|
© D Ü Ş Ü N C E T A D I N D A © Dr. Lütfi Şeyban'ın Güncel Konular Üzerine Makaleleri
Makale 1_8 Eylül
2007
|
|
© BİZİM YUSUF İLE Mrs. ZÜLEYHA © Lütfi Şeyban |
| Yusuf aleyhisselâm'ın o meşhur hikayesini herkes bilir. Hani, Firavun Yusuf'u hapse attırmıştı ve öncesinde-sonrasında pekçok olay gelişmişti ya.. Bizim hikâyemizde de var benzer olaylar: Yusuf, Firavun ve Züleyha. Fakat, bunlar artık bizlere çağdaşlar yani, bugündeler ve bu yüzden Bizim Yusuf ile Mrs. Züleyha diyoruz. Evet, 21. Yüzyıldayız ve bu dünyanın kralı durumundaki Batı, bu hikâyemizde Eski Mısırlıların tabiriyle Efendi Firavun. Diğer kahramanımız Bizim Yusuf ise, Osmanlı ya da Osmanlı'dan kalan halktır. Peki, Yusuf ile Firavun'un yer aldığı sahne Züleyha'sız olur mu? Elbette olmaz. Peki Züleyha kim bizim hikayemizde? Züleyha, medeniyet ya da uygarlıktır, hikâye özelinde ise Batı uygarlığı ya da Batılı seküler hayat veya modernitedir. Yani Batı'nın görünen câzip yüzüdür. Bu yüzden ona Mrs. Züleyha diyoruz. Gelelim bu çağdaş kahramanlarımızın çağdaş hikâyesine.. Bakalım bizim hikâyemizdeki neler? Son iki asır içinde (19.-20. Yüzyıllarda) Bizim Yusuf, Yusuf aleyhisselâm gibi köle durumuna düştü ve paylaşıldı efendiler tarafından. Efendi Firavun'un eline düştü yani. Efendi Firavun da eski Firavun gibi zindan hayatı yaşattı bizim Yusuf'a. Batı, bir kâbus gibi çöktü Osmanlı ve evlatlarının üstüne. Tükendi, perişan hale düştü zindanlarda bizim Yusuf. Tarihî misyonunu tamamladı (Osmanlı asırlarının sonu) diye yorumlayanlar oldu onun bu halini. Yusuf ölmemişti, ancak çağdaş köle statüsünde hayatını devam ettirebilecekti bundan sonra. Çağdaş devlet ya da modern ulus devlet falan dedikleri model tam da sanki bu statü için uydurulmuş isimlerdi. Evet, 21. Yüzyıldayız ve çağlar sonra insanlık yine Efendi Firavun'un dünyasında.. "Ben sizin tanrınızım!" diye haykırıyordu Yusuf aleyhisselâmın Firavun'u. Şimdiki Efendi Firavun ise benzer şekilde, "Globalleşmee!" diye bağırıyor. "Bu dünyada sadece ben varım!" diyor ve "bütün dünya benim kölem olacaktır!.." Efendi Firavun kararlıydı. İstediğini yapacaktı ve yapıyordu da. Ne de olsa onun bir Mrs. Züleyha'sı vardı. Ona dünya egemenliği ya da "globalleşme" uğrunda yardım edebilecek iki şeyden biri silah ise diğeri ve en etkilisi Mrs. Züleyha idi. Züleyha onun "hayatı"ydı. Efendi Firavun çok şanslıydı. Çünkü, "hayatı" Züleyha çok marifetliydi. Daha Efendi Firavun fark etmeden Mrs. Züleyha, bir süredir (18. Yüzyıldan beri) kölelerle (Batı'nın müstemlekeleri) ve köle namzetleriyle (Osmanlı milletleri ve diğer Batı dışı toplumlar) cilveleşmeye başlamış, onları yavaş yavaş baştan çıkarıyordu. Bu ayartmanın gerçek adı ise, kültürel dejenerasyon ve kimlik yabancılaştırmasıydı. Bilim-teknoloji ve silahların desteğinden sonra Mrs. Züleyha'nın câzibesi sayesinde Batı dışı toplumlar Efendi Firavun'un gönüllü hizmetkârları haline geliyorlardı ve Efendi bu durumu fark ettikten sonra işi daha kolaylaşıyordu. Artık 1-2 asır sonunda "global" Firavun olması önünde hemen hiçbir engel kalmıyordu. Fakat bir dakika, o da ne! Bir İslam engeli vardı sanki! Sanki değil gerçekti bu! Yusuf'un da kıyısında neşvünemâ bulduğu bu İslamiyet, aslında eski Firavun'un Mısırına hayat vesilesi olan Nil nehriydi bizim bu hikâyemizde. Nil olmasa Mısır olmazdı. Mısır olmasa Firavun da olmazdı. İlginç değil mi "zıtlar kanunu"? Gündüz olduğu için gece var, ya da gündüz çekildiği için gece var, iyilik olduğu için kötülük de var, cennet varsa cehennem de var, meleğin karşısında şeytan var, güzelin karşısında çirkin var.. Ancak, bizim Yusuf'un ülkesine hayat kaynağı olan Nil, artık kurumaya yüz tutmuştu. Ne zaman sonra? Cihanda gürül gürül aktığı ortalama 11 asırdan sonra. Neden böyle olmuştu acaba? Bu soruyu galiba Nil'i insanlığa hayat kaynağı kılan Allah'a sormalı. Belki de verdiği cevap şudur: "Allah'ın geçmiş milletlere uygulanan yasası budur (Peygamberlere yani İslam'a karşı ikiyüzlülük edenler öldürülürler, tarihten silinirler). Allah'ın yasasını değiştirmeğe imkan bulamazsın" (Kuran-ı Kerim, el-Ahzâb, 62). Gelelim Züleyha'ya.. Nil'in güzel güzel aktığı Mısır'da verimli ovalarda doğup büyüdü Züleyha. Medeniyet, tıpkı Züleyha gibi çok güzeldi ve Züleyha aslında medeniyetti. Önce Şam'a, sonra Bağdat'a, oradan da Anadolu'ya gelin gitti aslında Züleyha. Uzun ömrü oldu bu yerlerde. Baş tâcı edildi, çok itibar gördü, yüceldi.. Fakat, o tabiat kanunları var ya, işte onlar işliyordu dünyada. Ve bu kanunlar sınır tanımıyordu. Dünyanın efendilik tâcını bir milletten alıp öbürüne giydiriyordu. Aslında bunu hep yapıyordu, dünya kurulalı beri. Bu sefer de aynı kanun işledi ve krallık Bizim Yusuf'tan alınarak en büyük rakibine verildi: Efendi Firavun'a, yani modern Batı'ya. Ancak, işin daha da dramatik yanı o ki, sadece tâcını değil Züleyhasını da kaptırdı Firavun'a Bizim Yusuf. 19. Yüzyılda artık ne tâcı ne de Züleyhası vardı Bizim Yusuf'un. Hatta, ülkesinde asırlarca akıp kendisine hayat kaynağı olan Nil bile artık kurumaya yüz tutmuştu. Hele 20. Yüzyılda hemen hemen kurudu bile denebilirdi Nil için. Çünkü, artık dünyada "global ısınma" vardı ve bu ateş başta Nil olmak üzere bütün nehirleri kurutuyordu. Dolayısıyla da bütün hayat kaynaklarını.. Bu gidişin yakın sonu sanki kıyameti andırıyordu. Fakat bir dakika! Öyle yok olup kurtulmayı istemek kolay, asıl zor olan kalmak. Koca Nil öyle birkaç asırlık kısa zamanda kurumazdı. Çünkü o, taa Hz. Adem'den beri akıp geliyordu. Gâh gürler gâh kurumaya yüz tutar, fakat kıyamet kopmadığı sürece her büyük rahmetin (Peygamberler) ardından tekrar gürleşir ve akışını sürdürürdü Nil. Zaten tam kuruduğu an, kıyametin vakti demekti. Çok şükür ki Nil kurumadı ve bizim Yusuf'un yaşaması için cılız da olsa akışına devam ediyordu şimdi. Fakat, bir itirazı olan yok mu bu "global ısınma" kavramına diye soruldu. Efendi Firavun'un Tanrıya meydan okuduğu bir dünyanın, ateşten şeytanları bile eriten ateşine siz nasıl "global ısınma" dersiniz? İnsanlar zayıf yaratılışlı olabilir fakat hepsi aptal olamazdı. Dolayısıyla bu büyük yalana inanamazlardı. İnsanlar, asıl ısınmanın, asıl yangının insanlığın ciğerlerinde olduğu gerçeğini görmüyorlar mıydı? Eğer, dünyayı saran "global ateş"in altında insanlık bronzlaşmaya yatıyorsa ve kendisini kıyamete sürükleyen "çağdaş ilerleme" gemisine biniyorsa o zaman bu durumun Hz. Âdem ile Havva'nın imtihanına benzediğinde şüphe yoktu. Onlar da alçak ve aşağılık bir dünyaya fırlatılacaklarını belki bilmiyorlardı fakat, Allah'ın gazâbını çekeceklerini bildikleri halde şeytana kanmışlardı ve "sonuna kadar sınırsız zevk" düşüncesiyle hareket etmişlerdi. Aslında, onların cennet hayatının en "zevkli" safhası olmuştu yasak zevki tattıkları anlar. Fakat, zirve inişin başladığı yer olmuş ve "zevk"in doruğa ulaştığı noktadan sonra çok hızlı bir düşüş başlamıştı Âdem-Havva çiftinin hayatında, taa dünya'ya kadar. Şimdi, Züleyha'yı ele geçiren Efendi Firavun, artık yaşlanmış ve çirkinleşmiş olan Züleyha'yı makyajlayarak kendi oluşturduğu "modern dünyanın artisti" haline getirdi. Güzele bakmayan insan mı olurdu? Artık bütün insanların gözü güzelleştirilmiş artist Mrs. Züleyha'daydı. Artist Mrs. Züleyha'yı televizyonlar, sinemalar ve internette hergün milyonlarca hayranları izliyordu artık. Efendi Firavun Batı'nın bütün sermayesi Mrs. Züleyha olmuştu sanki. Heryerde onu pazarlıyor, gıdasını ve gücünü onun büyüsüyle uyuşturduğu toplumlardan onu kullanarak sağlıyordu.. Eski efendisi ve ülkesinden zorla kopartılan Züleyha ise, gittiği yeni ülkesinde ve yeni efendisiyle şeytana uyan bir Havva olmuştu. "Zevk"in en büyüğünü sınırsız ve sorumsuzca tatmak isteyenlerin şeytanı olmuştu sanki. Diğer taraftan, Mrs. Züleyha'dan kendini sakınan Bizim Yusuflar yok değildi bu modern dünyada. Peki kimdi bunlar? Onlar, Mrs. Züleyha'nın ateşinin kuruttuğu Nil'in cılız sularından ölmeyecek kadar birkaç yudum içebilen küçük bazı topluluklardı. Onlara "cemaat" deniyordu eskiden. Ya şimdi? Şimdi, artık onlar da Mrs. Züleyha'dan gözlerini ayıramaz olmuşlardı. Mrs. Züleyha ile birlikte yaşamanın hazzından eriyenlerin hemen peşinden gidiyorlardı onlar da şimdilerde.. "Çağın gereği" bahanelerle "cemaatler" de Mrs. Züleyha'nın hayran kitlesine entegre olmuştu nerdeyse.. Ama ne yapabilirlerdi ki başka? Bir defa Mrs. Züleyha çok güzel ve câzibeliydi. Modern dünyanın gözdesi Mrs. Züleyha, artık sadece artist veya manken değildi.. Aynı zamanda bol mani, lüks arabaydı, "lüküs hayat"tı, "özgürlük"tü, "zevk"in sembolüydü Mrs. Züleyha. Bütün bu güzelliklerini görüp de ona âşık olmayacak babayiğit Yusuflar çok az bulunurdu. Züleyha'nın aşkı artık bütün dünyayı sarıyordu. Herkes ona âşıktı.. Tatmin olmasalar da bütün insanları onun aşkı teselli ediyordu. Onun aşkıyla sarhoş olmadan yaşamak boş bir hayat sayılıyordu artık. Yusuf aleyhisselâm Züleyha'nın arzularına karşı koymuş, ona hâyır! demişti. "Âhir Zaman"da Bizim Yusuflardan da direnenler oldu Mrs. Züleyha'ya. Yusuf aleyhisselâm gibi Züleyha ile aynı ortamda bulunmak zorunda kalsalar bile karşı koydular Mrs. Züleyha'nın arzularına. Hâlen de direnen Bizim Yusuflar vardı Mrs. Züleyha'ya. Fakat, Mrs. Züleyha hayatının en çekici günlerini yaşıyordu bugünlerde. Eşsiz bir makyajla hergün güzelleştiriyordu kendisini. Güzelliğini korumak için her türlü rejim ve ayrobikleri yapıyordu. Her yıl yeni model arabalar ve elbiselerle lüks villalarda insanların ağzını sulandırıyordu.. Zavallı Bizim Yusuf.. Hayatı ne kadar da zordu. Çünkü, karşısında azgın bir Mrs. Züleyha ve onun arkasında da Efendi Firavun vardı. Direnmesi çok zordu. Üstelik, direnmesi artık suç sayılıyordu! Sen nasıl bir emperyal kadının arzularına direnirsin diyerek Bizim Yusuf'u cezalandırıyorlardı. Onu, modern dünyanın Mrs. Züleyha nimetine karşı nankörlük eden bir terörist ilan ediyorlardı. Zindanlara tıkıp gününü gösteriyorlardı. Öyle ya.. Uyum sağlayıp kuzu kuzu kendisinden bekleneni yapması gerekirken.. Fakat, o da ne! Tam Yusuf'u idam edecekler diye beklerken, "ona ihtiyacımız var" demezler mi! Eski Firavun da Yusuf aleyhisselâma muhtaç olmuştu. Gördüğü korkunç rüyayı kimse yorumlayamayınca huzuru kaçmış ve Yusuf'u çağırtmıştı zindandan. Sonuçta ancak Yusuf'un yardımıyla ülkesini, halkını ve istikbalini kurtarabilmişti. Yusuf olmasaydı bolluğun sonu kuraklık ve felâket olacaktı. Belki de Mısır halkı yok olacaktı. Bir de Bizim Yusuf'un haline bakalım. Gerçekten acınacak durumdaydı. Zindanda diğer esirlerle birlikte yaşıyordu. İyi-kötü, hırlı-hırsız her türlü aşağılık ya da aşağılanmış insanlarla birarada aynı konumdaydı.. Fakat, Bizim Yusuf'a muhtaç duruma düşen Efendi Firavun, onu zindandan çıkartıp geleceği hakkında gördüğü kâbusları yorumlatmak istiyordu. 2002 Yılı sonunda nihayet Bizim Yusuf zindandan çıkartılıyor ve beş yıl boyunca Efendi Firavun'un huzurunda onun rüyasını yorumluyordu. Aslında Bizim Yusuf, doğal olarak zindandan kurtulup huzurlu bir hayat yaşamak istiyordu her insan gibi. Efendi Firavun da bunun farkındaydı. Bu yüzden, rüya yorumunu beğenmiş olmalı ki, bir anda Bizim Yusuf'a muhtaç olduğu gerçeğiyle yüzyüze kalıyor ve Bizim Yusuf'un kendi yanında bulunmasını istiyordu. Efendi Firavun'un "AB" adlı sarayı dillere destandı. Aslında Bizim Yusuf'un da o sarayda yaşama isteği yok değildi. Zaten bir süredir dedeleri de o saraya kabul edilmek yolunda çaba sarf etmişlerdi. Baştan istememesine rağmen sonunda kendisi de o sarayın dışında kalarak huzur bulamayacağına inanmıştı ve bu inançla Efendi Firavun'un rüyasını daha bir hırsla yorumluyordu. Ancak, "AB" sarayına girmenin de "koşulları" vardı. Öyle zindandan çıkartılan her köle o saraya giremezdi. Önce kendisini ispatlamalıydı, hak etmeliydi saltanatın gölgesinde yaşamayı. 2002'den 2007'ye kadar geçen sürede Bizim Yusuf, saraya kabul edilme hülyasıyla "koşullar"ı yerine getirmeye çalışmıştı. Ancak, ne kadar çabalasa da işler istediği gibi gitmiyordu. Yıllarca kürek çekiyor fakat, dönüp geriye baktığında ancak bir arpa boyu yol aldığını görüyordu. Ne var ki, durumun vahameti onu yolundan alıkoymuyor, işine daha bir hırsla sarılıyordu Bizim Yusuf.. Zindanda iken, muhâfızların önüne attığı bir parça ekmekle yaşıyordu Bizim Yusuf. Şimdi ise, Efendi Firavun'un lütfedip verdiği dolarlarla sürdürüyor hayatını. Fakat, Bizim Yusuf'un bu halini görenler, bunu iyiye mi yoksa kötüye mi yormalı bilemiyorlardı. İyiye yormak isteyenler için bazı dayanak noktaları bulmak zor değildi. Ne de olsa Bizim Yusuf artık zindan mahkumu değil, Efendi Firavun'un "AB" sarayına alınma umuduyla hazırlanma safhasında olan biriydi ve belki de bundan sonra Yusuf aleyhisselâmın Mısır sarayında yetkili ve etkili biri olması gibi ona da böyle bir statü nasip olabilirdi. Eğer iyimsercilerin bu tahmini doğru çıkarsa, o zaman Efendi Firavun'un halkını ve istikbalini kurtaracak adam Bizim Yusuf olacak demekti. Bizim Yusuf'un halini kötüye yoranlar da yok değildi. Diyorlardı ki, ya Bizim Yusuf Mrs. Züleyha'ya direnemeyip kendini teslim ederse? Ya da saraya alınmanın ve makam görmenin sarhoş edici etkisiyle Mrs. Züleyha'ya teslim olursa? Çünkü, Mrs. Züleyha'ya teslim olan Bizim Yusuflar az değildi, teslim olmayanlar azınlıktaydı. Züleyha'ya direnen Yusuf aleyhisselâm'ın gömleği arkadan yırtılmıştı. Çünkü, Yusuf'u arzulayan Züleyha, kendisini reddeden Yusuf'u gömleğinden tutup kendisine çekmeye çalışmıştı. Sonra ne olmuştu? Haklı olduğu halde haksız sayılan ve bu yüzden zindanlara düşen Yusuf, daha sonra Firavun'un çaresiz duruma düşmesinin getirdiği fırsatı iyi değerlendirerek hem kendisini, hem insanları ve hem de Mısır'ın istikbalini kurtarmağa vesile kılınmıştı. Azınlıkta kalan ve direnen Bizim Yusuf'un gömleği ise paramparçaydı! Çünkü, Mrs. Züleyha eski Züleyha değildi artık, ondan çok daha güçlüydü. Tuttu mu sadece gömleğini yırtmıyor, adamı parçalıyordu! Ülkesiyle-kimliğiyle paramparça bir adam haline düşürüyordu. 1900'lü Yılların ortalarına kadar gerçekleşmişti bu parçalanma. Ancak, iki "dünya savaşı" kâbusunun ardından Bizim Yusuf'a Efendi Firavun'dan haber gelmişti: "Hazırlan ve huzuruma gel!" Apar topar alındı zindandan Bizim Yusuf. Ve.. ve.. Hazırlanıyor ve hâlen bekliyor huzura kabul edilmek için.. Aslında bu hazırlık safhası oldukça uzun sürmüştü. Bunun sebebi ise, zindanda Bizim Yusuf'a eziyet eden zinde muhâfızlar olmalıydı. Bu zinde muhâfızlar, Bizim Yusuf'un "saray"dan ilgi görmesine inanamıyor ve "saray"dan, "çabuk, tartaklamadan getirin onu!" benzeri emirler geldikçe çileden çıkıyorlardı. Hatta, Bizim Yusuf'a ilgi gösteren Efendi Firavun'a karşı, Bizim Yusuf'u tekrar zindana tıkmak için "darbe" yapmayı bile istiyorlardı zinde muhâfızlar. Fakat, Efendi Firavun'un hışmından çok çekinen başmuhâfız, adamlarına dairesini kapatmıştı. Artık Bizim Yusuf zindana tıkılamazdı. Çünkü, Efendi Firavun'un ona ihtiyacı vardı ve o şimdi "ikbal"in eşiğindeydi. "Huzur"a kabul edilecek ve bütün dertleri bitecekti.. "Saray"da Bizim Yusuf'u bekleyen Efendi Firavun ile Mrs. Züleyha ise, onun sayesinde halkının ve ülkesinin istikbalini kurtaracaklarına inanıyorlardı. Dahası bunu bir zorunluluk olarak hissediyorlardı. Bu arada, Nil nehri üzerindeki "global ısınma" baskısı olanca şiddetiyle sürüyordu. Belki de kuruyacaktı bu gidişle. Bir yanda yaşamak için Nil'e mahkum Yusuf ve dünyası, diğer yanda Efendi Firavun ile Mrs. Züleyhası. Kim demiş tarih tekerrürden ibaret değildir diye? İşte tarihin tam içindeyiz. Yusuf ile Züleyha hikâyesinin içinde.. İşin tuhaf yanı o ki, hikâyeler mâzîde olur ve ancak uzunca bir süre sonra anlatıldığında hikâye vasfını alır. Bizim hikâye ise hem çok eski hem de çok yeni.. Ve hâlen de devam ediyor. Dünya döndükçe de devam edecek taa kıyamete kadar. Bizim Yusuf "kabul"e hazırlanıyor ve Efendi Firavun'un zinde muhâfızları bunu hazmedemiyor. Halk da kenarda bekleşiyor, olanları biraz uzaktan izliyor. Fakat, hikâyenin bu karesinde çok ilginç bir durum var ki, o da, Bizim Yusuf'un zindan arkadaşları yani çağdaş Yusuflar, yeni güzel günlerin gelmesi umuduyla kenarda bekleşir ve hazırlanırlarken, gözleri bir yandan Mrs. Züleyha'daydı! İşte bu çok tehlikeliydi kendileri için. Çünkü, Mrs. Züleyha onları kolayca kendine çekebilir ve ayartabilirdi. Oysa direnmeli değiller miydi Mrs. Züleyha'ya? Mrs. Züleyha'nın gözü ise hâlâ Bizim Yusuf'taydı. Mısır Firavun'unun Züleyha'sı sonradan imana gelmiş ve Yusuf aleyhisselâma tâbi olmuştu. Acaba çağdaş Züleyha yani bizim Mrs. Züleyha da imana gelir mi, ne dersiniz? Sonuçta, ya Bizim Yusuf "saray"da başvezir olup dünyanın kaderinde etkili olacaktı ve Mrs. Züleyha imana gelecekti. Ya da Bizim Yusuf başaramayacak ve Mısır helâk olacaktı. Yani kıyamet kopacaktı. Güncel olayların gidişâtı hangi yöne götürüyor acaba insanlığı? |
| Makale 2_Mayıs 2008 |
|
ASKERÎ FETİH ÇAĞLARINDAN KÜLTÜREL FETİHLER ÇAĞINA Lütfi Şeyban
Fetih KültürüMakalemizin başlığında iki kez ‘fetih’ kelimesini kullanıyoruz. Bunun bir nedeni var elbette. En başta, bu kavramın günümüzde yüklendiği muhtevaya dikkat çekmek.. Bizim tercih ettiğimiz ve artık öyle bilinmesinin bir zorunluluk olduğuna inandığımız muhteva.. Bu muhtevayı yansıtan fetih tanımlamamıza gelince.. Bilindiği gibi İslam tarihi geleneğinde en başından günümüze değin sürdürülen cihat misyonunun sonucu ortaya çıkan bir fetih geleneği vardır ve bu tarihî bir gerçekliktir. İşte, İslam tarihi sürecinde Müslümanların uygulamalarından çıkardığımız anlamıyla fetih: Kişisel, toplumsal ve beynelmilel özde barış ve huzuru sağlayacak yegâne değerler bütünü olarak gönderilen İslam Dini’nin, dünyanın her yanında bulunan insan topluluklarına en uygun, en güzel yöntemlerle ulaştırılması-tanıtılması (tebliğ) ve kazandırılması çabası (cihat) sonucunda elde edilen müsbet neticedir. Yani, fetih sadece savaş ile ya da barışla Müslüman orduların yeni topraklar kazanması anlamında değildir. Bu, fethin maddî-askerî boyutudur. Bir insana ya da insan topluluklarına islâmî-insanî değerlerin kazandırılması şeklinde yapılan cihat sonucu gelen fetih sayesinde ise gönüllerin fethi mümkün olur. Bu da fethin manevî boyutudur. Asr-ı Saâdet’te ve sonraki dönemlerde gerçekleşen uygulamalardan anladığımız şekliyle cihat ile fethin asıl amacının da bu olduğu açıktır. Bu temel amaç, İslâm’ın ilk yıllarından bugünlere kadar özde hemen hiç değişmeden var olagelmiştir. Değişen, sadece amacın hayata geçirilmesinde kullanılan yöntem ve araçlardır. Aslında, kullanılan yöntemin ana prensipleri de değişmemektedir. Mesela, güzel ahlâk sahibi olarak yaşamak ve bu şekilde insanlara örnek Müslüman kişilik sergilemek, yıkıcı değil ıslah edici olmak, zâlimden ya da güçlüden yana değil mazlumdan ve zayıftan yana olmak, zalimlere karşı direnmek ve onları uyarmak, gerektiğinde İslam-insanlık düşmanlarına karşı her türlü karşı koymaya hazır olmak ve bunu uygulamak gibi..
Manevi Motivasyonla Oluşan Askerî Devlet Gücüİslâm’ın ana gayesini teşkil eden cihat-fetih anlayışı, yani bütün insanlığın islâmî-insanî değerler ile tanıştırılması, dolayısıyla bütün insanlara islâmî değerlerin kazandırılması uğrunda kullanılan araçlar, zamanın veya çağın şartlarına göre değişkenlik gösterirler. İslam tarihine baktığımızda bu araçların esas olarak iki farklı şekilde ortaya çıktığını görmekteyiz. Birincisi, ilk dönem İslam tarihinde yoğun şekilde görülen manevi motivasyonla oluşan askerî devlet gücüdür. Müslüman askerî güçlerin çabalarıyla çok hızlı şekilde yayılan islâmî fetihler sayesinde, pekçok ülke ve o ülkelerdeki topluluklar islâmî-insanî değerler ile tanışma fırsatı bulmuşlardır. Ancak, bu değerlerin o toplumlarda yerleşmesi uzun zaman alan bir süreçte gerçekleşebilmiştir. Mesela, bu süreç Endülüs’te yaklaşık olarak iki asır sürmüştür. Endülüs Devleti hakimiyeti altında İberya Yarımadası’nda yaşamakta olan Hıristiyan toplulukların ekserîsi kendiliklerinden İslamlaşmışlar (bunlara müsâlime veya müvelledler denir), geri kalanlar da İslam kültürünü benimsemişler ve Müslümanlar gibi yaşar hale gelmişlerdir (bunlara da müsta’ribler denir).[1] Zaten, sosyal dönüşümlerin uzun bir zaman diliminde gerçekleşmesi olgusu, toplumla ilgili tabiat kanunlarına dayanan bir gerçekliktir. Bize göre burada dikkat edilmesi gereken, askerî güçle taşınan değerlerin yeni topluluklar tarafından benimsenmesi olayının, Müslümanların zor kullanmalarıyla ilgili olmayıp, büyük oranda islâmî-insanî değerleri bizâtihî kendi öz ferdî ve toplumsal kişiliklerinde yaşamalarıyla ilişkili olduğunu görmektir. Çünkü, “dinde zorlama yoktur” ve zaten zorla dayatılan değerlerin insanlar üzerinde kalıcı olumlu etki bırakması da zordur. Sonuçta, Müslümanların askerî bakımdan güçlü devletleri sayesinde oluşan fetih geleneğinin birinci yarısı, askerî güç desteğinde yayılması ardından kültürel fetihler şeklinde cereyan etmiştir. Yani, burada kullanılan fetih aracı aslında askerî güç ve yaşanılan İslam olmaktadır (güzel ahlaklı Müslümanlardan oluşan islâmî toplum). Bu şekilde oluşan islâmî fetih geleneğinin mükemmel ve etkili son temsilcisi Osmanlılar olmuştur. Ancak, Müslümanlar bundan farklı şekilde de fetih geleneğini sürdürmüşlerdir. Bir başka deyişle, İslâmiyet doğuşundan itibaren hiç durmadan fakat zaman içinde yön ve yatağını değiştirerek akan bir nehir misali varlığını sürdürmeye hep muvaffak olmuştur. Kur’an ve Hadislerdeki verilere baktığımızda, bu akışın kıyamete kadar kesintisiz devam edecek olduğunu kavrayabiliriz. Yani, ilâhî bir değerler bütünü olan İslam’ın yok olması, bozulması, yıkılması veya kaybolması söz konusu değildir. Yok olan, bozulan ya da kaybolan sadece belli bir topluluğun bizâtihî kendi sahip olduğu Müslümanlıktır. Ancak, “akmazsa bu dere, akar öbür dere” vecizesi uyarınca belli bir topluluk eğer Müslümanlığını muhafaza edemezse, dünyanın başka bölgelerinde yaşayan farklı topluluklar berikilerin kaybettiği İslâm değerini sahipleneceklerdir. Bu, tarihte hep böyle olagelmiştir, işin tabiatı gereği bundan sonra da aynı şekilde devam edeceği anlaşılmaktadır. Mesela, İslam tarihine genel hatlarıyla baktığımızda, X. yüzyıla kadar Araplar ve İranlıların önderliğinde dünyada dalgalanan İslâmiyet sancağı, onların çeşitli nedenlerle zayıf düşmeleri sonucunda bir başka millete yani Türklerin eline geçmiştir. Biraz ayrıntıya bakarsak, Hz. Peygamber ile başlayan Araplar’ın Doğu’daki yükselişi Batı’ya-İspanya’ya da yayılmıştır. Ancak, yükselişi sağlayan değerlerin Doğu Arap-İslam toplumunda dejenere olması sebebiyle, İslam Medeniyetiyle insanlığı yüceltme misyonu bir başka Arap-Berberî-Müvelled-Müsta’rib İslam toplumu olan Endülüslülere geçmiştir. Onların dejenere olması sonucunda da bu misyon yine Doğu’lu bir güce-Osmanlılara yüklenmiştir. Bir bayrak yarışı ya da nöbet değişimi misali islâmî-insanî değerler zinde güçler arasında zamanla el değiştirmektedir. El değiştirmeye temel olan kanunlar ise, şüphesiz her dinden veya ırktan topluluklar için değişmez niteliğe sahip olan tabiat kanunlarıdır. Asırlar içinde Türklerin de zayıf düşmeleriyle İslâmiyet, artık kendi varlığını bir başka şekilde, farklı olgu ve oluşumlarla sürdürmektedir. İşte burada İslam’ın fetih geleneğinin sürmesinde kullanılan ikinci araç nedir, bunu irdelemenin tam yeridir.
Manevi Birikimle Oluşmuş Kişisel ve Toplumsal Müslüman Şahsiyetiİslâmî-insanî değerlerin insanlara kazandırılması uğrunda kendiliğinden oluşan ikinci araç, manevi birikimle oluşmuş kişisel ve toplumsal Müslüman şahsiyetidir. Birinci araçta devletin askerî gücü esas ve ardından Müslümanca kişilik etkili olurken, ikincisinde başat güç yaşayan Müslüman kimliğidir. Bu kimlik sayesindedir ki, ilk önce X.-XI. yüzyıllarda Haçlı, XII. yüzyılda da Moğol istilâlarının sebep olduğu yıkımlar karşısında İslâmiyet, askerî devlet gücünden ziyade Müslümanların kişisel ve toplumsal çabalarıyla varlığını koruyabilmiştir. O Müslüman toplum, kendi içine giren zehirli yılanı bal arısına çevirircesine Moğolların İslamlaşmasına ve Haçlıların da insanî-medenî değerler ile tanışmasına vesile olmuştur. Yani, bu bir nevi çarpışmayla gelen bütünleşmedir. Sonuç olarak İslam, yeryüzünün yaşanılır ve insanların huzurlu olabilmesi için gerekli olan insanî değerlerin gelecek kuşaklara taşınması, onların insanlara kazandırılması işini “cihat” vazifesi olarak Müslümanlara yüklemiştir. Bu vazifeyi yüklenen Müslümanlar da çağlar boyu sürmekte olan fetih geleneği ile kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlar ve halen çalışmaktadırlar. Bu amacı gerçekleştirmekte kullanılacak yöntemler ise, her çağ ve şartlara göre değişmekle birlikte genel prensipler bellidir ve kısaca en etkili ve Müslümanların çoğunluğu tarafından en güzel görüleni seçilmelidir.
Endülüs Modeli ya da İnsanî Değerlere Bağlı Olarak Birarada Yaşama Sanatı = Konvivensiya (Convivencia, Toplumsal Uzlaşma)[2] Genel olarak Orta ve Yeniçağlarda Müslümanlar, İslam fetihleri sonucunda dünyanın hâkim siyasi-medeni gücü ve efendisi oldular. Bu olgu yaklaşık olarak 11 asır kadar sürdü (632-1800). Dünyanın üç kıtasına hükmetme ve bu sayede oralardaki insanları barış ve huzur dini İslam ile şereflendirme gibi dünyanın en kutsal işiyle görevlendirilmiş olan Müslümanların, kendilerine verilen bu fırsatı nasıl değerlendirdikleri olgusuyla, 1800’lerden bu yana dünya üzerinde baskın bir hegemonya kuran Batılıların sahip oldukları bu gücü nasıl kullandıkları gerçeğini mukayese etmek bizler için hayati bir gerekliliktir. İslam-Batı ilişkileri tarihi bağlamında bilimsel platformlarda yapılacak bu mukayese çalışması sonucunda varılacak siyasi, toplumsal ve kültürel verileri tahlil ederek toplumumuza sunmak elbette her bilinçli aydının ilgi alanında olmalıdır. Bu yolla günümüz insanlığı için çok önemli sonuçlara ve hayat kurtaracak ilkelere ulaşılabileceğine inanıyoruz.[3] Orta ve Yeniçağlarda Müslümanların kurduğu ya da hâkim güç oldukları dünyanın üç zirve şehri olmuştur: Bağdat, Kurtuba ve İstanbul. Hicaz’dan başlayan ilk dönem İslam dünyasındaki gelişmelerin çiçeklendiği büyük merkez olan Bağdad’ta oluşan medenî birikim, bir nehir misali farklı iki kanaldan akmış ve yeni iki büyük denize dönüşmüştür. Bu denizler Endülüs ve İstanbul’dur. Bu üç şehir içinde özellikle Hıristiyanların toprağında, Avrupa’nın içinde yer alması hasebiyle Endülüs, multikültürel yapısıyla “insanî değerlere bağlı olarak birarada yaşama sanatı = konvivensiya”yı (convivencia, toplumsal uzlaşma) büyük ölçüde gerçekleştirmiş bir toplum olarak tarihteki müstesna yerini korumaktadır. Bu yönüyle Endülüs, aynı zamanda bugün özlediğimiz demokrasi kültürünün ve adaletli demokratik ortamın oluşturulması çabalarına kaynaklık edebilecek nitelikte bir tarihî insanî değerler alanıdır. Dinî-kültürel karışımın arttığı ve fakat bir o kadar da ayrışan yanlarını muhafaza ettiği bugünün global enformasyon çağında, hangi millet ya da kültür grubundan olursa olsun, perde arkası karanlık güçlerin geleneksel-kronik yıkıcı planlarına karşı bilinç ve özgüven sahibi bireylerin birarada yaşama kültürünü öğrenmeleri güncel bir gereklilik olarak karşımızdadır. Birarada yaşama kültürünün tarihte özellikle Endülüs’teki uygulamasının bugünün dünyası için model olabilecek değerde görülmesi, kendi milli değerlerini özenle muhafaza ederek diğer kültürlerle müspet etkileşime girme prensibinin gerçekleştirilmesine katkı sağlayacağı açıktır. Günümüzde Batı dünyası, ulaştığı teknik üstünlük sayesinde kendisi dışında dünyanın bütün diğer millet ve kültür gruplarını dejenere edici hatta, yok edici etkisi altına almış durumdadır. Bu gruplar içerisinde Batı, en çok da İslam dünyasıyla yakından ilgilenmektedir. Çünkü, tarihte 10-11 asır kadar dünyanın hakim askerî-medenî gücü olmuş olan Doğu-İslam dünyası,[4] bugün hem Batı’ya oranla daha az gelişmiş ve Batılıların desteğine muhtaç ve hem de Batı teknik medeniyetinin varlığını sürdürebilmesi için şart olan dünyanın en zengin yer altı kaynaklarına sahip durumdadır. Dolayısıyla, Batı’nın Müslümanlarla bir tarihî sürecin devamı veya rövanşı mahiyetinde cereyan eden ilişkileri ya da mücadelesinde, oyunun kural ve araçları bugün önceki çağlara nispetle çok değişmiştir. “Batı’nın dünyadaki varlığı, neredeyse tanım gereği bir tür karşılık yaratmaya mahkûm bulunuyor. Bugün, pekçok gözlemcinin zihninde, dünyanın büyük bölümünde Batı’nın çıkarlarına karşı bundan sonra yürütülecek muhalefetin en muhtemel adayı İslam’dır, Müslümanlardır”[5] ve Batılılar, o uzun asırlar boyunca başlarındaki papazlar tarafından kasıtlı şekilde içlerine yerleştirilmiş, âdeta genlerine kadar işlemiş olan Müslüman (Arap, Türk, Tatar) korkusundan bugün kurtulabilmiş değillerdir.[6] Haddizatında, bu korku olgusu üzerine hesaplar yapan Batılı karanlık güçler, Doğu-Batı medeniyetleri şeklinde iki kutuplu bir global mücadele alanını canlı tutmaya çalışmaktadırlar.”[7] Bu yüzden, dünyanın her yerindeki Müslümanca yaşama endişesi taşıyan cemaat-cemiyet ve bu cemaatlerin bulunduğu ülkeler üzerinde çağdaş entrikalar çevirmektedirler. Öyle ki, Müslüman toplumlar için üzerlerine çöken felâketlerden âdeta bütün kurtuluş yolları tıkanmış gibi görünmektedir. Peki Batılılar bunu nasıl yapmaktadırlar?
Klasik Savaşların Yerini Alan Kültür Savaşları Modern çağ öncesi usul ve araçların aksine bugün Batılılar, her çeşit korkunç silah ve tekniği kullanarak dünya halkları üzerinde ezici-yıkıcı bir karanlık güç durumuna düşmüştür. Kendi içinde insan hakları ve demokrasi, aynı zamanda bilim ve teknoloji alanlarında eriştiği zirve gelişmişlik seviyesi, onda artık dünyanın sonunun geldiği düşüncesini doğurmuştur. Dolayısıyla, bu son gerçekleşene kadar bir daha Doğu-İslam dünyasının Batı’ya karşı kalkış-yükselişini gerçekleştiremeyecek şekilde dünya üzerinde kendi hâkimiyetinin pekiştirilmesi ve özellikle Müslüman toplumların millî dinamizminin yok edilmesi hedefine dönük hareket etmektedir. Bu amaçla bugün Batı, zaten siyasi-iktisadi-kültürel sömürgesi durumunda tutmaya özen göstermekte olduğu İslam milletlerinin içerisinde kendi dil, din ve kültürlerine özenle sahip olma gayretinde olan insan ve toplulukların üzerine uzun vadeli ve sinsi planlarla yürümektedir. Yani, Batılıların Modern çağda İslam dünyası ve doğu dünyasına karşı yürüttükleri savaşta kullandıkları savaş tarzı, klasik ordularla yapılan meydan savaşları değildir. Çünkü, II.Dünya Savaşından sonra artık dünyada, klasik silahlarla yapılan savaşlardan ziyade kültürel silahlarla yapılan savaşların yaşandığı bir çağ başlamıştır. Artık klasik tip ordular nerdeyse boş yatmakta ve bazı geri kalmış ülkelerde iç savaşlarda veya komşularıyla sınır çatışmalarında işe yaramakta, diğer bazı gelişmekte olan ülkelerde ise içe yani kendi halkına karşı bir sindirme unsuru olarak değerlendirilmektedir. Kültür savaşlarında silahlı ordulardan çok, düşünen ve çözüm üreten aydınlar önem kazanmışlardır. Bunun yanında, her türlü medya araçlarının herbirisi bu savaşlarda adeta birer bombardıman uçağı gibi kullanılır hale gelmiştir. Bu saldırılara karşılık verebilmek ise, ancak aynı türden silahları kullanmakla olabilecektir.
Müslümanlar ile İnsanlık Onurunu Kaybetmemiş Hıristiyanlar Arasında Kesinlikle Şuurlu, Nitelikli ve Etkili Birliktelikler Kurmak Kültürel savaş tarzında kültürden çok ekonomi ön planda tutulur gibi görünse de asıl hedef kültürel hakimiyeti kurmaktır. Ekonomi ise bu amacın gerçekleştirilmesi yolunda kullanılan etkili araçlardan biridir. Dünyayı insan neslinin yaşayabileceği asgarî şartlardan bile mahrum bırakabilecek boyutta devam bu çağın modern yaşam tarzı, Müslümanlar ile insanlık onurunu kaybetmemiş Hıristiyanlar, hatta sosyalistler arasında artık nefret uyandırır hale gelmiştir. Bu yüzden bu kesimler arasında beklenen, kesinlikle şuurlu, nitelikli ve etkili birliktelikler kurmak olsa gerektir. Ancak bu sayede, işgal edilen bilinçler evrensel insanî değerlerle arındırılabilir düşüncesindeyiz. Dahası, Batılı izmlerle sekülerleştirilen Müslüman-Hıristiyan toplumların profanlaşan, yani insanî değerlerden uzaklaştırılarak sadece hayvanca tüketen birer barbara dönüştürülen kişiliklerinin, fizikî ihtiyaçlar yanında metafizik duyarlılıklara da cevap verebilmeleri sağlanabilir kanısındayız.
Müslümanların 622’den 1689 Yılına Kadar Ulaştıkları 4 Fetih Noktası ve Sonrası Orta-Yeniçağlarda İslamiyet, önce Doğu’yu ve hemen ardından da Batı’yı (Kıta Avrupası’nı, Orta ve Kuzey Avrupa hariç) ordularla dışarıdan fethetti ve üç kıtaya hükmetti. Aslında amaç tüm dünyayı fethetmekti (Îlâyıkelimetullah, sonradan Kızılelma). Miladi 700’lü yılların başlarından itibaren Avrupa fethedilmeye başlandı. Ancak, 1689 yılına kadar varılan 4 nokta aşılamadı Bu 4 noktadan birincisi Paris idi ki, buraya ulaşanlar Dımeşk/Şam merkezli Emeviler’e bağlı Endülüslüler idi (732). İkinci nokta Roma idi ki, buraya ulaşanlar Bağdad merkezli Abbasiler’e bağlı Tunus’lu Ağlebîler idi (846). Üçüncü nokta ise Viyana idi ki, buraya ulaşanlar İstanbul merkezli Osmanlılar idi (1529 ve 1683). Dördüncü ve son nokta da Moskova idi ki, buraya ulaşanlar da XIII. Yüzyıl ortasında islamlaşan Saray merkezli Altın Ordalılar ve ondan kopan hanlıklar idi (1240-1480). Ancak, bu fetihler Doğu’da büyük oranda kalıcı olmasına karşın Batı’da kalıcı bir etki gösteremedi. Çünkü, insanların dinine, diline, kültürel hayatına her ne şekilde olursa olsun müdahale edip zorla değiştirmek İslam dininde yasaklanmıştır. Fethedilen yerlerdeki Hıristiyanların, özellikle Endülüs’tekilerin büyük çoğunluğu İslamlaşmasına rağmen, sonradan o toprakların kaybedilmesiyle o insanlar da kaybedildi, yani siyasi-sosyal şartların zorlamasıyla eski dinlerine geri döndüler. Dönmek istemeyenler ise İslam yurduna göç ettiler. Müslümanların uzun asırlar boyu sürdürdükleri bu cihat-fetih hareketine karşı, Yeniçağ sonlarıyla Yakın ya da Modernçağ’da Batılılar bu kez İslam dünyasını ordularla önce dışarıdan işgal ettiler. Ancak, Müslümanların yaptığından farklı olarak, onlar bu işgali kalıcı kılmak için Müslümanları içten zorla dönüştürme yoluna başvurdular. Bunu da Müslüman toplumların dil, din ve kültürlerini dejenere ederek, değiştirerek ya da kendi kimliklerine yabancılaştırarak yaptılar. Bu süreç halen devam etmektedir. Peki, bize karşı bunu yaparken, Batı’nın kendi içindeki insanî değerlerini ya da insanlığını koruduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır. Çünkü, Batı bir nevi arı misali zehirli iğnesini düşmanına batırırken, aynı zamanda kendi sonunu da hazırlamaktadır. Daha açıkçası, bugün Batı toplumlarının ekserisi artık insanî değerlerden büyük oranda uzaklaşmış durumdadır ve Batı, önce toplumsal sonra siyasal varlığını koruma telâşına düşmüştür diyebiliriz. İşte, bu noktada bugün Batı’nın “kendi geleceğini kurtarmak için çözüm düşüncesi”ni devreye sokmaya mecbur kaldığını düşünebiliriz. Eğer tahminlerimizde yanılmıyorsak, bu çözümün esası bir hastanın tedavi edilmesi düşüncesine dayanmaktadır. Yani, ölümcül bir hastalığa düşmüş bir insan, sevmediği ezelî bir düşmanı da olsa, karşı komşusundan ilaç isteyecektir. Bugün, Batı toplumlarının kendi geleceğini garanti altına alacak insanî değerler manzumesi yani ilaç sadece İslâmiyet’te bulunmaktadır. Bunu doğulu-batılı pek çok düşünür dile getirmektedir. Dolayısıyla biz, Batı’nın kendi hastalığının çaresi olacak bu ilacı Müslümanlardan almak durumunda kaldığına inanıyoruz. Tarihin ezelî akış kanunları dikkate alındığında, önce İslam’ın ve ardından Batı’nın karşı tarafı içine alma hareketinin yönü, bizce bugün bir kez daha Doğu’dan Batı’ya doğru yönelmiş bulunmaktadır. Doğu, yani Müslümanlar bundan sonra kaçınılmaz olarak Batı’ya yöneleceklerdir ve zaten görünen de budur. Bu durumda, Müslümanlara ihtiyacı olan Batı, bu yönelişi kendi tedavisini gerçekleştirecek bir sürece dönüştürmesi gerekmektedir ve öyle sanıyoruz ki, onlar da bu gerçeği görmeye başlamışlardır. Bu tedavide esas aranan doktor ise, İslam ahlâkının güzelliklerini kişiliğinde ve hayatında yaşatan Müslüman tipidir. Bugün İslam ülkelerinde, siyasal İslam’ın kişiyi ahlâkî-insanî değerlerden uzaklaştırabilen özelliği sebebiyle, yaşantısıyla halka örnek olmayı temel alan bir Müslümanlık anlayışının daha çok benimsenmeye başlandığına şahit olmaktayız. Toplumsal dönüşümün ibresi daha çok bu yöndedir. Bu anlayışta Müslümanların çoğalması, aslında hemen her kesim tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır. Çünkü, bu ideal Müslüman tipinden hiç kimseye bir zarar gelmeyeceği genellikle kabul edilmektedir. Esasında, siyasi ya da askerî güce ulaşmak da, tabiat kanunları gereği, belli bir sosyal olgunlaşma sürecini gerekli kılmaktadır. Herşeyin bir zamanı vardır. Toprağa dikilen bir fidanın nasıl bir yetişme süresi varsa, toplumların da belli bir dönüşüm süreçleri ve bu sürecin tâbi olduğu tabiat kanunları vardır. Dolayısıyla, bizim millî kaderimizin takip ettiği doğal süreçleri gözlemeli ve toplumumuzun şu aşamada bir olgunlaşma ya da yetişme döneminde olduğunu anlamalıyız. Dolayısıyla da, ondan yetişkin birinden beklenenleri beklememeliyiz. Olgunlaştığı zaman geldiğinde ise, zaten sahip olacağı güç ile kendisinden bekleni gerçekleştirmeye kalkacaktır. Ama zamanından önce ondan bunu beklememelidir. Aksi takdirde, zamansız işlere kalkışmanın bedeli ağır maalesef ağır olmaktadır. Sonuç olarak, bizim görebildiğimiz kadarıyla bugün, arzu edilen bu Müslüman tipinin yaygınlaştığı bir İslam ülkesinin, Avrupa ya da Batı tarafından benimsenmesi, hatta içine (Avrupa Birliği’ne) alınması çok makul ve mantıklı hatta Batılılar açısından zorunlu gibi görünmektedir. Dolayısıyla, eğer olaylar bu minval üzere gelişirse Türkiye’nin ve hatta ileride diğer bazı İslam ülkelerinin, mesela Mısır ve Kuzey Afrika’nın yani, Batı ve Orta Akdeniz İslam kuşağının Avrupa Birliği bünyesine alınabileceğini düşünmek, dikkate alınmayacak bir ihtimal olmasa gerektir. Buna dayanarak biz, kültürel fetih ortamı giderek olgunlaşmaktadır diyebiliriz. Bir yerde Batılılar İslâmiyet’e karşı hangi tavrı takınırlarsa takınsınlar, bu onların İslâmiyet ile sıcak tanışmalarını sağlayacak gereklerden olacaktır veya olmaktadır. En nihayetinde, Batı’nın İslam’ı yok etmeye çalıştığını düşünsek ve bunun gerçekleşeceğini tahmin etsek bile, bu durumda dahi yenilen şey kendisini yiyen organizmayı içten dönüştürerek kendine benzetecektir. Çünkü, tarihin akış kanunları bunu gerekli kılmaktadır. Eski tarihlerde de bazı bölgesel kayıplar vermesine karşın İslâmiyet, asıl 1700’lerden sonra askerî yöntemlerle varmış olduğu noktalardan geri çekilmeye başladı. XX. Yüzyıl sonlarında da rakibi karşısında tamamen yenildi. Ancak, yukarıdaki öngörülerimiz ışığında diyebiliriz ki, bu yenilgi ya da teslimiyet onun rakibiyle olan mücadelesi sürecinde farklı yöntem, kültürel-insanî yöntem izleyebilmesi için geçirmesi zorunlu hayatî dönüşüm safhasını temsil etmektedir. Yani, günümüzde İslâmiyet büyük bir tarihî dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm esnasında Müslümanlar, aslında bugün askerî usullerle fethedilemeyeceği belli olan Batı’nın, kültürel-insanî yöntemlerle fethedilebilmesi için gereken kültürel-ahlâkî olgunluk niteliklerini kazanacaklardır. Bizler İslam Tarihinin bu safhasında yaşamaktayız. Sanıyoruz İslâmiyet’in vaat ettiği dünya fethi süreci 1-2 asırlık süre içerisinde gerçekleşebilecektir. Yeter ki, islâmî-ahlâkî ve insanî temel değerlerimizi kendi şahsımız ve çevremizde güzel şekilde yaşatma gayreti içinde olabilelim. Bizler bu öngörünün gerçekleşmesi ihtimalini, Batı’yı düşünmeden sadece kendimiz için üreteceğimiz toplumsal çözüm modellerinin artık uygulanamayacağı gerçeğinden hareketle, sürekli vurguladığımız “insanî değerlere bağlı olarak birarada yaşama sanatı = convivencia”nın gerçekleşebileceği umuduna dönüştürebiliriz. Kimbilir, güneşin Batı’dan doğuşu beklentisi belki de bu şekilde gerçekleşebilir. Her zaman söylediğimiz gibi, geleceği tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok tarihçi olmak yeterlidir. İçinde yaşadığımız 21. yüzyılda Hıristiyan dünya maddi gücünün zirvesindeyken inişe doğru hızla yol almaktadır. Çünkü, her zirvenin bir de inişi vardır. XIX. ve XX . yüzyıllarda Hıristiyan dünyanın bir şekilde gizli liderliğini ele geçirerek bütün imkanlarını kendi çıkarları uğruna kullanabilen Yahudiler ise, Hıristiyan dünyanın Orta-Yeni çağlarda İslamiyet karşısında eriştiği dev düşmanlık potansiyelini XXI. yüzyılda temsil ediyor görünmektedirler. Hem de bu iki asırda içlerine sızarak ustaca bertaraf ettikleri ezeli düşmanları Hıristiyan dünyanın tüm kapital ve silah gücüne sahip olarak.. Hiçbir millet veya kültür, dünyanın ücra bölgelerinde kendi halindeyken büyük bir medeniyete ve güce dönüşemez. Bu dönüşüm, ancak rakip bir güç-medeniyetin varlığı ve bu ikisi arasında cereyan edecek uzun mücadeleler sonucunda gerçekleşebilir. Dünya tarihinde bunun hep böyle olduğunu kolaylıkla görebiliyoruz. Şimdi, XXI. yüzyıl içinde ve sonunda dünyada İslamiyet, her ne surette olursa olsun potansiyel özgün büyük bir güç konumundadır. Karşısında ise, Hırsityanlık kisvesi ve gücünü de kendisinde toplamış görünen Yahudilik vardır. Dolayısıyla, XXI. ve XXII. yüzyıl saşları, ister kültürel ister ekonomik ve isterse klasik tarzda olsun, gerçekte İslamiyet ile Yahudilik arasında cereyan etmekte ve edecektir diye düşünüyoruz. Bu savaşta, kendileri için asıl tehlikenin farkında olan Hıristiyanlar Müslümanlar ile işbirliğine gitmek zorunda kalacaklardır. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi bu işbirliğini kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. Zaten esaslı bir tarih ve varlık sahibi olmayan Amerika, bu savaşta Yahudilerin hep esas karargâhı konumunda olacaktır. Dolayısıyla, onun uzun veya kalıcı bir geleceğe sahip olması diye birşey düşünmek çok zor görünmektedir. Bu durumda, Hıristiyanlığın merkezî karargâhı konumundaki Avrupa’ya, kendi geleceklerinin korunması açısından çok iş düşmektedir. Öncelikle, kendileriyle Yahudiler arasındaki reel durumu doğru değerlendirmek durumundadırlar. Ardından ise, kaçınılmaz olarak Müslümanlar ile işbirliğine gitmelidirler. XXI. ve XXII. yüzyıl saşlarında, Yahudilik karşısında savaş veren Müslümanlar ile Hıristiyanların ortak strateji ve faaliyet alanlarını, “dava düştüğü yerden kalkar” deyimi uyarınca, XIX.-XX. yüzyıllarda özellikle Fransız İhtilalinden bu yana gelişen olayları tersine çevirircesine şöyle tespit edebiliriz: Öncelikle, insani dayanışma prensiplerini canlandırmalı ve popüler faaliyetlerle bunları yaygınlaştırarak yaşatmalıdır. İkinci olarak, aile müessesesinden medeniyet bloğuna kadar bütün sosyal varlık ya da kişiliklerin bölünerek parçalanmasını durdurmak, aksine bütünleşmenin derdine düşmektir. Her topluluğun kendi dini ve kültürel değerleri belli olmalı, herkes kendi kültürüne sahip olarak yaşamalı ve yaşatmalı, başka kültürlere benzemeye çalışmamalı ancak onları tanımalı ve saygı göstermelidır. Üçüncü ve son olarak, dünya ekonomisinde özü orman kanununa dayanan Kapitalist sistemden, özü sosyal dayanışmaya dayanan insani sisteme geçmenin çarelerine bakılmalıdır. Biz öyle sanıyoruz ki, önümüzdeki 200 yıl içerisinde, eğer kıyamet kopacaksa, bu XXI.-XXII. yüzyıl savaşlarını Yahudiler ve müttefikleri muzaffer şekilde tamamlamış olacaklardır. Yok, eğer aynı 200 yıl içerisinde dünyanın kaderinde kıyamet yoksa, o zaman dünyanın enaz 250-350 yıl daha ömrü olacaktır ve bu asırlar içinde cereyan edecek mücadeleyi, sonunda Müslüman dünya kazanacaktır. Hem de bu yüzyılın insani duyarlığa sahip Hıristiyanlarıyla birlikte ve mücadelenin sonlarına doğru bütün o Hıristiyanların büyük oranda islamlaşmalarıyla birlikte.. Doğrusunu şüphesiz Allah bilir. Bize düşen ise sadece düşünmek ve uyarmaktır.
[1] Bu konudaki geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz. Mikel de Epalza, “Mozarabs: An Emblematic Christian Minority in Islamic al-Andalus”, The Legacy of Muslim Spain, ed. Salma Khadra Jayyusi, E.J. Brill, Leiden 1992, s. 149-170; Margarita Lopez Gomez, “The Mozarabs: Worthy Bearers of Islamic Culture”, The Legacy of Muslim Spain, ed. Salma Khadra Jayyusi, E.J. Brill, Leiden 1992, s. 171-175; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, TDV, Ankara 1997, s. 15 [2] Konvivensiya kavramı, Endülüs tarihine (711-1492) özgüdür. Kelime İspanyolca “convivencia” şeklinde yazılır ve uzlaşma anlamına gelir. Endülüs toplumu, üç farklı din ve yedi kadar farklı ırktan toplulukların uzun yıllar birarada ve barış içerisinde yaşadıkları bir Müslüman toplumuydu. Bu toplumun coğrafi mekanı bugünkü İspanya merkezli İberya Yarımadası idi. Irk olarak tebaasının büyük ekseriyeti ise yerli İspanyol-Hristiyan halktı. Dolayısıyla, Müslüman toplumu değerlerinin hakim olduğu zamanların İspanya’sını ve o ülkenin en belirgin toplumsal karakteristiğini tanımlarken biz konvivensiya kavramını kullanıyoruz. Mayıs 2003 tarihli Tarih ve Düşünce dergisinde yayımlanan makalemizde de görüleceği gibi, aynı Endülüs toplumunun siyasi hayatını biz “rekonkista” (Reconquista), kültürel hayatını da “inflüensiya” (Influencia) kavramlarıyla sembolleştirmekteyiz. [3] Bu türden mukayeseli çalışma örnekleri pek çoktur. Burada bazılarına yer verelim: Huzurlu bir toplum için öngörülen “el-Hamrâ Modeli” değerlendirmesiyle orijinal bir çalışma Ingmar Karlsson, İslam ve Avrupa: İnanç Ayrılığı Yaşam Birliği, çev. Gülseren Ergün, İstanbul, Cem, 2000; Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir, 1999; Richard W. Southern, Ortaçağ Avrupasında İslam Algısı, çev. Ahmet Aydoğan, İstanbul, Yöneliş, 2000; M. Valsan, İslam Maneviyatı ve Batı, İstanbul, İz, 1996; Perviz Manzur, İslam ve Batı, İstanbul, İnsan, 1990; Bernard H. Lewis, Müslümanların Avrupa’yı Keşfi, çev. Nimet Yıldırım, Erzurum, Birey, 1997; B.S. Turner, Oryantalizm, Kapitalizm ve İslam, İstanbul, İnsan, 1995; Rana Kabbani, Avrupa’nın Doğu İmajı, çev. Serpil Tuncer, İstanbul, Bağlam, 1993; Ahmet Turan Alkan, Doğu ve Batı Karşısında Cemil Meriç, Ankara, Akçağ, 1993; Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslam, çev. Hayreddin Karaman, İstanbul, İz, 1997; Kadir Çüçen, Ortaçağ Felsefesi Tarihi, İstanbul, İnkılâp, 2000 [4] Bu hususta destekleyici bilgi-değerlendirmeler için bkz. Southern, s. 21 vd. [5] Graham E. Fuller-Ian O. Lesser, Kuşatılanlar: İslam ve Batı’nın Jeopolitiği, çev. Özden Arıkan, İstanbul, Sabah, 1996, s. 1, 3 [6] Karlsson, s. 11; Kabbani, s. 14-15, 21-33, 81; Jacques le Goff, Ortaçağ Batı Uygarlığı, çev. Hanife Güven-Uğur Güven, İzmir, Dokuz Eylül, 1999, s. 108, 114. Bugün, internet sitelerinde bile dolaşan meşhur bir anekdot bu konuyu özetler mahiyettedir: İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olan Alman Profesör Naumark ile bir kısım talebesi Boğaziçinde geziye çıkarlar. Talebelerden biri profesöre şu soruyu sorar: “Avrupalılar bizi neden sevmez?” Naumark şu cevabı verir: “Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalılar Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır Kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmştir. Sebeplerine gelince: 1) Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız bile size düşman olarak bakmaya devam eder. 2) Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı Arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir. 3) Avrupanın pazarı idiniz, şimdi Avrupayı Pazar yapmaya başladınız. 4) Enaz 400 yıl Avrupada ensemizde at koşturdunuz. 5) Selçuklular Anadoluyu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordularına mezar ettiler. 6) Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar. 7) Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna herşeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicazda varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Batı heryerde İslamiyeti, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi. 8) Kilise size kin kusmaktadır ve sebepleri yukarıdadır. 9) Ben Türkiyeye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 (şimdi 80 küsür) tane var. 10) Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupanın refahı ve medeniyeti yıkılır. 11) Yine sizler, Avrupanın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.” [7] Tarih ilminin Batılılar tarafından XIX. yüzyılda yapılan ve bugün bütün dünyaya kabul ettirilmiş durumda olan şekli sorgulanmaya muhtaçtır. Özellikle ülkemizde tarih öğretimi yönteminin kendi milli kültürümüze uygun bir tarza dönüştürülmesi konusu, zihinlere yerleştirilen evrensel öncelikler, milletler- medeniyetler arası üstünlük kabulleri ve özgüvenle dünyaya-geleceğe bakışımız açısından büyük önem arz etmektedir. Bu alanda, bir başlangıç denemesi olarak kaleme aldığımız eserimiz vardır > Kültürsüz Olmaz Yetiştir Kendini / Dünya Tarihi-Kültürü-Sanatı ve Sosyal Bilimler Formasyonuyla Kültürel Gelişim Yöntemi, Değişim Yayınları, İstanbul 2007. Fakat, bu alanda yazılmış bazı kitaplar da mevcuttur. Bunlardan bazıları şunlardır: Taha Akyol, Tarihten Geleceğe, Ankara, Ocak, 1983; Marshall G. S. Hodgson, Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, çev. Ahmet Kanlıdere-Ahmet Aydoğan, İstanbul, Yöneliş, 2001; Oral Sander, Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, Ankara, İmge, 2001 |