Lütfi Şeyban'ın İmzalı Kitapları
kitap 1
Endülüs, ilk dönem İslam
fetihlerinin Sicilya’dan önceki son halkası ve tâcıdır. Ezelî
Doğu-Batı mücâdelesinin Haçlı seferlerine dönüşmesinde
düşünce kaynağı ve Haçlı Seferlerinin ilk cephesidir.
İspanyol ve Portekizliler, diğer Avrupa
Hıristiyanlarıyla birlik halinde Endülüs’e karşı Reconquista
(Endülüs’ü Müslümanlardan geri alma) hareketini
asırlarca sürdürmüşler ve 1492 yılında kesin
başarıya ulaşabilmişlerdir. Bu kitabımıza, imzalı şekilde, 20 ytl'ye sahip olabilirsiniz. Ödemenizi, Garanti Bnk. Adapazarı Şb.(333), 668 79 21 no'lu hesaba yapabilirsiniz. Ödeme durumunu bize e-mail ile (seyban@yahoo.com) bildirdikten sonra kitabınız, ücreti size ait olarak kargoya verilecektir. Teşekkürler. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * kitap 2
Reconquista
sürecinin tamamlandığı 1492 yılı İspanya'da İslam hakimiyeti ya
da Endülüs Devleti'nin sona erişine tanıklık etti. Orada kalan
Endülüs Yahudileri
(Sefarades) hemen ve tamamen, Müdeccen (Mudejares)
olarak anılan Endülüs Müslümanlarının ise pek çoğu 1610
yılına kadar ülkeden çıkarıldılar. Kendi tercihleriyle
göç edenler de az değildi. Bu arada yoğun bir
hıristiyanlaştırma faaliyeti başlatan Hıristiyan
İspanya, Hıristiyan din adamlarının yönetimindeki
Engizisyon Mahkemesi vasıtasıyla bir etnik temizlik
kampanyasına imza attı. İnsanlık tarihinde eşi benzeri
az görülen bir hadise olarak Endülüslülerin
hıristiyanlaştırılması ve göçleri, gerçekte büyük
ıstırap ve katliamlarla dolu bir facianın adıdır.
Bu kitabımıza, imzalı şekilde, 20 ytl'ye sahip olabilirsiniz. Ödemenizi, Garanti Bnk. Adapazarı Şb.(333), 668 79 21 no'lu hesaba yapabilirsiniz. Ödeme durumunu bize e-mail ile (seyban@yahoo.com) bildirdikten sonra kitabınız, ücreti size ait olarak kargoya verilecektir. Teşekkürler.
Bu kitabımıza ilişkin değerli tarihçilerimizden Mustafa Armağan'nın bir yazısı .. >
Konu Adı : Osmanlılar Endülüs'e Yardım Etmedi mi?
“…Ve ol tarafda asâkir-i zafer-rehberimde feth u nusret müyesser olmağiçün ulemâ ve sulehâ ve sâir ehl-i İslâma leylen ve nehâren hayr duâdan hâli olmayup ve dâima ol cânibin ahvâl ü evzâ’ın i’lâm itmekten hâli olmayasız.” Sultan II. Selim’in fermanından (1569) Konferanslarımın sonları, yeterince kışkırtılmış olan dinleyicilerin soru sağanağı altında geçer. Kimisinin anlattıklarımdan fena hâlde kafası karışmıştır; bunlar konuşmamı dikkatle dinlemiş ve not almış olanlardır, bazı noktaları açmamı isterler. Kimisi de konu dışından sorar; kafasına takılmış bazı sorulara aydınlık getirme peşindedir besbelli. Şahsen tercihim birincilerden yanaysa da, ikinciler de kendi adlarına değil, ortalıkta dolaşan soru bulutu adına konuştukları için, saydam bir cisim gibi gözükürler gözüme. Onlar gözlerine toz kaçmışların telaşıyla sorarlar. İşte matbaa neden geç geldi? İşte Kanunî oğlu Mustafa’yı öldürmeseydi yahut II. Beyazıt’ın yerine Cem Sultan padişah olsaydı Osmanlı tarihinin gidişatı nasıl etkilenirdi? Ve o kan rengi soru kınından çıkar mutlaka: Osmanlı Endülüslü Müslümanların çağrılarına neden duyarsız kaldı? İçimizi hâlâ yakan bu soruya cevap arayıp bulmak için meğer Mehmet Özdemir ve Lütfi Şeyban’ın çalışmalarını beklememiz lazımmış. Çok şükür ki Endülüs uzmanlarımız yetişiyor artık. Mehmet Özdemir’i Diyanet Vakfı Yayınları’ndan 1994 ve 1997 yıllarında çıkan 3 dikkate değer kitabından ve çeşitli bilimsel makalelerinden tanıyoruz. Lütfi Şeyban’ı ise dilimizde Endülüs’ün sonu ve Osmanlı-Endülüs ilişkileri hakkında yapılmış ilk çalışma sayabileceğimiz Reconquista’sıyla selamladık birkaç yıl önce (İz Yayıncılık, 2003). Şeyban şimdi yine birkaç dildeki kaynak ve arşivlerden süzdüğü bilgilerle kaleme aldığı bir kitabıyla karşımızda: Mudejares & Sefarades: Endülüslü Müslüman ve Yahudilerin Osmanlı’ya Göçleri (İstanbul 2007, İz Yayıncılık, 496 sayfa) Kitap sağlam bir tarih bilgisi ve geniş bir görüş açısıyla yazılmış. Bir bilgi mâbedine girmekte olduğunuzu daha eserin ilk sayfalarında yer alan ithaflar ve epigraflardan hissediyorsunuz. Meselâ ünlü Fransız tarihçisi Fernand Braudel’den alıntıladığı, “Tarih, kendini birçok ses tarafından söylenmiş şarkı şeklinde ifade etmelidir” sözü bile eserdeki bakış açısının zenginliğini müjdelemektedir. Ardından da Endülüs’te Müslümanlarla aynı kadere mahkûm edilen ve sonunda Osmanlı’ya sığınarak hayatlarını ve kültürlerini kurtarmış bulunan Yahudilerin yarım asırdır Filistinli Müslümanlara reva gördükleri insanlık dışı muamele karşısında isyanını zapt edemeyen yazar, şu zamanın imbiğinden geçmiş hakikatleri haykırıyor satırlarında: “Biz de Yahudilere diyoruz ki, İslam medeniyetinin dünya hâkimiyeti çağlarında bizden biriydiniz siz. Şimdi siz Hıristiyanlarla birlikte Müslümanları ve kültürlerini yok etme savaşı verirken neye güveniyorsunuz? Tarihî devamlılığı olmayan ve gelip-geçici çağdaş ideolojik düzenlere mi? Unutmayın ki, dünya tarihini herkesten daha iyi bilen sizler, bir gün yine Müslümanlardan başka sığınacak kimse bulamayabilirsiniz!” Tarihi bir “şimdiler dizisi” olarak değil, “uzun süre” anlayışı çerçevesinde ve bir süreklilik zinciri hâlinde kavramış olmanın bilinciyle yazılmış bu sur-ı İsrafil’i hatırlatan uyarı zihinlerimizde bir rüzgâr gibi eserken, biz başımızı kitaba ve asıl konumuz olan Osmanlı’nın Endülüslü Müslümanlara yardım edip etmediği meselesine çeviriyoruz. Ve işte orada gördüğümüz manzara bize anlatılanlardan epeyce farklı çıkıyor. NASIL MI? ANLATAYIM Endülüs’teki son bağımsız Müslüman devleti olan Gırnata Emirliği’nin düşme tehlikesini yaşadığı dönem, Osmanlı diyarında Sultan II. Bayezid’in iktidar yıllarına denk gelir. Evet, Fatih Sultan Mehmed’in donanmayı güçlendirme çabaları önemlidir önemli olmasına ama,o yıllarda Osmanlı donanması kalkıp İspanya kıyılarına gidecek ve dilediğince ılgar eyleyecek hâlde değildir. Bu dönemde henüz Venedik donanmasının gücüne erişmiş bulunan Osmanlı deniz kuvvetleri, ancak Yavuz Sultan Selim döneminde hem Haliç, hem de Süveyş tersanelerinin açılmasıyla bir dünya deniz gücü kapasitesine erişecek ve donanmanın asıl önemini kavrayıp bir “toplu strateji” çerçevesinde onu kara kuvvetleriyle eşgüdümlü bir şekilde kullanmaya başlayacaktır. Dolayısıyla Gırnata Emirliği’nin düştüğü 1492 yılındaki Osmanlı deniz kuvvetlerinin gücünü ve kapasitesini bilerek bu yorumu, yani Osmanlıların Endülüs’e yardım yapmadığı yorumunu yapmakta fayda vardır. Başlangıçta, yani 1514-1519 yıllarında Osmanlıların “korsan” adını verdiği, fakat bugünkü anlamda korsan (corsair) olmayan “deniz akıncıları” eliyle İspanya’da kalmak ile Kuzey Afrika’ya göç etmek arasında mecburî bir tercihte bulunmaları istenen Endülüs Müslümanlarına bölük pörçük de olsa yardımlar götürülmüş, bu arada Akdeniz’de seyr-ü sefer hâlinde bulunan bazı İspanyol gemileri esir alınmış ve deniz ticaretini engelleyerek devlete gözdağı verilmek istenmiştir. Korsanlarımız bu ânî saldırılarıyla hem düşmanı tâciz ediyor, hem İspanyolların “Mudejar” dedikleri Endülüslü Müslümanlara moral destek sağlıyor, hem de onların Kuzey Afrika kıyılarına göç etmelerine yardımcı oluyorlardı. İşte bu sırada İstanbul’a bir Endülüs elçisinin geldiği görülür. 1486-1487’de Gırnata Sultanı XII. Muhammed’in elçisi olarak gelen ismi belirlenemeyen elçi, İspanya’daki Müslümanların içinde bulunduğu vahim durumu bir şiirle anlatmayı yeğlemişti. Sonradan “Feryadnâme” adıyla ünlenecek olan bu uzun şiirle Osmanlı padişahı II. Bayezid’den yardım istiyordu elçi. Bunu 1502-1503’deki ikinci bir elçinin yardım talebi izledi. Yine bir şiir, ve bu defa 104 beyitlik. Genellikle II. Bayezid’in bu yardım taleplerini karşılıksız bıraktığı söylenir. Evet, doğrudan doğruya bir askerî müdahalede bulunulmuş değildir. Ancak hiçbir şey yapılmamış demek de doğru olmaz. Neler yapıldığını şöyle bir hatırlamaya çalışalım mı? Padişah, ilk çağrının ardından İspanya Kralı’na hitaben bir mektup yazmış ve Endülüslülere yönelik siyasetinden vazgeçmesini ricâ etmiştir. Ancak bu mektup yeterince etkili olmuş görünmüyor. Ne var ki, ikinci elçinin gelişinden sonra diplomasinin yerini askerî girişimler alacaktır. 1494 yılında Osmanlıların hizmetine girmiş olan Kemal Reis, 1505 yılında bir donanmayla Akdeniz’e sevk edilmiş, Malaga ve Balear adalarına saldırarak çok sayıda Endülüslü Müslümanı Kuzey Afrika ve İstanbul’a taşımıştır. İspanya’nın dışında Napoli, Sicilya ve Papalığı da telaşa düşüren bu deniz akınlarının asıl önemi, Muzaffer Arıkan adlı araştırmacının dediği gibi, taşıdığı Müslüman sayısından çok, Osmanlı Devleti’ni İspanya karşısında aktif konuma geçirmesi olmuştur. Osmanlılar o zamana kadar İspanya’nın üzerine varmayan ve tehditlerine ses çıkarmayan idare-i maslahatçı bir konumdan, taarruz konumuna bu akınlar sayesinde geçmişlerdir. Demek ki, Endülüs’ün uğradığı zulüm, tehdit algılamasını değiştirmiştir devletin. 1492’de her ne kadar fiilî bir müdahalede bulanamasa da, Osmanlı Devleti toprakları Endülüs’ten başlayan göçün nakledildiği ana merkezlerden biri olmuştur. Nitekim İstanbul’a gelen Endülüslü göçmenlerin Galata semtine yerleştirildiklerini biliyoruz. Hatta Şeyban’ın deyişiyle, “Kemal Reis ile onun arkadaşları olan Burak Reis, Kara Hasan Reis, Herek Reis ve Pîrî Reis gibi ünlü denizciler hem Venediklilere hem de İspanyol’lara karşı Osmanlılar adına Akdeniz’de cihat etmişlerdir. Padişah bu kadarıyla yetinmek zorunda kalmıştır. Çünkü, o zaman donanma henüz Batı Akdeniz ve İspanya üzerine açılacak kadar gelişmiş değildi.” Bu gelişmelerin arkasından Cezayir halkının temsilcileri Yavuz’a başvurarak Endülüs’ü işgal eden İspanyol ve Portekiz kuvvetlerine karşı kendilerini savunan Barbaros’a yardım etmesi ricasında bulundular. Yavuz da yeniçeri ve topçulardan müteşekkil bir askerî birliği Cezayir’e yardıma göndermiş ve İspanyollara karşı yanlarında olduğu mesajını vermişti. Osmanlı himaye ve desteğini arkasına alan Barbaros’un İstanbul’a davet edilip Kaptan-ı Derya yapılacağı 1534 yılına kadarki en önemli faaliyetlerinden birisi, Endülüslü Müslümanları kurtarmak maksadıyla İspanya kıyılarına seferler düzenlemek olmuştur. Kıyılara akınlarda bulunan Barbaros, elinden geldiği kadar Endülüslü Müslümanı zulümden kurtararak gemileriyle Afrika kıyılarına naklediyordu. 6 Nisan 1534’de Kanunî tarafından Kaptan-ı Deryalığa tayin edilen Barbaros Hayreddin Paşa aynı zamanda uhdesinde Cezayir Beylerbeyiliği payesini taşıyordu. Barbaros’un Tunus’u İspanyollardan geri aldığı günlerde Endülüslülerden yeni bir yardım çağrısı ulaşıyordu payitaht İstanbul’a. Cezayir’e sığınmış Endülüslü Müslümanlardan (Müdeccenlerden) geldiği tahmin edilen bu mektupta Barbaros’un İstanbul’a gitmesinin ve bağlanmasının kendilerinin aleyhine olduğu ve bu yüzden onun yardımlarından mahrum kaldıklarını söylüyorlardı Endülüslü Müslümanlar. Onlara göre Barbaros tekrar Cezayir’e geri gönderilmeliydi. Öte yandan Kanunî bu mektuba farklı bir cevabı katlıyordu kafasında. önce Orta Avrupa’da Macaristan meselesini halletmeliydi. Nitekim bu işi çözdükten sonra 1543 yılına gelindiğinde kapitülasyonlarla yanına çekmeyi başardığı Fransızlarla işbirliği yaparak İspanya’ya ait şehir ve kaleleri vurmak maksadıyla Barbaros’u Akdeniz’e göndermişti. 110 gemilik bir filoyla Akdeniz’e açılan Barbaros, Marsilya’da Fransız donanmasıyla birleşmiştir. Barbaros’un böylesine devasâ bir donanmayla üzerine geldiğini gören İspanyollar, Fransızları ittifaktan koparmak için onlarla alelacele bir barış antlaşması yapmışlar, böylece Barbaros’un dolu dizgin akınını boşa çıkarmışlardır. Başarısız kalan bu akından sonra bu defa 1552’de Sinan Paşa, 1558’de ise Piyale Paşa komutasındaki filo Batı Akdeniz’e sevk edilmiş, ancak yine somut bir netice alamamıştı. Bu harekâtlarda sadece küçük filoların taciz ve göçmen kurtarma amaçlı harekâtlarıyla yetinmek durumunda kalınmıştı. Anlaşılıyordu ki, merkez üssünden bu kadar uzakta bir büyük deniz savaşına girmek, Osmanlı donanmasının o günkü sınırlarını zorluyordu. Braudel’in Akdeniz kitabında çok güzel açıkladığı gibi, o yıllarda bir ikmâl üssü bulunmadıkça yüksek tonajlı ve asker kalabalığıyla yüklü gemiler uzun yollara dayanamıyor, binleri bulan mürettebat ve asker için gıda ve su sıkıntısı baş gösteriyordu. Gemileri yüzen birer ambara döndürmek, onların zaten ağır olan asker ve top vb. silah yükünü artırmak ve sonuçta hareket kabiliyetini sınırlandırmak anlamına geliyordu. Kanunî bu duruma şöyle bir çözüm yolu bulmuş görünüyor: Bir yandan Fransa üzerinden İspanya kontrol edilirken, öbür yandan da Kuzey Afrika’nın tamamen Osmanlı denetimine girmesi amaçlanıyordu. Gerçi tekrar İspanyolların eline geçen Tunus ancak 1574’de geri alınabilecek, Trablusgarb (Libya) ise 1551’den itibaren Osmanlı hâkimiyetine geçecekti. Böylece Endülüs’te başlayan reconqiusta’yı, yani Endülüs’ün geri alınması hareketini Kuzey Afrika kıyılarına kadar taşımayı hedefleyen İmparator Şarlken’in bu azim teşebbüsünün en azından Afrika’ya ulaşması engellenmiş oluyor ve Endülüslü Müslümanlara dolaylı ama en azından başları sıkıştığında sığınabilecekleri bir yurt sağlanmış oluyordu Akdeniz’in güneyinde. Kuzey Afrika’da Osmanlı hâkimiyetinin Hıristiyanlaşmayı bir duvar gibi engellediği gerçeğini nedense gözden kaçırmıştır tarihçilerimiz. Kaldı ki, Fas hükümdarları gibi bazı Müslüman yöneticiler, Osmanlı hâkimiyetine girmektense İspanyol hükümetiyle dost olmayı tercih etmişlerdi. Bunun da Osmanlı akınlarının etkisini kırdığını ve işlerini zorlaştırdığını görmek son derece önemlidir. Kanunî döneminde Kuzey Afrika kıyıları tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmiş olmadığı gibi, Anadolu’nun yanı başında bulunan Kıbrıs gibi önemli bir stratejik ada dahi fethedilmiş değildi. Dolayısıyla o yıllarda “Endülüs’e giden bütün yollar açık değildi.” Kaldı ki, Portekizlilerle yalnız Akdeniz’de değil, artık Kızıldeniz’de ve Hint Okyanusu’nda da kıyasıya bir rekabet ve mücadele başlamıştı. O zaman beğenelim beğenmeyelim, Akdeniz’de şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: Orta ve Batı Akdeniz’de İspanyol varlığı ile donanmasının bu denli ağırlığı var iken, Portekiz’den kaynaklanan tehlike [henüz] bertaraf edilmemiş iken, ayrıca Kıbrıs’ta ve diğer Ege-Adriyatik adalarında herhangi bir Haçlı ittifakına katılabilecek durumdaki Venedik hâkimiyeti sürerken, hatta Kanunî bile İran seferine çıkmak zorunda kalırken, Osmanlı’nın bütün müştemilatıyla donanmasını İspanya üzerine büyük bir seferle sevk etmesi, kelimenin tam anlamıyla sonucu tahmin edilemeyen bir maceraya atılmaktan başka bir anlam taşımazdı. Yine de elbette doğrudan İspanya kıyılarına bazı seferler düzenlenmek suretiyle Endülüslü Müslümanların kurtarılmasına çalışıldığını söylemek önemlidir. Barbaros’un 1529’da 36 gemiyle İspanya kıyılarına tam 7 sefer düzenlediğini ve baskınlarda 70 bin civarında Endülüslü Müslümanı kurtardığını, 1559’da Turgut Reis’in 14 teknesiyle Niebla kıyısına hücum ederek 2,500 Müdecceni gemilerine aldıklarını, 1561’de Sevilla kıyılarına, 1566’da Malaga’ya çıkarma yaptıklarını, hatta son saldırıda karaya çıkarak Gırnata’ya (Granada’ya) doğru ilerlediklerini, 1570’de Palmera’da bulunan Müslümanları gemilerine aldıklarını, 1584’de Alicante şehri kıyılarına yapılan seferde 2,300 Müslümanı daha kurtardıklarını söylemek yeterli olacaktır. Sonuç olarak 1528-1584 arasında İspanya kıyılarına yapılan ciddî operasyonların toplamının 33 olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Daha Kılıç Ali Paşa’nın ve diğer denizcilerin ileriki yıllarda düzenledikleri seferler var ki… sözü uzatmamak için bunları merak edenleri Şeyban’ın değerli çalışmalarına davet ediyoruz. Ancak son olarak tarihçi Andrew Hess’in gündeme getirdiği ilginç bir hususa değinerek yazımı noktalamak istiyorum. Hess’e göre Osmanlıların Endülüslü Müslümanlarla ilişkisi sadece kurtaran-sığınmacı ilişkisi şeklinde anlaşılmamalıdır. Aynı zamanda Endülüslü Müslümanların Osmanlıların Avrupa’daki “Beşinci Kolu” olarak hizmet verdiklerini ve Osmanlı istihbaratına Avrupa’daki seferler ve faaliyetlerinde “içeriden” destek olduklarını görmek gerekir. özellikle bazı Osmanlı seferlerinde bu beşinci kolun katkıları büyük olmuştur. Osmanlı’nın Endülüs’le ilgilenmediği yolundaki yaygın kanaati sorgulamak ve Osmanlı-Endülüs ilişkilerini yeni bir gözle değerlendirebilmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç var. Kabul edelim ki, henüz yolun başında sayılırız. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * kitap 3
Beş yüz yıldan fazla hüküm süren Abbasilerin (750 - 1258) ilk dönemi, İslam tarihindeki medenileşme safhalarının çok önemli bir evresini teşkil etmektedir. Zira, hemen her yönüyle İslam geleneğinin şekillenmesi bu devreye rastlamaktadır. Dolayısıyla, kadının dini, siyasi, sosyo-kültürel hakları ve görevleriyle ilgili günümüz İslami topluluklarında süregelen anlayışın şekillenmesi de eş zamanlı olmuştur denebilir. Ancak, medeni-kültürel gelişme ile kadının toplumsal durumundaki değişim ve dönüşüm arasında büyük oranda tezat diye yorumlanabilecek farklılaşmalar da görülmüştür. Bu sebeple, Abbasi kadınlarının siyasi-idari, sosyal, ahlaki, ilmi ve kültürel durumları ve etkilerinin ortaya konması, çalışmamızın esas amacını teşkil etmektedir. Bu kitabımıza, imzalı şekilde, 10 ytl'ye sahip olabilirsiniz. Ödemenizi, Garanti Bnk. Adapazarı Şb.(333), 668 79 21 no'lu hesaba yapabilirsiniz. Ödeme durumunu bize e-mail ile (seyban@yahoo.com) bildirdikten sonra kitabınız, ücreti size ait olarak kargoya verilecektir. Teşekkürler. Arzu edenlere, 5 ytl karşılığında, bu kitabın 138 sayfalık bir sunusu da CD'de gönderilir. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * kitap 4
Hayatın ve tabiatın gerçeklerinden kopuk (fantastik ve sunî) çağdaş-modern dünyanın binbir türlü oyalamacası var. Bu dünyanın etkili güçleri, âdeta insanı kapıp hayalî dünyalarda dolaştırıyor, ondan yararlanıyor, onu kendi şeytan krallığının kandırılmış gönüllü elemanı haline dönüştürüyor ve fakat işi bitince de kaldırıp atıveriyor.. Kendi kültürünü daima öğrenme ve yaşayıp-yaşatma ('kendin olma'-başkalarına benzememe) çabası, işte bu çağdaş-modern krallığın bütün güçlerine karşı koymanın en etkili silahıdır. Bu silaha sahip olmak ve korumak ise, ancak okumakla mümkün olabilir.
Bizim insanımız, okumak ve kendini geliştirmek konusunda arzu ve heyecanını korumalıdır. Bu, bizim için, medeniyet tarihinde var olma mücadelesinin temel gereklerinden birisidir. Gerçekte, nitelikli fertlerden oluşan bir toplum gelişmiş bir toplumdur. Dolayısıyla, her problemin kaynağını dışımızda, devlette, siyasetçide, idarecide, iş adamında, sanatçı geçinenlerde, karanlık güç odaklarında veya yabancı güçlerde aramakta belli oranda haklılığımız şüphesiz vardır. Ancak, unutmamalıyız ki asıl sorun bizdedir ve iş bizde bitmektedir. Çünkü, karanlık varsa ışık ortalıktan çekildiği içindir ve de kötülük varsa iyiler ortada olmadığı içindir. Yani, “biz neyiz, neyi hedefliyoruz ve ne yapıyoruz?” sorularını kendimize ciddi ve samimi şekilde sormalıyız. Bu soruların ardından, sıra kaliteli, kültürlü, bilgili ve görgülü insan olabilmek için kendini yetiştirme konusuna gelmektedir.
Üniversite öğrencileri, öğretmenler ve özellikle öğretim elemanları ile araştırmacılar için bir başucu kitabıdır. Bu kitap sayesinde onlar, 2007 yılı ortasına kadar Türkiye’de yayımlanmış olan eserlerin, kendi çalışma alanlarına uygun olanlarını seçme ve adları-yazarları-yayınevleriyle birlikte her zaman bilme imkanına sahip olacaklardır.
“Kültürel Gelişim Yöntemi”nden yararlanarak tarih-kültür formasyonunu geliştirme ve bu sayede kendi mesleğinde eniyi olma avantajını elde etme hedefine sahip olanlar için düşünülmüş ve geliştirilmiştir.
Özellikle üniversite öğrencileri, bu kitaptan yararlanarak kendileri için bir “ÖZEL KÜLTÜREL VE MESLEKÎ GELİŞİM YÖNTEMİ” hazırlayabilirler. Hazırlanan şey, bir okuma planı olacaktır. Ancak, bu planın arasına özel kursları ve yarımzamanlı çalışmaları da ekleyince meslekî gelişim tamamlanmış olacaktır. Özel kurslar, genel ve özel olarak 2 grupta toplanır. Genel olanlar dil, temel bilgisayar, spor ve müzik; özel olanlar ise meslekî formasyonla ilgilidir ve mesleğe özel olarak belirlenmelidir.
Bu eser, hemen her yaştaki insanımıza kendini yetiştirme yöntemini sunmaktadır. Yöntem diyoruz, çünkü bilim ve medeniyette yeniden gelişme aşaması yaşayan toplumumuzun fertleri, genellikle okuma ve kültürel gelişim sağlama endişesinden uzak bulundukları için, neyi-neden-ne zaman okuyacağını bilememektedir. Bu eserin onlara kendi kültürel gelişimlerini sağlamada ciddi, sürekli ve kalıcı katkılar sağlayacağını umuyoruz. Amaç, tarih bilincinin gelişimine katkıda bulunmak ve geniş ufuklu, derin düşünebilen insanların yetişmesine kültürel gelişim yoluyla katkı sağlamaktır.
Bu kitabımıza, imzalı şekilde, 20 ytl'ye sahip olabilirsiniz. Ödemenizi, Garanti Bnk. Adapazarı Şb.(333), 668 79 21 no'lu hesaba yapabilirsiniz. Ödeme durumunu bize e-mail ile (seyban@yahoo.com) bildirdikten sonra kitabınız, ücreti size ait olarak kargoya verilecektir. Teşekkürler. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * dersnotu 1
Heryönüyle Hayatboyu Kişisel Gelişim > Basılmamış Ders Notlarıdır. Arzu edenlere, 5 ytl karşılığında, CD'de kargoyla veya e-mail ile gönderilir. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * makaleler dosyası
Çeşitli dergilerde yayımlanmış 15 makalemizin yer aldığı dijital dosyadır. Arzu edenlere, 20 ytl karşılığında, CD'de kargoyla veya e-mail ile gönderilir.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * yayımlanmamış telif
OSMANLI DÖNEMİ TARAKLI MEZAR TAŞLARI
Osmanlı Mezar Taşlarının güzel örneklerini görebileceğimiz yerler arasında, Sakarya'nın Taraklı ilçesi ve Taraklı'nın köylerinden birisi olan Kemaller (Todurga) de bulunmaktadır. Buralardaki mezar taşları tespit edilmiş, fotoğraflanmış ve kataloglanmıştır. Bütün bilgiler, bilimsel metodolojiye uygun şekilde kitap şeklinde yazılmıştır. Fakat, kitap olarak henüz basılmamıştır. Kitap olarak basılacak ve tarihî mirasımızın zengin numuneleri olan "Taraklı Mezar Taşları" kayıt altına alınmış olacaktır. Eser, romanboy toplam 162 sayfadır. Bu çalışmanın telif hakkını, diğer bilimsel çalışmalarımıza destek olsun diye satıyoruz. Bilimsel çalışmalara destek vermenin önemini bilen kültürlü ve bilinçli insanların takdirine sunuyoruz {9000 ytl}.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * İletişim için lütfen seyban66@yahoo.com 0533.748 59 30 0506.505 93 72 |