|
İSLAM
HÂKİMİYETİNİN SONA ERMESİNİN 500. YILINDA ENDÜLÜS'TE İSLAM
Prof. Dr. Suat Yıldırım
Endülüs, her nedense şimdi olduğu gibi, Anadolu Müslümanlarının
tarihinde de, gözden uzak olduğu için, gönülden ve fikirden de uzak
olmuş. Hele günümüzde, İspanya adını duyar duymaz, orayı Müslüman
kimliği ile hatırlayan çok az insan çıkmaktadır. Kendi değer ölçülerini
ve kabullenmelerini empoze edip ona aykırı hürriyetleri unutturan "Batı
kültür emperyalizmi" burada da açıkça ortaya çıkıyor, hatta bu
münasebeti en çok kurması gereken İlahiyat Fakültesi talebelerinden otuz
kadar öğrencisi bulunan 3. sınıf şubelerinden birinde bir defasında şu
âlimlerin memleketlerini söylemelerini ve onların kendilerine ne
düşündürdüğünü sormuştum: Bakıy İbn Mahled, Ebû Bekr İbnü'l-Arabî,
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, İbnu Mada, Ebu'l-Abbas el-Mürsî, Ebû Amr ed-Dânî,
Ebû Hayyân, İbn Atiyye. Bu zatların Endülüslü olduklarını bilen maalesef
çıkmamıştı.
Sekiz asır boyunca Müslümanlığın hakim olduğu koca bir ülkenin ve orada
yetişmiş on binlerce alimin, orada kurulmuş muazzam medeniyetin ve
bugünkü varislerinin durumu elbette böyle olmamalıdır. Evet, daha dün
denebilecek yakın bir dönemde, beş asır önce, orada Müslümanları yenerek
hakimiyetini kuran Hıristiyan taassubu, nadir görülebilecek bir vahşetle
oranın İslamî hüviyeti silmek için elinden geleni yapmış olabilir. Fakat
bu zulüm, Müslümanları, onlara karşı daha duyarlı hale getirmeliydi. O
diyarın Müslümanlarının akıbetlerini, hukuklarını, orada kurulmuş
muazzam medeniyetin özelliklerini, geriye kalmış ve veya bırakılmamış
eserlerini araştırıp tanıtan yoğun çalışmalar gerekirdi. Engizisyon ve
taassup döneminde bunları yapmak mümkün değildi, ama asrımızda yayılan
hürriyet atmosferinde pek âla mümkündür. Bilmem ki, bunca imkânlara
rağmen bu düşünce ile oraya giden kaç insanımız vardır?
Oysa Batılılar, Anadolu'da tâ iki bin sene önceki maziye ait birtakım
izler bulmaya çalışmakta, bulamazlarsa Kuşadası'nda Meryem Ana şifalı
suyu, Demre'de Noel Baba masalı gibi bir çok Hıristiyan unsuru icad edip
Türkiye ile irtibatlandırmaya çalışmakta, bu toprakların bin yıl
öncesine kadar Hıristiyan hakimiyeti altında yaşadığı hatırasını canlı
tutmakta, isimleri, Hıristiyan adları ile telaffuz edip yazmaktadırlar:
Constantinople (Konstinopl yani İstanbul ), Smyrne (İzmir), Cappadocce
(Kapadokya), Cilicie (Kilikya), Bitinya, Efes, Hieropolis gibi. Buralara
Paul, Pierre, Barnaba gibi havarilerin Hıristiyanlığı yaymak için vaki
seyahatlerini tekrarlamak, kutsal hac ziyaretinde bulunmak için
gelmektedirler. Müslümanların, daha 30-40 sene öncesine kadar, kendi
ülkelerinde, defin yapılan mezarlıkları, önce yeşil alan, birkaç sene
sonra ise parsellenip, satılan meskun alan yapılırken Hıristiyanların
asırlık mezarlıklarına dokunulmamaktadır. Yakında bir gazetede okuduğuma
göre, sayısı beş bin civarında olan Rum nüfusa ait 75 kilise mevcuttur
İstanbul'da. Bunların çoğu, işlemese de, muhafaza ediliyor. Fakat beş
altı asır öncesine kadar Müslüman olan Endülüs sahipsiz.
Bari, taassuptan -nasılsa kurtulan- Kurtuba Camii Müslümanlara
verilip imar edilse ve şenlendirilse. İnanıyorum ki, Müslümanlara izin
verilse kendi imkânlarıyla restore edip hizmete açarlar. (Burada
ise, bazen bu onarımlar Müslüman ülkenin devlet bütçesi imkânlarıyla
yapılıyor) Peşinden, daha başka bazı tarihi eserler onarılsa. Maalesef,
bunları yapma yerine, turistik bahanelerle Hıristiyanların kutsal
yerlerini ihya etmeye çalışan devlet yetkilileri tanıdık. İslam'ın
hakimiyetinin İspanya'da sona erişinin 500. yılını Hıristiyanlar ile
birlikte kutlayanlarımız var. Halbuki Müslümanlar, bu 500. olan 1992
yılını, milyonları bulan Endülüs Müslümanlarının öldürülmelerinin,
sürülmelerinin veya zorla Hıristiyanlaştırılmalarının, dünya çapında,
haklarını arama hadisesi olarak ilân etmeliydiler. Fakat, Heyhat! Bosna-Hersek'te
şu anda yapılan katliam, medya ile bütün dünyanın gözleri önüne
serilirken bile bir şey yapamayan biz âciz Müslümanlar, nerde kaldı beş
asır önceki hakkı arayalım?
Bu satırların yazarı, Endülüs tarihi hakkında çalışma yapan bir tarihçi
olmadığı gibi, çağdaş İspanya'yı çağdaş İspanya'yı bilmemektedir. Fakat
bir ilmi kongre vesilesiyle oraya gitmiş olmam sayesinde, günümüzde
Endülüs Müslümanları ile ilgili bazı tespitleri sizlere nakletmek için
huzurunuza davet edilmiş bulunuyorum. Ben işaret etmiş olduğum kongrenin
cereyan tarzı hakkında bilgi vermekten çok, İslam'ın oradaki durumuna
dair bazı intibalar arz edeceğim.
1-3 Eylül 1989 'da yapılan "Endülüs Medeniyeti Uluslararası 1. Kongresi"
Endülüs İslam Cemaati (Yamaa İslamîca de Al-Andalus) tarafından
düzenlenmişti. Oradaki üç-beş günlük ikâmet neticesinde yaptığım
tespitler şunlar olmuştur:
1- Gayeleri İslam kültür ve medeniyetini tanıtmak ve orada İslam'ı
tebliğ yolu ile ihya etmektir. Bu bir avuç sayılacak gencin
himmetlerindeki yüksekliğe dikkat ediniz.
2- Kongrede sunulan tebliğler şu ana konularda olmuştu :Endülüs tarihi,
Endülüs'te ilim ve sanat, Endülüs medeniyetinin tesirleri, günümüzde ve
istikbalde Endülüs bölgesinde nüfus hareketleri, dünyanın çeşitli
yerlerine dağılmış bulunan Endülüs kökenli toplulukların meseleleri,
Endülüs'te kalıp İslam'ı ço0k gizli bir şekilde devam ettirmeye çalışmış
Müslümanların (moriskoların) kültürü, vb.
3- Toplantı için, pek anlamlı bir yer seçilmişti: O da Müslümanların,
Tarık b. Ziyad idaresinde, 711'de Endülüs'te ilk girdikleri yer olan
Cebel-i Târık Boğazı'nın kuzey sahili idi. Bu bölgeye İslamî dönemde el-Ceziretü'l-Hadrâ
(yeşil ada) deniliyordu. Şimdiki İsmi de, bu kelimenin az bozulmuş şekli
idi: Algeciras. Bu yer seçimi ile bu cemaat, adeta, biz de
ecdâdımızın başladığı yerden başlayıp bu tebliği devam ettireceğimiz,
demek istiyordu.
4- Oraya gidinceye kadar bendeki zan şu idi: İspanya'da İslam tamamen
ortadan kaldırılmıştır. Oysa bu Müslümanlar, bu zannın yanlış olduğunu,
pek gizli de olsa, İslam'ın orada hep devam ettiğini söylediler. Bu
müthiş bir hadisedir. Nitekim onlar, yani Hıristiyanların moriskos adını
taktıklarını Endülüs Müslümanları, İslam emanetini birbirlerine
ulaştırmak için gizli teşkilatlanmalar yapmışlardır. (Emîr Şekib
Arslan, el-Hülelü's-Sündüsiyye fi'r-Rihleti'l-Endelüsiyye adlı eserinin
I. Cildinde bunu anlatmaktadır) 1492'de düşmesinden 76 yıl sonra,
Gırnata'nın güneyindeki dağlık bölgede, Fernando de Falor adını kullanıp
sonradan Muhammed İbn Ümeyye adını alan zatın liderliğinde Müslümanlar
kıyam etmişlerdir. İspanya Hıristiyanları, Müslümanları
hıristiyanlaştırmaktan ümitlerini kesince, 1609 yılında, moriskoların
sürülmelerini emrettiler. Bütün mallarını ve beş yaşından küçük
çocuklarını elinden alarak onları kovdular. O zaman ki İspanya nüfusunun
dörtte biri (1.5-2 milyon Müslüman) çıkıp Mağrib (Fas) veya Osmanlı
diyarına göçtüler. Bir çoğu Brezilya, Arjantin, Meksika gibi uzak
diyarlara göç ederek Engizisyon teröründen kurtulacaklarını umdular.
Fakat İslam, yine de orada kaybolmadı. Mesela Engizisyon mahkemeleri
1769'da Kartacana şehrinde gizli bir mescit tespit etmiştir.
Keza, İspanya'nın diktatörlük döneminde şöyle diyen Gırnatalı bir Yusuf
Ali'ye rastlamak mümkün olmuştur. (Müslüman olmasının sebebi
sorulduğunda o şöyle demişti. ): "Ben küçücük bir çocuk iken ninem
kulağıma şöyle fısıldardı: "Evladım, Hıristiyanlık hak din değil, bizim
dinimiz değil. Büyüdüğünde, dinini öğrenmeye gayret et. Büyüyünce
İspanya tarihini inceledim ve ninemin maksadını anladım. Pakistan'a
gittim, iki sene kalıp iyice öğrendim. " ( Prof. Dr. Ali El-Kittanî El-Müslimun
fi Evrubba ve Amerika 2, 183 ) Az sonra temas edeceğimiz Blas İnfante de
buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Endülüs'te kalan Müslümanlar 18.
asırda bile İspanyol dili ile4 fakat Arap harfleriyle dini kitaplar
yazmış bunları gizli olarak elden ele dolaştırmışlardır. Bu kitapların
örneklerini Madrid 'te Eskuryal kütüphanesinde bulunduğu
bildirilmektedir.
Bundan ötürüdür ki İspanya'daki Müslümanlar, İslam'a girmeyi, diğer
batılılardan telakki ettiği gibi, kendi ülkelerinde bulunmayan bir
hadise saymayıp, epeyce uzak kalmış oldukları köylerine dönüş
saymaktadır. Bu İslam tebliğ için değerlendirilmesi gereken muazzam bir
potansiyel teşkil etmektedir. Böylece bir çok defa ispatlanmış bir
gerçek, bir defa daha ortaya çıkmaktadır : O da şudur: "Hakikatin
devamlı surette gizlenmesi imkansızdır. "
5- Toplantının ilk gününün akşamı, 1 Eylül 1989 Cuma günü, programa
göre, konakladığımız Algeciras şehrinden 50 km. uzakta, güzel bir sahil
şehri olan Tarifa'ya gittik. Oranın vali ve belediye başkanı olan zat,
kongreye katılanlara resmi kabul düzenlenmişti. Güzel ve kısa bir
konuşma yaparak kongreye başarı dileğini ifade etti. Orada, tarihî bir
yapı olup Güzel Sanatlar Okulu olarak hizmet gören binanın avlusunda
cemaatle akşam namazı kıldık. Ev sahipliği yapan Endülüslü Müslümanların
namaz hususunda dikkatli olduklarını müşâhede ettim. Gençlerden biri, az
çok yüksekçe bir yere çıkıp ezan okudu. Bu ezanın uyandırdığı duygular
çok başka idi. Endülüs, bu akşam şafağında, asırlarca süren hasretine mi
kavuşuyordu? Yahut, şimdilik tam kavuşmasa da ileri de kavuşacağını bir
haberini mi alıyordu ? İnşallah. Otobüste taşınan 6-7 top halıfleks ile
bir anda kurulan ve takriben 100 kişinin namaz kıldığı bir seyyar
mescidi, oranın ahalisinden sempati ile izleyen bir çok kimse vardı. O
şehrin valisi hakkında bazı İspanyol Müslüman "İslamîyet'ini henüz
açıklamamış bir Müslüman" dediler. Gösterdiği yakın ilgi ikram ve
heyecanı başka türlü izah etmekte zor idi.
2 Eylül 1989 akşamı ise Alcazares şehri valisinin davetlisi olduk.
Burası sahilden içerde dağlık bir mıntıka, şehir en büyük bayramında
nasıl hazırlanırsa öyle hazırlanmış. Donanmalar, şenlikler. Şehrin
meydanında kurulan sahnede, vali bey uzun bir konuşma yaptı. İspanyolca
yapılan bu konuşmayı Prof. Dr. Ali Kittanî bey Arapça'ya tercüme etti. O
konuşmadaki şu harika cümleyi unutmam mümkün değil:
"Son izleri de
silinmek üzere olan Endülüs medeniyetini ihya etmek için yapılan
çalışmalara katkı sağlayan Kongrenize başarılar dilerim". Sonra oranın
ahalisinden gençlerin teşkil ettiği ekipler, çeşitli halk oyunları
gösterileri yaptılar. Endülüs şarkıları söylediler. Fas'tan gelmiş olan
bir musiki heyeti de Arapça şarkılar ve ilahiler icra ettiler. Öyle bir
kalabalık vardı ki adeta, şehrin tamamını oraya gelmiş sanırdınız.
Musikinin etkisiyle bütün kalabalığın coşup şarkılara ve oyunlara
refakat etmesi heyecan verici manzara idi. Kongreye katılanlardan bir
çoğu da onlarla bütünleşerek müşterek bir tarzda yaşanan bir heyecan
attılar. Bu manzarayı oranın şartlarında değerlendirmek gerekir. Bizim
yönümüzden lehiv sayılabilecek bu eğlence, onlar bakımından İslam
yuvalarına dönüşün bir tezahürü sayılabilir. Bu sebeple Dünya İslam
Birliği Teşkilatının temsilcisi olarak Suudi Arabistan'dan gelen zatın
değerlendirmesine katılmamıştım. Sonra vali beyin cömertçe ikram ettiği
akşam yemeği yendi. Bu arada Blas Infante anılıp ruhuna Fatiha okundu.
Kimdi bu Blans Infante? Bu zat, 19. asrın sonlarında dünyaya
gelmiş bir hukukçu ve düşünür imiş. Aynı zamanda aksiyon adamı. Bu
şehirden yani Alcazares'den. Hayatına İslam adını vermeyerek Endülüs
bölgesinin kültürünü anlatmaya adamış. Hayatının son döneminde Fas'ta
Müslümanlığı açıklamış ve "İnşallah Kur'an, istikbalde yine
Endülüslülerin kitabı olacaktır" demiştir. İspanya iç harbi sırasında
Franko'nun askerleri tarafından 1933'te öldürülmüştür. Nüfusu şimdi 9
milyon civarında olan Andalucia bölgesi halkı, Hıristiyan'ı ve
Müslüman'ı ile bu zatı "Baba" diye nitelendirmekte ve şehit
saymaktadırlar.
Alcazare şehri, dağlık bir mıntıka olduğundan Gırnata'nın düşmesinden
sonra tazyikler altında kalan Müslümanların en son sığındıkları
yerlerden biri olmuş. Fernando de Falor (Muhammed İbn Ümeyye) idaresi
altında, bu bölgede Müslümanlar 16. asırda kıyam etmişler. Kongreye
katılanlardan biri, onun torunlarından olduğunu söyledi. Kendisi Fas'ta
yaşayan emekli bir vali olup İstanbul'a gelmiş, Osmanlı hayranı bir zat
idi.
Bu iki şehrin, yani Tarifa ile Alcazares'in gerek valilerinin, gerek
ahalilerinin sergiledikleri tavrı biraz tafsilatlı olarak anlatmanın
gayesi şuydu: Bu ahali, Hıristiyan taassubundan ziyade, Müslümanlığa
yakınlık duyan bir noktadır. Zaten orada vali, merkezi tayinle değil
mahalli seçimle iş başına gelmektedir. Ahalisi bu duygularını
paylaşmayan bir valinin İslam'a bu aşikar ilgiyi göstermesi mümkün
değildir. Demek ki ahali, İslam tebliğine hüsnü zan beslemektedir.
6- İspanya devlet yönetimi son çeyrek asırda hızlı bir demokratikleşme
sürecine şahit olmuştur. Franko'nun (ö.1975) mecburen kabul ettiği 1966
referandumundan sonra 1967'de, Katoliklik dışında kalan dinlere nispi
bir hürriyet veren bir kanun çıkarılmıştı. Onun ölümünden sonra Katolik
Kilisesi'nin nüfuzu daha da zayıfladı. Diğer taraftan bölgecilik
hareketleri başladı. Federe devlet durumunda olan 17 eyalet teşkil
edildi. 40 milyondan fazla ispanya nüfusunun yaklaşık beşte biri ise,
Andalucia bölgesinde yaşamaktadır. Resmi adı bu şekilde Endülüs olan bu
devletin, iki yeşil şerit arasında beyaz bir şeritten ibaret bayrağı,
İslamî motifler ihtiva ettiği söylenen milli marşı vardır. 1980'de
Adalet Bakanlığına bağlı olarak çalışan "Din Hürriyeti Genel İdaresi"
kuruldu. İspanya'da yaşayan bütün Müslümanların devletle ilgili
münasebetlerini düzenlemek için bu Bakanlık, dini cemaatlerden
temsilcilerini seçmelerini istemektedir. 1989'da İspanya Federatif
Devleti İslam'ı resmen din olarak tanımış. Böylece başta Fransa,
Almanya, İngiltere gibi hala İslam'ı kendi ülkelerinde yaşayan
vatandaşlarının bir dini olarak tanınmayanı bir çok Avrupa ülkesinden
daha ileri bir hürriyet anlayışına ulaşmıştır. Katıldığım kongre
sırasında, Müslüman cemaat temsilci seçme hazırlığı içinde idi.
Velhasıl, günümüz İspanyası'nda Müslümanlığın hukukî statüsü
sağlamlaşmıştır. Geniş bir hürriyet atmosferi bulunmaktadır. Biz de
kongre sırsında bunu yaşadık. Hatta bir kısım konuşmacıların İspanya
yönetimini tenkit ve tahkir etmelerini, sanki orada bir İslam devleti
kurmuş ta diğerlerine savaş ilan etmek üzere bir tavır takınmalarını
münasip görmedik. Bir devlet, ne kadar toleranslı olsa da, kendi
yıkılışına seyirci kalamaz. Olup biteni her halde gizlice haber alır,
sonradan bazı tahditler gelebilir. Mühim olan hürriyetin
değerlendirilmesi suretiyle, İslam'ın ilk yayılışında olduğu gibi,
tebliğ ve ikna ile Müslümanlığı yaymaktır. Zaten kullanacağımız bir
kuvvet yokken bu zannı uyandırarak Müslümanları sıkıntıya sokmak doğru
değildir. Tuhaftır ki, bu tutumda olanlar Endülüslülerden ziyade bazı
Arap kardeşlerimizden çıktı. Halbuki Endülüs hakkında "firdevs-i mefkûd"
(kaybedilmiş cennet) edebiyatı ile bir yere varılmayacağı meydandadır.
Esasen İslam için toprağın değil, İnsanın kaybıdır mühim olan.
7- Toplantı Algeciras şehrine bağlı ormanlık bölgede bir dinlenme köyü
durumunda olan bir sitede yapıldı. Belediye burayı parasız tahsil etmiş.
Burada her türlü ihtiyacı karşılama imkanı verdi. Yalnız mescidi, açık
havada seyyar olarak kurulmuştu. Namazlar cemaatle kılındı. Endülüs
Müslümanlarından Arapça öğrenmiş bir genç Cuma namazını kıldırdı.
Toplantıyı organize eden gençler büyük bir heyecan içindeydiler. Sonra
öğrendim ki, kongreden önce birkaç gün neredeyse uyumamışlar. Bu çalışma
içinde bulunanların yarısına yakını ise henüz Müslüman olarak bilinmeyen
kimseler idi. Arkadaşlarıyla birlikte hareket ediyorlarmış. Kongre
salonunda hizmet edenler arasında 5-6 genç kız vardı ki çarşafa benzer
bir siyah elbise giyinmişlerdi. Bu kıyafeti taşımalarının sebebi, Onun
Endülüs kıyafeti olması imiş. Bunların da çoğu, henüz Müslümanlıklarını
açıklamamış gençler idi. İşte bu gibi tezahürleri birleştirirsek
orada İslam tebliğini kabule hazır bir ahalinin varlığı ortaya
çıkar.
8- Müslümanlıklarını açıklayanlar Arapça öğrenmeye başlıyorlar. Onlara
Kur'an'ı Kerim öğretme yanında Arapça'yı da öğretmek gereklidir. Zira,
muhtaç oldukları dinî bilgileri öğrenmelerinin başlıca vasıtası bu
olacaktır.
9- Bugün İspanya'da İslamî faaliyet göstermek maksadıyla kurulmuş irili
ufaklı otuz kadar dernek vardır. Bunlardan bazıları muhtelif devletlerin
tutumlarını temsil etmektedirler. Fakat bunlar arasında en dikkate değer
olanı zannımca Endülüs İslam Cemaati (Yamaa İslamîca de Al Andalusia,
Comunidad Islamica) olup çeşitli büyük şehirlerde on kadar şubesi
vardır. Bunların önemi şuradan ileri gelmektedir: Bu cemaat Endülüs'ün
yerlileri olup vesayet altında çalışmak istememektedirler. Nitekim
Endülüs İslam Medeniyeti 1. Kongresinin sonuçlarını özetleyen
temsilcileri Prof. Dr. Abdurrahman Medina şöyle demişti:
"Biz sadece İslam ümmeti vasfını tanıyoruz. Başka mensubiyetimiz
yoktur: Ne Arap, ne Endülüs ne de başka ırk asabiyeti! Muayyen bir fıkıh
veya tasavvuf meşrebine de münhasır değiliz. Kitap ve sünnetin genişliği
içindeyiz. Ne kral, ne şeyh, ne başkan ne emirimiz var. İdarede Şura
meclisimiz yetkilidir. Gizli bir cemiyet değil, kültürel faaliyetleri
olan aşikar bir cemiyetiz. İslamî bir cemiyetiz. İslam'ı tebliğ edip
gönüllü olarak kabul edilmesini sağlamak suretiyle, etrafımızı
şuurlandırma faaliyetini tercih ediyoruz. Maddi gelir temininden ziyade,
kardeşlerimizin durumlarına ihtimam gösteriyoruz. Arapça'yı öz
dilimizcesine öğrenmek istiyoruz. İmkanlarımız azdır, herhangi bir
devletten yardım almıyoruz. Fakat İslamî fertlerden ve cemaatlerden
şartsız yardım kabul edebiliriz. Hemşehrilerimizin çoğu, asıllarının
Müslüman olduğunu bilmiyorlar. Bizler yeni Müslüman oluyor değiliz,
aslımıza dönüyoruz. Kıyafete bakmayın, iman kalptedir. Resullullah (Aleyhisselam)
insanları tedricen irşad etti. Biz de geniş düşünüyoruz. O bizi dinde
aşırı gitmekten sakındırıyor. Amelsiz lafa önem vermiyoruz".
İspanya'da İslamî faaliyet gösteren cemiyetlerin yanında R. Garaudy'den
de bahsetmek gerekir. Onun İspanya hükümeti nezdinde yaptığı teşebbüs,
Kurtuba (Cordoba) şehrinde İslamî devirden kalma Kal'a denilen bir kale
harabesinin hizmete tahsis edilmesi ile neticelenmiş. O burada
kurduğu İslam Medeniyeti Müzesi durumunda çalışan bir Merkez
vasıtasıyla, Endülüs ile medeniyetini örnek medeniyet gösterme gayreti
içerisindedir. Onun temel fikrine göre Rönesans sonrası Batı bilimi,
Endülüs yoluyla İslam medeniyetinden yaralanırken bilimi alırken hikmeti
almamış. Bundan ötürü de kendisi çıkmaza girdiği gibi, beşeriyeti de
peşinden sürüklemiştir. İnsanlığa mutluluk getirememiştir. İnsanlığın
gerçek mutluluğu, akıl yoluyla olan bilimsel ve teknolojik ilerlemenin
nübüvvetten gelen hikmetin rehberliği ışığında yol alması ile mümkündür.
Batı, hikmeti kaybettiği için gayesini de kaybetmiştir. Dengeli ve ideal
medeniyetin numunesi Endülüs medeniyeti olmuştur. Yapılacak iş, onu
örnek almaktır.
Garaudy, bu kabil çalışmalarla, medeniyetler arası diyalog arayışı
içindedir. Fakat İspanyol Müslümanlarla bir işbirliği içinde görünmüyor
anlaşılan seksenine yaklaşan yaşı ile ondan böyle bir faaliyeti beklemek
de isabetli değildir.
Buna mukabil, Kurtuba İslam Üniversitesini açma çalışmaları içinde olan
Prof.Dr. Ali Kittanî, Endülüs İslam Cemiyeti ile sıkı bir işbirliği
içindedir. (Bu zat Faslı olup, İslam Konferansı Teşkilatına bağlı
Uluslararası İlim ve Teknoloji Müessesesinin uzun yıllar başkanlığını
yürütmüştür).
9- Türkiye'de mevcut arşivler taranarak, Endülüs Müslümanlarıyla ilgili
belgeler bulunup değerlendirilmelidir. Özel bir araştırma konusu
yapılmadığı halde bulunup yayınlanan birkaç belge başkalarının da
bulunacağını göstermektedir. Zaman zaman yapılan yardımlar neticesinde,
Osmanlı Devleti topraklarına göç eden bir çok Endülüslü bulunduğu tahmin
edilmektedir. Endülüslü kardeşlerimiz, bu hemşehrilerini merak
ettiklerini bize bildirmişlerdir.
10- Müslümanlıklarını açıklayan Endülüslüler İslam'ı öğrenmek
ihtiyacı içindedirler. İslam'ı yaşayan yerleri, cemaatleri görüp
tanımaları çok faydalı olacaktır. İslam aleminde bu konuda yardımcı
olacak organizasyonlar pek gelişmemiştir. Büyük bir İslam ülkesi olan
Türkiye Müslümanlarının onlara ve diğer ülkelerdeki İslam'ı tebliğe
yardımcı olmalarıdır. Fakat uluslararası ilişkilerde Türkçe hali
hazırda câri bir dil olmadığı için Türkiye'ye gelerek, Türkçe
öğrendikten sonra Türkçe öğrenim yapıp, Türkçe tez yazma onlar için
kabil-i tatbik olmamaktadır. Şahsen bana, Cezayir, Irak, Suriye,
Nijerya, Pakistan, İspanya gibi ülkelerden ülkemizde İlahiyat
Fakültesinde yüksek lisans ve doktora yapma talepleri iletilmiş fakat
öğrenim dilinin Türkçe olma mecburiyetini öğrenmelerinden sonra, cesaret
edip gelemediklerini müşahede etmişimdir. Orta Asya ve Balkan Türk
dünyası da din hocası ihtiyacı içindedirler. Bütün bu ihtiyaçlara cevap
vermek için ülkemizde Arapça öğretim yapan bir İlahiyat Fakültesinin
açılması şarttır. O zaman Orta Doğu ve Boğaziçi Üniversitelerine öğrenci
geldiği gibi, din ilimlerini öğrenmek için de çok sayıda öğrenci
gelecektir. Türkiye'den de isteyenlerin girmesini mümkün kılarak
kabiliyetli olan bazı Türk öğrencilerinde Arapça öğrenim yapmak
suretiyle daha avantajlı bir şekilde yetişmelerine imkan verecektir.
Böyle bir öğrenim müessesesi dünyaya açılma ve çeşitli ülkelerde iyi
niyetli elçilere sahip olma gayesine de katkıda bulunacaktır.
Osmanlı devletinin yapabildiği yardımların yanında yapamadığı bazı
işlerin de onların günümüzdeki torunlarına kaldığı muhakkaktır.
(Bu yazı, Endülüs'ten İspanya'ya (TDV, İst.
1996) adlı kitaptan alınmıştır) |