveda’nın Akdeniz yamacındaki Alpujarras’a kadar uzanıyor. İşte o patikalardan bakıldığında Gırnata’yı en son gören tepenin ismi "Suspiro del Moro" , yani Mağriplinin Istırabı, Mağriplinin Son Hıçkırığı , Gözyaşı Tepesi. 1492’de yaklaşık elli maddelik bir anlaşmayla Gırnata’yı Katolik Ferdinand’a teslim etmek zorunda kalan ebu Abdullah Alpujarras dağlarına gitmek üzere şehri bu patikalardan terk eder. İşte ebu Abdullah bu tepelerden birinden Gırnata’ya son kez bakar ve ruhunun ıstırabı gözyaşlarıyla bu tepenin topraklarına düşer. Valide Sultan, annesi Huri Ayşe zavallı oğluna dönerek: " Ağla ağla, bir erkek gibi savunamadığın şeyler için bir karı gibi ağlamak yaraşır " der. Ebu Abdullah Alpujarras’da bir süre kaldıktan sonra Fas’a geçer. Perişan olur, fakir bir hayat sürer ve kimsesizlere karışır. Akıbeti ise bilinmez....

Gökyüzüne uzanan ve gümüş bir örtü gibi karlarla kaplı doğu tarafındaki şu dağların ismi Sierra Nevada’dır. El-Hamra’nın ve Gırnata’nın su depolarını dolduran çeşmelerinden şarıl şarıl akan ve kanallarında gürüldeyen berrak sular işte o doruklardan geliyor. Hıristiyanlar bu depoları ve kanalları tahrip ettikten sonra Gırnatalılar karları O dağlardan katır kafileleriyle büyük kufelerde getirmek zorunda kalmışlardı. El-Hamra’ya bakın edepli ve mütevazi bir gelin gibi nasıl da gizleniyor yemyeşil bahçelerinin arasında. Ya Cennet-ül Arif; o da hemen yukarıda, kuleleriyle nasıl da parıldıyor. Bu kalenin Elbaicin tarafında ve biraz daha alçak olan kule Silah Kapısı Kulesidir. Bu, kaleye sur dışından girişi sağlayan ana kapıdır.  Gözetleme kulesinin ve surlardan biraz yüksek olan bir küçük kule ile sur boyunca uzanan yoldan giriş kısmını korumak için düşman üzerine taş, kızgın yağ ve erimiş kurşun dökülüyordu. Silah meydanını çevreleyen belli başlı diğer kuleler ise Değirmen Kulesi, Bekçi Kulesi, Sultan Kulesi ve Barut Kulesidir.

..ve Gırnata’daki son durağımız olan Cennet-ül Arif’e yöneliyoruz. Silah Meydanı’nı geçip kuleden dışarı çıkarak sağımızdaki surları izleyerek el-Hamra sitesini çevreleyen surların en doğu ucundaki köprüden Cennet-ül Arif’e giden iki tarafı sedir ağaçlarıyla kaplı dar yola giriyoruz. Ağaçlar arasından kıvrılarak bizlere kadar gelen esintiyle, cıvıl cıvıl kuş sesleriyle ve her iki yanımızdan şırıl şırıl akan suyun sesiyle hafif yukarı meyilli bu yolda ilerliyoruz. Şu sağımızda kalan yer Aşağı Bahçe’dir. Bu bahçe geniş bir alanı kaplayan bir forum veya açık hava tiyatro salonuyla başlıyor. Bahçenin ortasına ise çok harikulade bitkiler yerleştirilmiş yemyeşil duvarlı labirentler, güllerle taçlandırılmış kemerler ve devamında yemyeşil tüneller, su kanalları, havuzlar fıskiyeler ve tamamen sarmaşıklardan yapılma revaklar. Etrafı güllerle dolu zikzaklı merdivenlerden geçerek Cennet-ül Arif’in Fıskiyeler Bahçesine geçiyoruz.

Gırnata sultanlarının sıcak yaz günlerinde saray erkanıyla gelip dinlendikleri yerler şu sağımızda duran revaklar ve karşıdaki dantelalı revakın üzerindeki zarif pencereli ve kemerli teraslardır. Terasın solundaki biraz yüksekte kalan kule ise tepedeki bir şahin gibi doğudan batıya bir bütün olarak sultanın el-Hamra Sarayı’nı ve batı ufkunda da Vega’yı gözetlediği yerdir. Bahçedeki kemerli revakların sütunları hanımlar kulesinin dekorasyonuyla hemen hemen aynı tarzda yapılmış. Taş zemin ve çatıların ısınmasıyla oluşan sıcak akım, fıskiyeli kanalların ve bitkilerin serinliğiyle karışınca ılık esintisi ve hafif nemiyle oldukça gevşetici fakat uyuşturmayan bir atmosfer oluşturuyor. Buna, bahçedeki çiçeklerin kokusu ve fıskiyeden damla damla düşen suyun sesi de eşlik edince ortaya tariflere sığmayan bir güzellik çıkmakta...

Sarmaşıklarla oluşturulmuş yemyeşil bir dehlizden geçip biraz önceki bahçenin hemen yanındaki Sultan Bahçesi’ne dalıyoruz. Burası kare şeklinde bir bahçesiyle ve iki katlı revakı ve terasıyla bir öncekini aratmayan bir bahçe. Havuz, fıskiyeler, güller ve meyve ağaçlarıyla bir cennet misali. Bu bahçenin yukarısında ise bu suları dinlendirip daha sonra havuzlara, fıskiyelere, hamamlara tuvaletlere sarayın salonlarına ve Elbaicin’in evlerine kadar gönderen büyük su depoları bulunuyor. Müslümanların hidrolojide uzman olduklarının en iyi örneği işte Gırnata’nın bu kanalları çeşmeleri, fıskiyeleri ve depolarıdır. Bu dahi o dönemlerin medeniyet seviyesini anlamamıza yeterli olsa gerek.

Vakit neredeyse ikindiyi epeyce geçmekte. Hemen aşağıdaki el-Hamra ile aramıza giren güneşin buğulu ışınları, bu eşsiz abideyi yavaş yavaş silinmez bir tabloya doğru sürüklemekte... Eğer ki Ebu Abdullah'ın gözyaşı tepesinde akıttığı damlaların bir kısmı bu güzelim el-Hamra ve cennet-ül Araf için ise emin olun ki buna değer. Ama O bunun için ağlamıyordu; Kiliseye dönüştürülecek olan camiler için ağlıyordu. Ezan sesini duyamadan büyüyecek çocuklar için, zorla vaftiz edilerek kilisede büyütülecek çocuklar için, "mağripli köpekler" diye aşağılanacak savunmasız yaşlılar için, yağma edilecek evler, dükkanlar ve kütüphaneler için, köle yapılıp deniz aşırı pazarlarda satılacak erkekleri için, ve en çokta Endülüs'ü bu acziyete sürükleyen kendisi, babası ve dedelerinin hataları için ağlıyordu....

Artık yolculuk vakti geldi Yavaş yavaş ayrılmak zorunda olduğumuz bu mekanlar ihtişam, gözyaşı ve ibret dolu mazisinden bir hüzün boşaltıyor üzerimize.... Elveda Endülüs, elveda Gırnata, elveda el-Hamra, elveda yaşayan efsane...

------------------------------------------------------------------------------------

Endülüs’te Raks, Nazan Sezgin

http://www.ufukotesi.com

 

Orta öğretimde kültürsüzleştirme programları dayatılmadan önce Emin Oktay’ın tarih kitaplarında Endülüs etraflıca anlatılırdı. Şimdi bu kayıp ülkeyi ancak yurt dışına çıkma imkânı bulabilen nesiller öğrenebiliyor, Amerikanvari “gezerek öğrenim” usulü ile. Biz de bir kültür turuna katılarak geçmişte öğrendiklerimizi dünya gözüyle bir görelim dedik.

Gezimizin ilk durağı olan Kordoba’dayız (Kurtuba LŞ). La Mezqita’ya (Mescit) giriyoruz, yani Kurtuba Ulu Camiine, yüzyıllar önce şehir hilafet merkezi iken içinde 25 bin kişinin namaz kıldığı mabede. Eski bir Roma mabedi üzerine inşa edilmiş bir kiliseden camiye çevrildiği biliniyor. 1000 Roma ve Arap sütun başlığının üzerinde neredeyse yüzlerce kemer tavanı taşımakta. Cemaat arttıkça cami genişletildiği için bir kaç tane mihrap var. At nalı şeklindeki mihraplardan birisi olağanüstü güzellikte, altın yaldız kullanılarak tezyinat yapılmış. 13. yüzyılın ortalarında şehir Hıristiyanların eline geçince birçok binayı yıktıkları gibi camiyi de yıkmak istemişler; fakat tavanın çökebileceğini düşünerek vazgeçmişler. İçine 55 küçük kilise yani şapel ve az bir kısmını yıkarak bir de katedral ilave etmişler.

La Mezqita şimdi Kordoba’nın en ünlü sembolü. Sömürgelerden akan altınla zenginleşen İspanya kıralları bahçenin bir tarafına devâsa bir çan kulesi diktirmiş. Mağribî kemerli giriş kapısı buranın minareden döndürüldüğünü düşündürüyor, yani o da bir “konverso.” (Konverso, zorla dini değiştirilen kişi demektir). İç avluda portakal bahçesi var, narenciye fidanlarını Andalusya’ya Emevi devletinin kurucusu prens Abdurrahman’ın getirdiği bilinir.

Katedralin çevresinde eski Müslüman ve Yahudi mahalleleri olduğu gibi korunmuş, açık kapılardan küçük iç avluları hepimiz hayranlıkla seyrediyoruz. Duvarlar kısmen kırık yıldızlı çinilerle kaplı, bize hiç de yabancı gelmiyor. Birden küçük bir meydana çıkıyoruz ve bir heykelle karşılaşıyoruz. Orta çağın ünlü Yahudi hekim ve filozofu İbni Meymun buralı ama Kahire’de ölmüş, kemikleri Siyonistler tarafından İsrail’e kaçırılarak Taberiye’de yeniden gömülmüş. Eloğlu değerlerine böyle sahip çıkıyor, zaten meydanın adı da Tiberias.

İbni Rüşt, Kurtuba kadısı ve hekim, kilisenin korkulu rüyası, çünkü Aristo’nun eserlerini batıya tanıtan filozof, o da buralı. Kurtuba nüfusunun 13. asırda yüz binlerle ifade edildiğini, Hıristiyan soyluların tedavi için buraya geldiğini, Endülüs medreselerine bürokrat yetiştirmek için öğrenci gönderildiğini Fernand Grenard “Asya’nın Yükseliş ve Düşüşü” adlı eserinin “Arapların talebesi Avrupa” adlı bölümünde anlatır.

Zamanımız kısıtlı. Kordoba’nın 8 km. ötesinde Zehra ismindeki bir gözde için inşa edilmiş Medinetüzzehra şehrini ve bahçelerini görmeden gitmek zorundayız. Panoramik bir fotoğraf çekimi için Guadelkivir (Vadi el kebir) nehrinin karşı yakasına geçip duruyoruz. Şehir nehrin menderes çizdiği bir yere kurulmuş ve bir Roma köprüsü ile bu tarafa bağlanmış. Yağmurlu hava, sonbahar renkleri ve bütün haşmetiyle La Mezqita, seyrine doyulmaz bir manzara.

Benî Ahmer beyliğinin yani Endülüs’teki son İslâm devletinin başkenti Gırnata’ya doğru yola çıkıyoruz. Granada’nın Kıraliyet şapelini geziyoruz. Burası bir müze. Benî Ahmer devletini yıkan, Arapları ve Yahudileri süren Kıraliçe İsabel ve Kıral Ferdinand, kızı ve damadı ile birlikte bu kilisede yatıyor. Dünya onlara da kalmamış, Isabel Gırnata’yı aldıktan kısa bir süre sonra ölmüş, Habsburg prenslerinden biriyle evli olan kızının çocuğu olmadığı için hanedan bitmiş ve İspanya’ya Habsburglar hükmetmeye başlamış. Şimdi ise Bourbonlardan bir kıral var, eşi eski Yunan kıralının kızı; aslen de Danimarkalı. Zaten Avrupa monarşilerinde millî bir hanedan bulabilmek neredeyse imkânsızdır (Padişah valideleri üzerinde bilgiçlik taslayarak kitap yazanlar bunu ya bilmezler ya da işlerine öylesi gelir, vur abalıya!). Bu sevimsiz tarihî şahsiyetlerin gömüldüğü kilisenin karşısı turistik bir çarşı. Daracık sokaklara dalıyorum, mimarîden ve satılan mallardan belli; Araplar zamanında ipek pazarıymış, halen onlardan kalan sedef kakmacılık ve telkâri kuyum işçiliği gözleniyor.

 

Göğsünde Yosma Gırnata’nın En Güzel Gülü

 Gece Albaysin (el-Beyyâzîn, Albaicin LŞ) mahallesindeyiz, İspanyolcadaki “Al” ile başlayan bütün kelimeler Arapçadan geçmiş. Eskiden Müslümanların, sonra Hıristiyanların, şimdi de çingenelerin ve üniversite öğrencilerinin oturduğu yer. Karşımızda aydınlatılmış Alkazaba (kale) ve Elhamra Sarayı muhteşem. Çingene Flemenkosu dinlemek üzere basık tavanlı dar bir mekâna giriyoruz. Dansözler önde oturmuş, çalgıcılar ayakta duruyor, dansçılar sırayla kalkıp oynuyor. Ay bu nasıl dans! Bu ne hışım? Bu ne şiddet, bu ne celâl? Dans mı, trans mı? Yoksa unutulmuş ilahlara ibadet mi? Nerde benim Edirne Roman ekibim? Herkesin Çingenesi kendine, hem “Düriye’min güğümleri kalaylı, fistan giymiş etekleri de alaylı.”

1936 iç savaş sırasında Madrid’de büyük elçi olan Yahya Kemal bu melez güzellere olan duygularını

 “Alnında halka halkadır aşifte kâkülü / Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü”

 diye “Endülüs’te Raks” şiiri ile ifade ederken bahçedeymiş, eminim ki bizim gibi kafası şişmemiştir. Böyle topuk dövmenin dışında bu ülkenin kendine has bir başka müziği daha olmalı.

Ertesi sabah saat 9’da Elhamra sarayının kapısındayız, bu sarayı gezebilmek için turlar günler öncesinden randevu almak zorunda. Kale kapısından giriyoruz, görünen ilk yapı Habsburg 5. Karl’ın sarayı. İtalyan Rönesans üslubunda, içerisi yuvarlak ve sütunlu, başka bir yerde olsaydı mimarî mirasa girilebilirdi, fakat Elhamra sarayı ile son derece uyumsuz. İspanya kırallarının hiç biri burada oturamamış, şimdi ise konserler yapılıyormuş. Asıl görülmeye değer olanlar biraz ileride, bir Endülüs medresesi ile sarayın idarî ve adlî işlerinin görüldüğü binalar ve Aslanlı saray.

Gezmeye başlıyoruz, duvarlarda kırık yıldızlı çiniler ve olağanüstü güzellikte taş işçiliği. Nakış Endülüs’te taşa işlenmiş, Arabesk denen Kûfî yazı üzeri süslemeler, palmetler, Rumîler, arada zencerekler. Gözümüze “La Galibe Lillahe” yazısı takılıyor. Türkçesiyle “Allah’tan başka galib yoktur” ve bu yazı sarayın her tarafında tekrarlanıyor. Tavanlara baktığımızda ahşap işçiliğinin ve kalem işlerin harikalarını görüyoruz.

Odalardan birinde Amerikalı yazar Irwing Stone’un adı yazılı. Yazar bir süre burada kanun kaçakları ve berduşlarla birlikte yaşamış ve “Elhamra Hikâyeleri” kitabını yazmış. İki yüzyıl kadar kaderine terk edilmiş saray ününü biraz da bu kitaba borçlu. Besteci Manuel de Falla’nın adı da sakinler arasında geçiyor. Rehberimiz konuşurken vaktin nasıl geçtiğini anlayamıyoruz ve kendimizi birden ünlü “aslanlı avlu”da buluyoruz. Burası sarayın harem dairesi, bir çok da küçük iç avlu var ve kemerli pencereler karşı taraftaki Albaysin’e bakıyor.

Birdenbire şiir bitiyor, büyükçe bir taş odaya giriyoruz. Duvarda kaba saba taş işçilikli bir ocak, tavan da keza öyle. Burası Karlos Kintos’un yemek salonu imiş, Müslüman usta kalmış mı ki sanat olsun! Gezdiğimiz yerler sarayın ancak altıda biriymiş, gerisi kayıpmış. Sur dışına çıkıp De Falla’ya ilham veren Jeneralife bahçelerine doğru yürüyoruz, Araplar zamanında sarayın bostanları imiş. 32 km. uzaktaki Sierra Nevada dağlarından kanallarla getirilen sularla sulanırmış, kanallardan hâlâ sular akıyor. Yazlık sarayın bahçesindeki fıskıyeli havuz da aslına göre yeniden tasarlanmış. Dünyanın yedi harikasından biri olan Elhamra ve Gırnata şehri nasıl elden çıkmış?

Emir Abdullah Granada’yı İsabel ve Ferdinand’a anlaşmalı teslim etmiş, babası gibi cengaver değilmiş, bilime ve araştırmaya düşkün bir gençmiş. Bir süre Elhamra’dan uzakça bir yerde göz hapsinde yaşadıktan sonra Fas’a göç etmeye karar vermiş. Giderken tepelerden son bir defa Gırnata’ya yaşlı gözlerle bakmış ve annesinden tarihe mâl olmuş şu sözleri işitmiş: “Vatanını savunmayan korkaklara kadınlar gibi ağlamak yaraşır.”

Bu masal burada bitmiş mi? Hayır bitmemiş. Tarih kitapları İslamların Osmanlı kaptanları Kemal ve Burak Reisler tarafından Kuzey Afrika’ya taşındığını yazıyor. Az bir kısmı da Türkiye topraklarında Antalya, İzmir, Bursa ve İstanbul’a yerleştirilmiş, Haliç, Perşembe pazarındaki Arap camii o günlerin anısı. İspanya’da kalanlara ıstırap çekenler anlamında “mustaripler” denmiş. En son 1609’da isyan etmişler, Osmanlılar o esnada içeride Celâli isyanları, dışarıda Safevilerle uğraştıkları için isyancılara yardım edememiş, mustaripler zorla döndürülmüş ve Morisko olarak adlandırılmışlar.

18. ve 19. yüzyıllarda yıkılan evlerin gizli bölmelerinde Arap harfleriyle yazılmış, yarı Arapça, yarı İspanyolca metinler bulunmuş. Moriskoların yaşadığı azap çoğu manzum olan bu eserlerde dile getirilmiş ve bu edebiyat türü Aljamiado (el-Acemiyye) olarak adlandırılıp birçok araştırmaya konu olmuş (meraklısı için Doç. Dr. Mehmet Özdemir’in “Endülüs Müslümanları” adlı kitabı tavsiye olunur). Juan Alfonso adlı bir Morisko’nun uzun şiirindeki bazı satırlar çok ilginçtir:

 “Uğursuz İspanyol kargası

Veba saçan kapı köpeği

Üç başınla durursun cehennemin kapısında.”

 Üç başlı köpek Yunan mitolojisindeki Kerberos’tur. 16. yüzyılda Hıristiyan dünyasında Yunan mitolojisini bilen kaç entelektüel vardı acaba? Ama gizli Müslümanların hâlâ ünlü “Endülüs kütüphaneleri”nin mirasını yaşattığı Juan Alfonso’nun şiirinden anlaşılıyor. Şimdilerde İspanya devleti huzursuzmuş. Basından duyduğumuza göre Grenada ile Almeria arasındaki özellikle küçük yerleşmelerde halk kıpırdanmakta. “Biz Müslümandık, siz bizi zorla döndürdünüz” demekteymiş ve İspanyollar Türkiye’den sosyolog akademisyenler çağırmışlar. Nasıl..? Demek ki Endülüs masalı bitmezmiş.

 

Sevilla

Elhamra gezimiz bitince Sevil’e doğru yola çıkıyoruz. Grenada’dan güneybatıya doğru yollandıkça buğday tarlalarının yerini zeytinlikler almaya başlıyor, göz alabildiğine, arada tek tük bağ göze çarpıyor. Yolların kesiştiği yerlerde Agave ve kaynanadili kaktüsler, zakkumlar, Akdeniz iklimine mahsus ortak bitki örtümüz, ama tasarlanarak dikildikleri belli. Bu insanı düşündürüyor, küçük yerleşmelerde Mudejar tarzı denen Endülüs mimarisinden esinlenmiş çiftlik evleri, bazıları gerçekten çok güzel, ama çoğu ruhsuz. Kötü taklitleri şehre yaklaştıkça sevimsiz blok apartmanlar başlıyor.

Sevil, Andalusya eyaletinin başkenti, nüfusunun birkaç milyon olduğu söyleniyor. Her yıl nisan sonu veya mayıs başında atlı sığır çobanları panayırı, yani Feria yapılırmış. Bu çoban bayramının afişleri kartpostallara basılmış, çobanlar ve Karmenleri. Bu kartpostallardan örnek verelim. Bu figürler aynı zamanda Sevil şehrinin sembollerinden, gezimizin bu panayıra denk gelmemesine hayıflanıyoruz. Şehrin diğer iki ünlü sembolü de La Giralda denen çan kulesi ve nehir kenarındaki Altın Kule (Oro del Torres). Tahmin edebileceğiniz gibi İslam döneminden kalma Sevil aynı zamanda orta çağlardan beri bir nehir limanı. Nehir 90 kilometre, sonra Atlas okyanusuna kavuşuyor.

Hava kararınca otelin karşısındaki tarihî sokakları gezmeye gidiyoruz. Bu şehirde evler 3-4 katlı, iç avlular daha geniş. Hepsi çok güzel korunmuş ve içlerinde aile yaşıyor. Mimarî mirasının değerini bilen turizmden para kırıyor. Bizde daha sanatlı taş evler var. Nihayet Mardin ve Antep iç avlulu saray yavrularının farkına vardı. Şimdi Türkiye’de “Butik Otel” modası başladı, darısı Kayseri’deki Selçuklu evlerinin başına.

Bir yerlerden güzel bir müzik sesi geliyor, bir barın önünde ellerinde gitar ve mandolin olan siyah kadifelere bürünmüş gençlere rastlıyoruz. Kadife pelerinleri ve beyaz dantel yakalarıyla sanki Velasquez’in tablolarından çıkmışlar. Arada pasajlar geçiyorlar, galiba İspanya’nın gerçek müziğini bulduk. Bunlar bir yerde konser verecek ama nerede? Konuşmaya çalışıyoruz ama anlaşamıyoruz, bazıları çalgılarını omuzlayıp gidiyor, yoksa balkonlara çıkacak sevgililere serenat yapmaya mı? Şu an bu sokaklar zaten”Sevil Berberi”nin sahici dekoru sanki. Gezimize devam ederken birden karşımıza “El Giralda” ve Sevil katedrali çıkıyor. Işıklar içinde, eski Sevil’in tam ortasındayız. Merdiveni olmayan bu eski minareye döne döne çıkıldığı için Giralda denmiş ve o da çan kulesi olmaktan kurtulamamış.

Ertesi sabah katedralin yakınındaki “Real Alkazar”, yani Kıraliyet El Kasr’ını gezerek güne başlıyoruz. Yıkık bir Arap sarayının üzerine inşa edilmiş Orta çağ Kastil kırallarının sarayı. Arapları o kadar kıskanmışlar ki Müslüman ustalara bir benzerini yaptırmışlar. Bu sözler İspanyol rehberimizin bize çevrilen sözleri, bana ait değil. Tabiî iddialı özenti bir saray olduğu birçok yerinden belli. Halen bazı kıraliyet düğünleri burada yapılıyormuş. Turdaki yol arkadaşlarımızın çoğu nedense bu şatafatlı sarayı Elhamra‘dan daha çok beğeniyor.

Gezimizin başından beri gözlediğim çoğunun kültür şoku yaşaması. Kûfi’yi, Rûmî’yi, Pallmet’i, Kündekarî ahşap işçiliğinin Türkiye’deki örneklerini sanki hiç görmemiş gibiler. Onların bu şaşkınlığı da beni şaşırtıyor. Türk aydını neden acaba İslâm kültür ve sanatının çok hakiki bir mirasçısı olduğunun farkında değil? Yanıt basit, hiç kimse bizim kadar kendini inkâr etmedi (kimliğinden uzaklaştırılmadı LŞ) de ondan.