Reconquista : Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri

(Kitap Özeti), Dr. Lütfi Şeyban

İlk İslam fetihlerinin son halkasını teşkîl eden İspanya’nın fethi, 710 yılına kadar Kuzey  Afrika’nın hemen tamamını ele geçirmiş olan Müslümanlar için doğal bir hamlenin sonucuydu. Reconquista, ‘yeniden fethetme’ anlamında İspanyolca bir kelimedir. Kavram olarak, Müslümanların İspanya’yı 711 yılında fethetmelerinden sonra, mağlup Vizigot ordusundan artakalan bir grup asker tarafından, Kuzey  İspanya’daki Asturias (Aştûrîş) bölgesinde bulunan Kantabria (Cantabria) dağlarında, bu dağlardaki Covadonga mağarasında başlatılan ve İspanya’yı Müslümanlardan geri almayı hedefleyen hareketin adıdır. Buna “Hıristiyan İspanya Devletinin doğuşu ve gelişimi tarihi” de denebilir.

Murâbıtlar’ın Kuzey  Afrika’dan (el-Mağrib) gelerek Endülüs’e hâkim oldukları dönemde (479/1086) İspanya’da üç Hıristiyan devleti bulunuyordu. Bunların içinde toprak ve güç bakımından en büyüğü Birleşik Kastilya-Leon Krallığı (Union de Leon y Castilla) idi. Başında el Bravo lakaplı VI.Alfonso (1072-1109) bulunuyordu. İkincisi, başında Navar Kralı Sancho Ramirez’in (1063-1094) bulunduğu Aragon Krallığı (Reino de Aragon) idi. Üçüncüsü de başında II.Ramon Berenguer’in (1082-1096) bulunduğu Barselona veya Katalonya Kontluğu (Condado de Barcelona, Cataluna) idi. Eski Navar Krallığı (Reino de Navarra) ise, 1076 senesinde Kastilya ve Aragon devletleri arasında bölüşülmüş vaziyetteydi ve ancak 1134 yılında Aragon Kralı I.Alfonso’nun (el Batallador, 1104-1134) ölümüyle istiklâline kavuşabilecekti. güçlenme yolundaki Hıristiyan İspanya devletleri Endülüs üzerine saldırılarını yoğunlaştırmaya başlamışlardı. Yani, Reconquista hareketinin başlaması gerçekte bu döneme tekâbül etmektedir.

Hıristiyan İspanyollar, Endülüslüler’in birbirleriyle giriştikleri çatışmaları izlerken dâimâ saldırı ve toprak kazanma fırsatı kolluyorlardı. Bu emellerini Mülûkü’t-Tavâif döneminden itibaren yavaşça, 1085 (478) yılında Tulaytula’nın işgali gibi büyük başarılarından aldıkları cesaretle ise hızla gerçekleştirme aşamasına getirmişlerdi. Buna karşı Endülüslüler, son çare olarak kıta dışındaki güçlü Mağrib Müslüman devletlerinden imdat istediler. Dâvete icâbet eden Yusuf, ordusuyla İberya Yarımadası’na geçti. Taraflar arasında yapılan Zellâka (Sagrajas, Sacralias) Savaşında Müslümanlar, Birleşik Hıristiyan ordusuna karşı parlak bir zafer kazandılar (Receb 479/Ekim 1086).

Endülüs’ün Murâbıtlar’a bağlı bir eyâlet hâline gelmesi, İspanyollar’ın saldırılarını durdurmaya yetmedi. Uklîş Zaferi (1108), Müslümanlar açısından Zellâka zaferini anımsatıcı bir etkiyle sevinç yarattı, ayrıca Belensiye şehri geri alındı.  Ketunde Yenilgisi (Cutanda, 1120), Endülüs’ün istikbâli açısından büyük bir felâket ve Murâbıtlar için askerî güç zaafının başlangıç göstergesi oldu. İfrâğa Zaferi (Fraga, 1134), Alfonso’nun üzüntüden ölmesine neden oldu.

Kuzey  Afrika’da ortaya çıkan ve Murâbıtlar’ın hâkimiyetlerini zedeleyen Muvahhid hareketinin etkisi Endülüs’te de görüldü. Hâkimiyet merkezlerini koruma derdine düşen Murâbıtlar, Endülüs ile yeterince ilgilenemez oldukları için Hıristiyan saldırılarına zaten karşı koyamayan Endülüslüler’in kendilerine karşı başlattıkları isyanlarla yüz yüze kaldılar. Ali b. Yusuf’un vefâtından (537/1143) sonra Taşfîn, Muvahhidler’e karşı bazı başarılar kazandıysa da hareketi sona erdiremediği için sonunda kendisi de yenildi. Bunu üzerine Abdülmü’min, Tlemsan ve Fas’ı ele geçirdikten (540/1146) sonra Merâkeş’i de aldı. Böylece, Murâbıt Devleti sona ermiş oldu (Şevval 541/Mart 1147).

Muvahhidler dönemi boyunca Hıristiyan İspanya dört devletten müteşekkildi: Kastilya, Leon, Aragon ve Navar krallıkları. Portekiz Krallığı ise, bu tarihten sonra İspanyollar’dan bağımsız bir siyaset çizgisine çekildi. Kastilya, Leon Krallığı kendisinden bağımsız duruma gelmesine rağmen İspanyol devletleri içerisinde hem arazi ve hem de güç kaynakları bakımından en büyük ve en zengini durumundaydı. Bunu, 1137 yılında Katalonya veya Barselona Kontluğu ile birleşmesinden sonra gelişen Aragon Krallığı izlemekteydi.

Muvahhidler, Endülüs’e (566/1170) yılındaki gelişlerinden itibaren 1175 senesine kadar hiç boş durmadan Hıristiyanlara karşı mücâdeleyi sürdürdüler. Ancak, 1181 yılından sonra Muvahhidler’in gücü artık birkaç cephede birden savaşabilecek durumda değildi. Muvahhidler’in, Vebze ve Bâce önlerine çok büyük orduyla geldikleri ve iyi bir konumda oldukları halde savaşı yarıda bırakarak geri çekilmeleri, Müslümanlar için her bakımdan tehlikeli sonuçlar doğuracak bir hâdiseydi. Erek zaferi, daha evvel Murâbıtlar dönemindeki Zellâka’dan sonra Endülüs’te kazanılan en büyük zafer olarak değerlendirilmektedir. Buna rağmen, savaşın sonuç itibarıyla bir savunma savaşı olmaktan öte fazla bir değer ifade etmediği yönünde yaygın kanâatler mevcuttur. Yine de, kısa vadede İspanyollar’ın Endülüs’e karşı saldırılarına bir sınırlama getirdi. Müslümanların kendilerine olan güvenlerini tazeledi. Hatta, Endülüs’ün eski azametli günlerine geri dönebileceği umutlarını bile yeşertti. Buna karşın, aynı zafer uzun vadede geniş ve kuvvetli bir Haçlı cephesinin oluşumuna da sebebiyet verdi.

İkâb Yenilgisi (Las Navas de Tolosa, 1212), Müslümanlar için çok ciddî sonuçlar doğurdu. Muvahhid ordusunun deniz ötesinden gelerek İberya Yarımadası’nda estirdiği dehşet havası artık kesin olarak sönmüştü. Bundan sonra Muvahhidler’in Endülüs’teki hâkimiyetleri kısa sürede yıkılacak ve Endülüs, Mülûkü’t-Tavâif döneminde olduğu gibi merkezî idârenin parçalanmasıyla yok edici bir iç savaşa sürüklenecekti. Buna karşın, İkâb savaşı sonunda büyük bir başarı kazanan Hıristiyanlar, Müslümanların Erek zaferinden sonra yapamadığını yapacaklar ve planlı bir şekilde yürütmekte oldukları Reconquista hareketini kısa süre içinde Endülüs’ün bütün şehirlerini artarda alarak sonuca götürebileceklerdi.

Kurtuba’nın Kaybı (1236), Reconquista’nın artık önlenemez olduğunu belgeler nitelikte bir gelişme oldu. İbnü’l-Ahmer’in Gırnata’ya hâkim olmasıyla Endülüs topraklarının Gırnata Emîrliği altında toplanması (1238) ise, Endülüs topraklarının artık iyice küçüldüğüne ve Müslümanların varlığını koruyabilme mücâdelesine girdiklerinin işaretiydi. 1492 yılında Endülüs’te İslam hâkimiyetinin sona ermesiyle, Reconquista engizisyon ve sürgün (exiliado) hareketine dönüşmüştü. Nihâyet, kalan son Müslüman topluluğun da 1610 yılında sürgün edilmesiyle, İberya Yarımadası ile Müslümanların ilişkisi tamamen kesilmiş ve böylelikle, dünya tarihinde Müslümanlara âit altın bir sayfa kapanmış oluyordu.

57 yıl kadar Murâbıtlar’ın (1090-1147) ve 91 yıl da Muvahhidler’in (1147-1238) idâresinde kalan Endülüs, toplam 148 sene yani, bir buçuk asır süren Mağribli hâkimiyetine dayanarak, belki de sadece düşüşünü bir süre geciktirmiş oldu denebilir. Her iki devletin Endülüs’te güçlü ve istikrarlı yönetimi sağladıkları dönemlerdeki hedefleri, mevcut sınırları muhafaza etmekten ziyade Endülüs’ü kaybettiği eski topraklarına kavuşturmak ve bu sayede, özellikle İslam dünyası üzerinde büyük prestije sahip olmaktı. Nitekim, Murâbıtlar’ın 1090 yılında Yusuf b. Taşfîn, 1098 yılında Endülüs Valisi Emîr Yahya b. Ebû Bekr b. Taşfîn, 1109 yılında Ali b. Yusuf, ve 1114 yılında Ali b. Yusuf’un Kurtuba-Gırnata Valisi Emîr Ebû Muhammed Mezdelî ile daha sonra aynı şekilde Muvahhidler’in 1196 ve 1197 yıllarında Ebû Yusuf Yakup el-Mansur ile giriştikleri Tuleytula kuşatmaları; Muvahhidler’in önce Abdülmü’min ile bütün İberya Yarımadası’nı ele geçirmeyi planlamaları, ardından Batı Endülüs (Portekiz) bölgesinde gerçekleştirdikleri büyük savaşlar ve Yakup el-Mansur döneminde kazanılan büyük Erek zaferi bu fikri doğrular niteliktedir.

Hıristiyanlar, Murâbıtlar ve Muvahhidler’e karşı başa baş mücâdele ederek bilinçli ve planlı bir şekilde yürüttükleri Reconquista sayesinde, sadece İberya Yarımadası’nın siyasî hâkimiyetini tekrar kazanmakla kalmadılar, uzun vâdede Müslümanların kültürel hayatından tevârüs ettikleri medeniyet değerleri sayesinde Avrupa Rönesans’ının ön saflarında yer aldılar. İberya Hıristiyan toplumunun Endülüs Müslümanlarına karşı gerçekleştirmiş olduğu bu hareketin başarısı altında yatan çeşitli etkenler bulunmaktadır.

Aradaki önemli etkileşim yolları ya da kanalları Yahudiler,  Müsta’ribler, Müdeccenler, karşılıklı evlilikler, köle ticareti, süre giden savaşlar, siyasî sığınma ve Mürtezika birlikleridir. Endülüs’ü Doğu’dan ayıran kültür farkının kaynağı, çok kültürlü ortamda ortaklaşa hayat düzenidir. Doğu İslam kültürünü İberya Yarımadası’na taşıyan Müslümanlar ile orada mevcut Hıristiyanların evlilik ve savaş gibi ana etkenlere bağlı kanallarla ilişki kurup kaynaşmaları sonucu, Endülüs toplumunu Doğu İslam toplumlarından farklı kılan “Endülüs hayat kültürü ve Endülüs toplumunun sosyal karakteristikleri oluşmuştur. Sâde ve sert bir karaktere sahip Mağrib kültürüyle Endülüs’e çıkan Murâbıtlar, ilk zamanlar bu ortama karşı katı bir tavır takındılarsa da, zamanla Endülüs kültürünü benimsemişlerdi. Yarımadaya daha fetih yıllarında gelmiş olan Berberî kültürü, Murâbıt ve Muvahhidler vasıtasıyla da işlenmiş, böylece kültürel karışım daha da perçinlenmişti. Dolayısıyla Endülüs, bugün kendine has coğrafî, siyasî, askerî, sosyal, kültürel ve medenî özellikleriyle bir hoşgörü, bilim ve kültür medeniyeti olarak ortaklaşa hayat fikrinin güzel bir modelini sunmaktadır.